LAHMACUN Á LA ANNEM

P1120119

Efendim gelelim nihayet annemin lahmacununa. Bu gün sadece lahmacun tarifi vermeyeceğim, aynı zamanda lahmacunun püf noktalarından da bahsedeceğim. Bu yazıyı yazabilmek için, inanın sabah namazından beri ayaktayım, neden mi? Gözlem çok önemli o sebepten.

Akşam ayrılırken pencere aralanmış, hanım sesleniyor ‘kameracııı, eğer çekim yapacaksan ve her aşamayı görmek istiyorsan erken gel, çünkü misafirim öğle namazından sonra yola çıkacak. Baktım kim kime sesleniyor. Meğer annem, bana seslenirmiş.

-Tamam anne, sabah namazıyla birlikte yoldayım. Bizde randevular namaza endeksli. Misafirimizin birisi de ikindi namazını kılınca yola çıkacakmış. Derken bir üçüncüsü yatsıdan sonra geleceğiz der. Aynı sofrada bir araya gelecek olan misafirler ne hikmet farklı vakitlerde yola koyulurlar. Bizimkiler bayağı relax. Hiç sıkıntı yok.

Püf nokta 1

Lahmacun yapmak için lazım olan dört önemli temel unsur

  1. cesaret
  2. azim
  3. demir döküm silex (lahmacun pişirici)
  4. malzeme

Ad 1 cesaretiniz yoksa hiç bu işin başına geçmeyin.

Ad 2 azimliyseniz lahmacun yapma adına hiç bir engeliniz yok.

Ad 3 bir lahmacunu pişirme cihazı olmazsa olmazlardan. İlk ikisine sahip olabilirsiniz ancak iyi bir pişiriciniz yoksa tüm sahip olduklarınız heba. Lahmacunun altına yağ sürülmez. Ola ki fırında pişireceksiniz mutlaka parşömen kağıdı kullanmanız gerekir. En iyisi odun fırınıdır aslında, lahmacun odun ateşinde ve taş üzerinde pişmeli. Ancak ev ortamında sahip olabileceğiniz şimdilik en iyi pişirici silex dediğimiz alet.

Ad 4 buraya kadar olanların hepsine sahip olabilirsiniz, ancak malzemeden feragat ederseniz bu iş olmaz. Malzeme aynen de aşağıda sıralayacağım gibi olmalı.

Hamur Malzeme ve hazırlanışı:

  • 2 kg un
  • Bir parça maya
  • Tuz
  • Sıvı yağ
  • Süt
  • Su

Fotoğrafta da gördüğünüz gibi hamurumuza lazım olan malzemeler sadece bu kadar. Kalabalık olduğumuz için ölçüyü fazla tuttuk. Hep yek ya da yek-i dü iseniz yarım kilo unla da pekala lahmacun hamuru yoğurabilirsiniz. Eğer hamurunuzu 2 kg unla yoğurmak istiyorsanız mutlaka fazladan bir kg ununuz daha olmalı. Ola ki su ya da süt fazla kaçmış olur, hem ufra için de lazım. Stokta her daim un bulunmalı. Kullandığımız tüm muhteva ölçüsüz, göz kararı.

“Lahmacun á la annem” olduğu için hamur yoğurma işlemi de annemce. Unu leğene dökün. Bir kenarına biraz sıvı yağ akıtın. Biraz tuz koyun, sonra da epey bir miktar su ve sütle mayayı da içine atarak hamurunuzu kenarından un alarak yoğurmaya başlayabilirsiniz. Sürekli tek eliyle alttan üste çevirerek annem hamuru yoğurdu. Kıvam şöyle: hamur leğeni bırakmalı, sonra elinizi de bırakmalı, ne sert ne de cıvık olacak. İşte kıvam bu şekilde. Sert olursa açamazsınız, cıvık bir hamur olursa da erir akar, sıcaktan yapışır, yine açamazsınız. Üzerini örtmek için ıslak bir bez ya da envai çeşit folyolar filan, hiç birine gerek yok. Bir tencere kapağını leğenin üzerine kapatarak mayalamaya bırakabilirsiniz.

Sabah 9.00 sularında soğuk malzemelerle yoğurduğumuz hamurun saat 11:00 gibi mayası gelmişti.

Püf nokta 2 Eğer işiniz acele ise, hamuru ılık süt ve ılık su ile yoğurup üzerini sofra bezi ile örterek sıcak bir ortamda mayalanmasını sağlayabilirsiniz. Sobanın başı olur, kalorifer peteğinin yanı olur, ısıtıp kapattığınız fırının içi olur, tamamen sizin imkanlarınız ve hayal gücünüze kalmış.

Biz bu arada annemle bir çukur yaptık. Lahmacun değil de çukur beni bugün bitirdi. O maviyi ne yapacaksın diye soran anneme bilmiyorum dedim. O halde neden alıyorsun? Anne mavisine bittim o yüzden alıyorum. Annem kriz geçiriyor. Derken aldıklarımı taşıyacağımı aklım kesmiyor. En iyisi pazarcıda dursun bir tur daha yapayım. Annem çekiyor poşeti ben çekiyorum, derken poşet yırtılıyor, tam bir kriz durumu. Annem beni bastırıyor, iki poşetimi de elimden kaptığı gibi tramvay yoluna koyulunca ikinci tura gerek kalmıyor.

Gelir gelmez lahmacunun içini hazırlamaya koyuluyoruz.

Püf nokta 3 Evet lahmacunun içi önceden hazırlanmaz. Tam yapacağınız zaman hazırlanır. Yoksa sasır, çünkü içinde çiğ soğan var.

İç malzeme ve hazırlanışı:

  • 2 kg kıyma
  • Soğan
  • Sarımsak
  • Domates, yeşil biber, dolmalık biber (evde vardı doğradık)
  • Maydanoz (sapları soğanla birlikte mutfak robotundan geçirilir)
  • Biraz tereyağı (yumuşak)
  • Bir miktar sıvı yağ (kıymanız çooook yağlı ise buna gerek yok)
  • Biber salçası, domates salçası
  • Tuz, kırmızı biber
  • Çok az bir miktar karabiber ve bir o kadar da karanfil.

Püf nokta 4 Evet karanfil lahmacunun olmazsa olmaz baharatıdır.

Bu saydıklarımdan başka da baharat konmaz. Koyarsanız da o ‘lahmacun á la annem” olmaz. Sonra “bizimkisi sizinki gibi olmadı” diye beni sorguya çekmeyin.

Soğanı, bol sarımsağı ve maydanoz saplarını mutfak robotundan geçirip karıştırma kabına dökün. Soğan ezilmemeli fakat dişe de dokunmamalı. Biliyorsunuz benim babam soğan yemez. Ama soğansız yemek de yemez. Biz annemizden böyle gördük. Lahmacunun içinde kesme şeker ebadında soğan asla, altını çiziyorum asla olmamalı.

Daha sonra yeşil biber, domates varsa renk renk dolmalık biberler kabaca doğranıp mutfak robotuna atılır ve hepsi çok ince kıyılıp diğer malzemeye eklenir.

Üzerine yağlı kıyma, eğer kıymanız yeterince yağlı değilse, az bir miktar yumuşak tereyağı ve az bir miktar sıvı yağ ilave edebilirsiniz. Hazırladığınız bu için hamura kolay sürülmesi için çok az bir miktar su da ilave edebilirsiniz.

Salçaları ve baharatları da ilave ettikten sonra bir güzel yoğuruyorsunuz. Baharat derken yukarıda sıraladığım gibi, tuz, kırmızı biber, çok az bir miktar karabiber ve bir o kadar da karanfil.

Vakıa şu, annem olmazsa ben aç kalıcam, ben olmazsam annem servissiz ve eşyasız kalacak. :) her aldığımdan sonra da kafam önce bi kırılır. Sonra kullanırken “Allah senden razı olsun denir”. Ailemin şaşmaz klasiği bu.

Gelelim o yapılışı anına, mutfaktan gelen o ilk lahmacunun pişme anı, merakla bekleyiş ve tabaklar elimizde o ilk pişen lahmacundan kaptığımız parçayı mideye indirmek. Bu arada salata babamın işi.

Yapılışı:

  1. Biz yumaklarımızı iki ceviz büyüklüğünde tutuyoruz. Bizim pişirme cihazımıza bu ölçü tam. Siz daha ufak yapmak istiyorsanız yumaklarınız da nispeten ufak olabilir.
  2. Daha sonra çok da ince olmayan ama kalın da olmayan bir şekilde yumağınızı ufak bir oklava yardımıyla açıyorsunuz.
  3. Kıymayı üzerine bolca bir miktar koyup elinizle ya da düz bir kaşık yardımıyla her yerine sürüyorsunuz. Kenarlara dikkat etmelisiniz. Kenarlar kuru hamur kalmamalı.
  4. Silexi önceden son ayarına kadar ısıtıyorsunuz, ayarı sürekli yüksek derecede olmalı.
  5. Hazırladığınız lahmacunu tek elinizin yardımıyla öteki elinize atıp bir çırpıda silexe yerleştiriyorsunuz. Bu aşamada lahmacun bir miktar sündüğü için hamuru da incecik oluyor. Püf nokta 5 lahmacun ince olmalı. Ve böylece lahmacun tam olarak da oval şeklini alıyor. Daha sonra bunun ortadan ikiye kesilmesi gerekiyor.
  6. Silexin lambası sönünce siz de bu arada bir sonraki lahmacunu yapınca, pişen lahmacunu çıkartıp diğerini koyuyorsunuz.

Püf nokta 6 pişen lahmacunlar üst üste konmaz. Bu durumda alttaki lahmacunun kıyması üstteki lahmacunun tabanını ıslatır. İki lahmacunun içleri üst üste gelecek şekilde destelenir. Yani lahmacunun alt tarafları sırt sırta gelecek.

Tabii lahmacun deyince ahalisiz olmaz bu. Tadı çıkmıyor sanırım tek başına. İlle paylaşılmalı. Komşunun kızı ufakken “anne lahmacun yap da komşulara dağıtim’ dermiş. Zil çalar Aylin elinde bir tabak lahmacun tıpış tıpış yukarı çıkar ve o tatlı diliyle “annnemiin selaaamı var” derdi. Yine annem bir şey yapıp bir komşuya göndermek istediğinde “ne dicem” diye sorardık. ‘Aylin kadar yok musunuz, annemin selamı var de, ver gel” derdi. :) annemle yıllardır uğraşırım, bu mahallenin kadınlarının harcadığı emeğe yazık. Eğer gerçekten siz bununla mutlu oluyorsanız, kafayı dağıtma yönteminizse, gelin size bir kafeterya açalım, her gün biriniz hamur yoğurup pişirsin, işi paraya çevirelim, enerji heba olmasın, öfkeniz geçinceye kadar hamur yoğurun. Yok!

Nasıl ve ne ile yenir?

  • Her şeyden önce lahmacun sıcak yenmeli. Eğer aile içinde yiyorsanız, en lezzetli olanı her pişenin kapılarak anında yenilmesi. Misafiriniz gelecekse ve önceden yaptıysanız, ki en akıllıcası önceden hazırlamaktır, mutlaka ama mutlaka lahmacun fırında, silexte ya da yanmayan bir tavada mutlaka ısıtılmalı. Yok misafirim gelecekti, önceden hazırlayım dediydim diye misafire soğuk lahmacun ye-di-ril-mez. Bu nokta önemli: mutlak surette sıcak yenecek!
  • içine salata ya da soğan, ya da maydanoz sarıp sarmamak size kalmış.
  • Yanında mutlaka ayran olmalı.
  • Üzerine çay olmazsa olmazlardan.

Gelelim bu günkü lahmacun serüvenimize. Anneme derim ki Allah rızası için bir lahmacun yapsan da İbrahim amcayı davet etsek. Olur kızım, der. Derken babamla da görüşüp amcamı ararım. Babam rahat durur mu bir hafta sonra ortak bir arkadaşlarını arar: Sıtkı hocam, fakat hiç kimsenin kimseden haberi yoktur, hele annem? Onu hiç sormayın. Derken, günlerdir saklıyorum, şiştim iyice daha fazla tutamicam, Sıtkı hocamlar da gelecekler der ve camiye gider. Görevlinin ailesi Türkiye’den gelmiştir. Hocam ne zaman müsaitseniz size geleceğiz der. Hocam da der ki “Hocam yarın biz size geleceğiz”. Babam da buyurun gelin der. Her geçen gün bir misafir daha eklenince ev de ufak tabii “Allah’ım hemen cumartesi olsun” diye dua etmeye başlarım. Endişem şu, gün geçtikçe birisi ekleniyor, ev de ufak olunca misafirlerimizi rahat ettiremeyeceğiz kaygısı bendeki, yoksa şimdilerin deyimiyle sıkıntı yok. Sıfır sıkıntı.

Ben:

-Nedir bu?

Annem:

– Sürpriz. Hani baban sürprizleri sever ya.

-Peki kendisi sürprizlerden hoşlanır mi?

-Bilmem.

Ben:

-Tamam ben ona bir sürpriz yapcam bi gün.

Sıtkı hocamla İbrahim amca birbiriyle karşılaşınca çocuklar gibi sevinir, kahkahalara boğulur, sonra kucaklaşırlar, “yahu bu nasıl bir sürpriz? Allah senden razı olsun” derler babama.

Babam:

-Heh heh, sürpriz yaptım.

Üç güzel insan

Hollanda’nın bağrında üç güzel insan

Eskileri yad ederler, zaten onlar gelmeden babam beni karşısına alır, Haarlem günlerinden başlar konuşmaya, ben hı, hı dinlerim. Babam anlatır, ben dinlerim. Sıtkı hocam, İbrahim, rahmetli Biber, rahmetli Hafız abi, Zeki abi, yok çiğ köfte günleri, yok kör Bekir bana anlatmadığı arkadaşı kalmaz. Babamın gözlerinden ve anlatmasından bir anda ruhunun o günlere uçup gittiğini fark ederim. Birbirlerine pansiyonlara ziyarete giderler, çiğ köfte yoğurup yerler, dünya meselelerini konuşur, memleket meselelerinden bahsederler, dini konularda aydınlanırlar, çay olmazsa olmazlarıdır. Sıtkı hocam bana der ki işte şu gördüğün iki adam var ya (Abdurrahman ve Ibrahim) işte bunlar var ya bunlar Hollanda’daki çoğu insanın imanını bu ikisi kurtardı. Bunların yaptığı hizmetler var ya, işte onlar anlatmakla bitmez. Baban ve İbrahim inanılmaz hizmetlerde bulundular bu memlekette. Rahmetli Emrullah hoca, tekrar rahmetli Hafız abileri, anlatırlar da anlatırlar. Anmadıkları, rahmet okumadıkları arkadaşları neredeyse kalmaz. Bir an ben bile doğmadığım günlere giderim adeta.

P1120115

Haarlem günleri

Hepsi farklı şehirlerdedirler. Leerdam, Amsterdam, Utrecht, Rotterdam… Fakat Haarlem dediniz mi orada bi duracaksınız. Hafta sonu iş çıkışı bu expatlar Haarlem’de buluşurlar. Yatsı namazını birlikte kılıp, kendilerince felsefi sohbetlerde bulunurlar. Aralarında hattat bile vardır. Arada Hafız abileri sizin eviniz yok mu, gidin evinize derse de biz burada yatcaz deyip çay içmeye devam ederler. Derken bir de bakarlar sabah olur. Sabah namazını kılınca dağılırlar, dağılamayanlar orada konaklar.

Evet Haarlem günleri, babamla fazla paylaşımımız yoktur aslında. Fakat Haarlem günlerini bana çocukluğumdan beri anlatır. Ben de dinlerim. O sebepten hiç alakam olmamasına rağmen Haarlem günleri deyince durup dinlerim, sanki çocukluğuma ait bir şeydir. Babamın ruhu uçar adeta, karşımda adeta sadece bir beden kalır. Çocukluğumdan beri çok ilginç gelir bu bana hep.

P1120118

Sıtkı hocama derim ki: hocam hiç derdimiz bitmiyor, şofben bozuk, sıcak suyumuz yok. Ve bu şofben uzun zamandır bozuk. Hane sakinleri gerçekten de ya soğuk suyla ya da taşıma suyla banyo yapıyor. Hani bir organizasyon yapıcam da işiteceğim paparadan korkuyorum, hiç enerjim yok.

Ibrahim amcam der ki, kızım sen onlara haber vermeden bestellen yap, onlar evde yokken de usta gelsin taksın gitsin. Amca sen ne diyorsun,* Valla benden günah gitti. Ben bu sözü tutcam.

* aylar evvel aldığım tabakları içeri sokabilmek için dün önce merdivenin başına koydum. Sonra bir yığın karın ağrısıyla ancak içeri sokabildim. Annem ertesi gün der ki bana, bizim evde bir lamba cini dolaşmış geçen. Ben de “neredeyse iki gündür ses seda yok, acaba anlamadılar mı? Nasıl oldu da hala telefonum çalmıyor” diye düşüncelerdeydim. Meğer biriktirmişler. :)

P1120124

Sıtkı hocam imam Şafi’nin Divanından bahseder. Bican hocam da gelince açar telefonunu okur da okur, tercüme eder. Okur tercüme eder. İmam Şafinin Divanının Türkçeye tercümesi varmış, ilgileneler bulup alıp okusun. Annem hocama ayaklı kütüphane der, sanırım bu babamın lafıydı. Sıtkı hocamın duasıyla akşamı bitirir evcağızlarımıza dağılırız. Aile önemlidir. Eş-dost önemlidir. Misafir önemlidir. Ev önemlidir. İnsanın başında bir damın olması gerçekten çok önemli. Allah tüm evsizlere ev, tüm yurtsuzlara yurt versin. Amin.

Anne Allah senden razı olsun. Seni bu gün çok yorduk. Ama lahmacunlar nefisti.

Annem:

-Bir başçı da bin işçi derler. Başçı olmak, yani çekip çevirmek, organizeyi yapmak çok önemli, onu sen yaptın kızım. Allah senden razı olsun.

Ben:

Heh, heh kıvamında.

LAHMACUNLA İMTİHANIMIZ

Yoğun bakımda yatıyorum. Sabahleyin bir hemşire geliyor ve diyor ki “sizi travmatolojiye geçireceğiz, annenizin durumu ağır onu da akademi hastanesine göndereceğiz. Gitmeden önce bir görüşün, anneniz de yoğun bakımda, fakat o tek kişilik bir odada yatıyor, sizi bölüme geçirmeden önce yatağınızla birlikte annenizin odasına götürelim” diyor. Böylece kısa bir yolculuğa çıkıyoruz. Az sonra yatağım annemin yatağının yanında. Annemin her yanında envai çeşit kablolar ve bunların bağlı olduğu envai çeşit aletler… ve gözleri kapalı.

Sızılar içerisinde güç bela kımıldanıp sol elimle annemin sağ elini tutma çabasındayım. Kısa kısa olanı biteni anlatma gayretiyle biraz konuşmaya çalışıyorum annemle. Bende çeşmeler bozuk. Annemin hali hal değil. Annem hafiften bir gözlerini kımıldatıyor ve soruyor “kızım lahmacunlar nerde?” (şimdi yazarken bile gülmekten kendimi alamıyorum). Lahmacun???? O da ne???? Ben şaşırıyorum. Çünkü biz başka bir dertteyiz. Büyük bir trafik kazası oldu. Arabamız toto loş. 15 dakikada bir morfin yememe rağmen gece sabaha kadar gözümü ne açabilmişim ne uyuyabilmişim. Ağrımdan feryat etsem yeri. (Ama kızların sesi çıkmaz!) Yanımdaki yatakta da yaşlı bir adamcağız yatıyor. Hoş arada perde var, görmüyorum ama, iniltisi beynimde ötüyor adeta, korkuyorum bir taraftan, adam sanki öldü ölecek. Aman Allah’ım ben bir ölünün yanında mı sabahlıyorum? Yanımda sabaha kadar bekleyen hemşire “korkma ben buradayım ölmez, yaşıyor” diyor. Acaba annemle babam ne durumdalar diye düşünüyorum. Ve annemle ilk karşılaşmamda soru “lahmacunlar nerede” oluyor. Güler misiniz, ağlar mısınız? Oysa benim hiç aklıma bile gelmemişti lahmacunlar.

Bu kadar mı? Tabii ki de hayır. Yaklaşık bir hafta kadar sonra hastaneden çıkmışım. Evde yatıyorum. Babamdan bir telefon “kızım arabayı kaldırdıkları yere gittim, arabayı buldum, lahmacunlar hala arabadaydı, onları alıp kuşlara attım”. Eh yani ben şimdi ne diyim. Ne bitmez lahmacunumuz varmış bizim. Aman Allah’ım bu nasıl bir muhabbet?

Efendim hikaye şöyle: bir ramazan bayramının ertesi günü. Annem lahmacun yapmış, misafirleri de var. Bana telefon ediyor, lahmacun yaptığını ve benim de tatmamı çok istediğini söylüyor ve sayıyor bak filan filan da burada diye. Ben gitmiyorum tabii.

Ertesi gün annemlerdeyim, bahsi geçen lahmacundan yiyorum. Babam ısrarla beni arabayla evime bırakmak isteyinceee … olanlar oluyor. Annem bir paket yapıp eline alıyor, beni evime bıraktıktan sonra abime uğrayacaklar, o da tatsın istiyor. Bana da ısrar ediyor ‘ille bir paket de kendine yap’ diye. Ben de zaten yemişim ya orada, istemiyorum. Neden sonra annemin ısrarlarına dayanamıyorum, hadi içine dert olmasın düşüncesiyle iki lahmacun paketleyip alıyorum elime. Aradan 2 bilemediniz 3 dakika geçiyor. Aniden bir araba arkadan gelip tam da evimin kapısının önünde bize tosluyor. Aman ya Rabbim o ne inanılmaz, ne dehşet bir çarpma gürültüsüydü öyle. Derken ortalık ana-baba gününe dönüyor bir anda. Benim o telaş anlarında gördüğüm kadarıyla, bir kaç polis arabası, sonrasında beş ambulans peşinden de iki itfaiye harıl harıl uğraşıyorlar. Hastane hemen karşısı. Vakit adeta geçmek bilmiyor, oysa saniyeler önemli. Ben sokaktayım, ayakta, annemle babam arabada sıkışmış. Ağzımın içinde cam parçaları. Tükürsem mi ağzımdaki cam parçalarını yere? El ne der? Herkes bize bakıyor… Yere tükürülmez! (nasıl yetiştirildiysem?) Yetmiyor bir de Türk’üz ya hani. Sanıyorum biz bu kompleksi bir kaç nesil daha yaşayacağız. Aklım allak bullak… İnanılmaz bir hızla bin bir türlü düşünce geçiyor zihnimden. Yıl 2004, aylardan Kasım, bir çarşamba günü.

Babam, ibadet ehlidir. Bu olaydan bir yıl kadar evveldi… Ameliyattan çıkıp yoğun bakımda yatarken gözlerini bile aralayamadan hafiften bir kımıldanıp “akşam namazı oldu mu?” diye sormuştu. Yine babamın sürekli ev alıp satan bir arkadaşı da ameliyatından sonra yoğun bakımda ayılırken eşinin “yo hayır sen ölmedin, yaşıyorsun” şeklindeki telkinlerine rağmen, kendisinin öldüğünü söylerken hangi evleri satıp hangisinde yaşaması gerektiğini anlatırmış eşine. Anneme gelince, anemin eline ver her gün iki kilo un onunla uğraşsın dursun, ikram etsin, yedirsin-içirsin. Hoş annem yoğun bakımda söylediği hiçbir şeyi hatırlamıyor. Hatta orada yattığını da hatırlamıyor ama şimdilerde biz bunu anlatıp anlatıp gülüyoruz: lahmacunlar nerede? Annem artık iyice anlamış, kanaat getirmiş: bir insan bu dünyada ne ile uğraşırsa, öte dünyada onunla haşr olacak.

Lahmacunlar burada, efsus.org‘da :) :)

Gelelim annemin elinden meşhur lahmacunumuza:

Lahmacunla ilgili

tüm detaylar için lütfen bir sonraki yazıma bakınız.

Lahmacun içi

  • 1 kg kıyma
  • 2 adet soğan
  • 5-6 sarımsak
  • 2 adet acılı ya da acısız yeşil ya da kırmızı biber
  • 2 tatlı kaşığı kırmızı biber
  • 1 yemek kaşığı biber salçası
  • 1 yemek kaşığı domates salçası
  • 1 tatlı kaşığı karabiber
  • 1 tatlı kaşığı karanfil
  • 1 çay kaşığı tarçın (opsiyonel)
  • 1 demet maydanoz

MERCİMEK CIYIKLAMASI

 P1120022

Hani geçen yapmaktan son anda vazgeçmiştim ya, işte bu yemek o yemek. Yemek mi çorba mı tam emin değilim yine. Biraz koyuca. Bir öğününüzü sadece mercimek cıyıklaması ve yanında kırılmış soğan ve ekmekle geçiriyorsanız aslında bayağı zenginsinizdir. İçinde soğan var, salça var, mercimek var, bulgur var, hatta et bile var. Kahverengi mercimek çok vitaminli ve bir o kadar da lezzetlidir.

İsterseniz etsiz de yapabilirsiniz. Bu durumda biraz sıvı yağ ile soğanı kavurup salçasını çalmanız gerekiyor. Bizim bu gün hazırladığımız mercimek cıyıklaması etli versiyonu.

İnternet üzerinden aradım taradım, mercimek cıyıklaması tarifi var mıydı, acaba biri benden önce yayınlamış mıydı? İsim olarak geçiyor, hep de Kahramanmaraş ve Afşin’le ilişkilendirilmiş. Tam bir memleket yemeği yani. Fakat tarif göremedim, sadece memleket yemekleri arasında adı geçiyor.

P1120016   P1120017

Yıllar evvel anneme sormuştum, neden mercimek cıyıklaması diye? Annem de kökenin cıvık kelimesinden gelebileceğini içinde mercimek ve bulgur olduğunu ancak pilav olmadığını yani suluca bir yemek olduğundan muhtemelen böyle bir adı olduğunu anlatmıştı. Zavallı annem, ne çok soru sormuşum böyle. Annem hiç bir zaman hiç bir soruma offf git başımdan şeklinde karşılık vermemiştir. O hep anlatır da anlatır, siz aydınlanırsınız. Hadi iyisiniz, sizi de kattım yazıma.

P1120018   P1120019

Mercimek cıyıklamasının yanında soğan yenir. Yufka ekmeğiniz varsa soğan dürüm yapılır. Eğer ekmek yemeyecekseniz de cıyıklamanın üzerine doğranır soğan. İlk defa duyuyordum, babama göre eğer misafir geleceğinden ötürü soğan yenmeyecekse mercimek cıyıklamasının yanına beyaz peynir yenirmiş.

P1120023

Malzeme

  • 100 -150 gr kuşbaşı et (opsiyonel)
  • 1 adet soğan
  • 2 yemek kaşığı salça
  • Tuz, kırmızı biber arzuya göre
  • 1 su bardağı kahverengi mercimek
  • 1/3 su bardağı iri bulgur
  • Yeterince kaynamış su

Yapılışı

  1. Öncelikle eti yanmayan bir tavaya koyup kısık ateşte sulanmasını sağladıktan sonra orta ya da açık ateşte bıraktığı suyu çekinceye kadar kavurun.
  2. Daha sonra bir miktar sıvı yağ ilavesiyle ince ince doğradığınız soğanı da ilave ederek soğan kavruluncaya kadar kavurun. Bu aşamada tuzunu atabilirsiniz.
  3. Sulu yemek olduğu için fazla bibere gerek yok. Fakat acı seviyorsanız bir miktar kırmızı biberde bir sakınca yok.
  4. Soğan da kavrulduktan sonra salçasını da kavurun.
  5. Kahverengi mercimeği seçip bir tel süzek yardımıyla yıkayın.
  6. Tencereye ilave edip üzerini 4-5 parmak geçinceye kadar su ilave edin.
  7. Tencerede aşağı yukarı 45 dakikada mercimekler pişecektir. Ancak siz enerjiden tasarruf etmek isterseniz düdüklü tencere de kullanabilirsiniz. Böylelikle mercimeğin pişme süresini 5 dakikaya indirmiş olacaksınız.
  8. Mercimek piştikten sonra bulgurunu da ilave edip bulgur pişinceye kadar, normal tencere için yazacak olursak aşağı yukarı 15 dakika kadar bulgur da pişince ocaktan alabilirsiniz.

P1120024  P1120020  P1120026  P1120025

Babam bir kaç kere mercimek cıyıklaması çok güzel olmuş ellerinize sağlık dedi ancak, bu kez de çorba kaselerimi beğenmedi. Sonra bir kepçe daha yemek istedi, kepçeyi eline aldığı gibi acayip bir şekilde bakmaya başladı. Ne oldu diye sordum. Bu kepçenin yarısı nerde, niye yamuk dedi. Ben bakakaldım. Annem onun bir tasarım olduğunu anlatmaya çalıştıysa da bir gülme krizini engelleyemedi.

Biz mercimek cıyıklamamızı afiyetle yedikten sonra misafirimiz geldi. Hani geçen misafirimin ağırlığından bahsetmiştim ya, işte bugünkü misafirlerim daha da bir ağır, çünkü birisi annemin diğeri de babamın arkadaşı. İki kişi olunca ağırlık da nispeten artıyor tabii. Kamil abi eskiden Amerikan otelinden enstantaneler anlatırdı. Tabii ki de konuya o girmez hep biz sorardık. Özellikle de ben. Sanat dünyasından, mafya dünyasından, bilim dünyasından tanımadığı görmediği bilmediği beynelmilel adam yoktu. Aslında çok ortak bir dilimiz de yoktu kendisiyle. O abimle İngilizce konuşur ben de Fransız kalırdım.

P1120031

Bu kez konumuz Amerikan oteli değildi. Fakat Kamil abimizle her zaman konuşacak bir konu mutlaka vardır. Hoş sohbettir. Evet bildiniz bu kez konu Aksaray. Hani Niğde’nin kazası olan Aksaray mı? Kamil abim öyle bir bakış baktı ki bana.

-Aksaray vilayet, il, il.

-Pardon ya, Kamil abi, coğrafyam çok kötüdür. Topografimi hiç sorma zaten. Hay Allah ne zaman il oldu ya Aksaray?

Efendim Aksaray zaten 1933’e kadar ildir. Sonra belediye başkanının karısıyla valinin karısı mI ne kavga ederler. Derken kavga büyür devlet erkanı da karışınca tam bir devlet meselesi haline gelir ve bizim il olur ilçe. Bu arada aklıma geldi Türkçedeki -çe ekini bilir misiniz? Hani Hollandacadaki küçültme eki olan -tje, -je (okunuşu çı ya da yı) var ya işte onun Türkçe versiyonu. Örneğin ay, Ayça, küçük ay anlamına gelen kız ismi. İşte onun gibi il ilçe, bu ek sonuna geldiği ismi küçültüyor. Hollandaca deriz ya, huis- huisje (ev, evcik), işte öyle.

Gelin görün ki Aksaray her bir bakımdan gerek nüfusu, gerek toprağı ve gerekse gelişmişliği açısından bağlandığı ufak Niğde ilinden hep daha büyüktür. Bu adeta Aksaraylılar için bir onur meselesi haline dönüşür. Ancak neylersiniz ki cezalıdırlar. Ve yapılan tüm girişimlere rağmen bir türlü eski statülerine kavuşamazlar.

Derken rahmetli Özal gelir. Yıl 1989. 56 yıl sonra eski hakkını iade eder de Aksaray tekrar vilayet olur ve Aksaraylılar bir rahat uyku uyurlar.

Aksaray hep yabancılarla doludur. Çinliler, Hollandalılar ve Türkçe konuşan zenciler. Ve doğal olarak Türkçe bilmeyen yabancılar. Kamil abi yolda giderken ikide bir İngilizce sorulara cevap vermek durumunda kalır, rehberlik, tercümanlık yapar. Yani aslında çok ulusluluk bakımından Amerikan oteli günlerini aramayacaktır.

Çinliler neden var ki? Onlar tuz gölünde bir çalışma yaparlarmış. Aksaray’da tuz gölü mü var?

-(Kamil abi tuhaf tuhaf bakar)

-Ya ne bilim ben, dedim ya topografim de kötü diye.

-Peki Hollandalılar niye var?

-Çünkü büyük bir bisiklet firmasının fabrikası oradadır.

-Ne yani, şu bindiğimiz bisikletler Türkiye’den mi geliyor?

-Evettt.

Derken yengem atılır. Vroom & Dreesman’ın, M&S Mode’nın ürünleri de orada dikilir. Peki ya işçiler, onların durumları iyi mi bari? Nerdeee, işçilerin sosyal hakları pek de iyi değildir aslında. Kısacası yapılan kâra göre maaşları ve yaşam şartları öyle çok da iç açıcı değildir. Bunun adı moderin sömürgeciliktir, daha önce de yazmıştım. Fakat ne hikmet insanlar sürekli dışarıdan yemek yerler. Yurdumun halleri. Bizimkiler de buradan alışık oldukları için dikkatlerini çeker. Öğrencisinden öğretmenine kimse evde bir azık hazırlayıp işine okuluna gitmez.

P1120029  P1120037

Ha ikramlıklarım mı? Yengeme dedim ki telefonda “bir kek yapcam, mutlaka bekliyorum”. Yanında bir de börek yaptım. Ha bir de salata yapayım böreğin yanına iyi gider diye düşündüm, ancak ne var ki salatayı getirmeyi unuturum. Sağ olsun annem hatırlatır da yakayı kurtarırım.

Gelirken yengem bana Fas pankeki getirir. Hani şu bir yukarıdaki fotoğrafta üzerinde kırmızı saplı bıçak duran tabaktakiler. Bir gün de bunu yapıp yayınlamak isterim. Şimdiye dek hiç yapmadım. Bunu annemle ertesi gün kahvaltıda yiyecektik. Bu arada eskileri yad ederiz. Bundan yıllar evvel benim ilk misafirlerimden biri küçük oğulları M. idi. Hatta fotoğrafı bile var. Yıllar ne çabuk geçti öyle.

Uzun bir süredir bir narım vardı. Gündüzden onu ayıklayıp buzdolabına gönderdim. Daha sonra servis yaptığım kaselerde üzerine birer kaşık yoğurt ilavesiyle ikram ettim.

P1120036

Eğer Şemsi yengemin nazarı değmediyse benimki değdi. Kahvaltıdan sonra lavabonun içine koyduğum güzelim tabağım düşmemiş, çakılmamış ve üzerine bir şey düşmemişken kırılıverir. Çok şaşırır tabağı elime alıp anneme gelirim.

P1120042  P1120055

-Anne bu tabağı benimle paylaşır mısın?

-Ekmek paylaşıldığını duydum da tabağı nasıl paylaşacağız?

-Bak anne, işte böyle. :)

Sen misin charity’den üç kuruşa güzelim bir tabak aldım diye sevinen, al sana tabak, al sana sevinç. Ama hakkını yememek lazım. Bir tabak kırılacaksa eğer tam da böyle kırılmalı, ortadan ikiye. Hiç bir yerinde başka hiç bir eksik parça ve çatlak olmaksızın tam ortadan ikiye. Böylelikle iki parçayı da kullanabilirim. Bir tabağı isteseniz böyle ayırmanın mümkünatı yok. Nasıl oldu bu gerçekten anlamadım.

P1120028  P1120039

Anneme derim ki lütfen bulaşıklarıma dokunma, ben birazdan yıkıcam. Yatağıma uzanırım, annişim kitap okur. Geçenlerde ben okurken sesli oku da ben de dinleyeyim demişti. Bu kez okuyucu o, sesli okur. Bir müddet sonra bakar ki benden ses seda yok. Usulca mutfağıma girer. Gece kalktığımda mutfağımın halini görünce bir lamba cininin evde dolaştığını anlamam geç olmadı. Sabah kalkınca bir serzenişte bulundum, hani dokunmayacaktın? “N’apim usul böyle, anneler çocuklarını kitap okuyarak uyuturlar, sonra da usulca işlerinin başına geçerler.”

P1120038  P1120040

Geçen de demiştim “Türk erkeği çiçek almayı bilmez diyenler hele beri gelsinler” diye. Kapıda misafirlerimi karşılarken benim elime bir demet çiçek tutuşturan Kamil abimdi. Şemsi yengem almış olabilir, ben onu bilmem, ama bana çiçek Kamil abimin elinden verildi. Ben bunu bilir, bunu yazarım.

LEYLA ILE KAYS

P1110972

Konuşmacılar: Prof. Dr. İskender Pala ve Prof. Dr. Mustafa İsen. İki zarif insan. 

“Dünyayı Leyla ile Mecnun’dan mahrum bırakmak bizim israfımızdır” diyor üstat İskender Pala. Cümleyi duyar duymaz hemen ajandamı çıkartıp not aldım. (evet hala ajanda kullanıyorum). Hafızam çok zayıf, unuturum, munuturum eve gidinceye kadar, bu cümle önemli, bunu unutmak da ayrı bir israf olurdu.

P1110971

Dünyayı Leyla ile Mecnun’dan mahrum bırakmak bizim israfımızdır.

Acaba nasıl bir başlık atsam, Leyla ile Mecnun mu desem, İskender Pala mı desem, bir Edebiyat Akşamı mı desem? Sonunda Leyla ile Kays’da karar kıldım. Çünkü onun gerçek adı Kays. Sonradan kendini çöllere vurmuş, insanlar da ona mecnun demişler. Mecnun yani deli gibi bir şey ama deli değil, dikkat ederseniz içinde cin kelimesi geçiyor.

Anneme dedim ki cumartesi günü benimsin, bir yerlere bırakmam seni. Yürü gidiyoruz. Tabii annem tramvayla ben her zaman olduğu gibi bisikletle. Aman israf olmasın. Bilenler bilir, annem telefon ve saat kullanmaz. Ben desen, eh işte kenarından kıyısından. Nasıl mı anlaşıyoruz? Dumanla! Dolayısıyla anlaştığımız durak ve zaman çok önemli. Eğer o zaman içinde annemle o bahsi geçen durakta buluşamazsak, herkes kendi yoluna.

P1110974 P1110976

P1110975 P1110973

Sağda Amsterdam Konsolosumuz, sol fotoğrafta ise Mürekkep Edebiyat Vakfı başkanı Hilal doruk hanımlar.

Leyla ile Mecnun Fuzȗlî’nin kaleminden.

Program esnasında annem bir ara eğilip kulağıma bir şeyler söyler:

-Ben Fuzȗlî’yi bundan 55 yıl evvel okumuştum.

-Tabii, anne, okumasan şaşardım zaten.

Derken üstadın sunumu biter, annem eğilir kulağıma, bırakın beni burada sabaha kadar dinlicem. Anne program bitti, yürü gidiyoruz.

Efendim annem öyle bir enerji alır, öyle bir enerji alır ki bu akşamdan, gece yarısına kadar kuran okuyup namaz kılar. Sabah bana bir telefon, teşekkür ederim kızım beni edebiyat akşamına götürdüğün için, dehşet enerji doldum, bu bana bir müddet gider.

16 Ocak 2016 – Amsterdam Kütüphanesi

P1110977 P1110978 P1110979 P1110980

Biz Fuzȗlî’yi ve onun Leyla ile Mecnun’unu İngilizlerin Shakspeare’i ve onun Romeo ve Juliet’i gibi maalesef dünyaya anlatamamışız, anlatmamışız. Fakat hiç bir şey için geç değil. Bakın bir kış akşamı, Amsterdam Merkez kütüphanesinde Fuzȗlî’yi ve Leyla ile Mecnunu konuşuyoruz, salon tıklım tıklım dolu, her yaştan insan var. Romea ve Juliet dünyanın en ünlü trajedi eseri olarak bilinir. Fakat o mevzu öyle değil. Yani üstadlar öyle söylüyor. Hatta Avrupa’da Shakspeare gerçekten yaşamış mı yaşamamış mı diye bir de tartışma vardır. Bunu da ilk defa duyacaktım. Aslında konu şöyle gelişir. Dinleyicilerden bir tanesi Fuzȗlî gerçekten yaşamış mıdır diye bir soru yöneltir.

Evet, Fuzȗlî gerçekten yaşamıştır. 16. Yy’da yaşamıştır, yani İngiliz ünlümüzle üç aşağı beş yukarı aynı dönemin çocuklarıdırlar. Fuzȗlî hakkında en doğru bilgiye kendisinin yazmış olduğu mukaddemelerden ulaşıyoruz. Bu önemli bir kaynak. Tahmin ettiğiniz gibi Fuzȗlî asıl adı değildir. Mahlas olarak neden Fuzȗlî mahlasını seçmiş olduğunu ise Farsça divanında anlatır. Başka şairler ile karıştırılmamak, tek ve orijinal olmak ve kimsenin almak istemeyeceği bir mahlas olduğu için Fuzȗlî’yi seçtiğini belirtir. Aynı zamanda Fuzȗlî anlam olarak da iki anlamlı (tevriyeli) bir şekilde kullanılır. Fazilet kelimesinin ulum vezninde cem’i, diğer taraftan arsız ve hilaf-ı edep anlamlarına gelir, o ilim derecesinde âlimlerle laf atıştırmaya cüret ediyor olmasından dolayı, böyle bir arsızlıkta bulunduğunu kinayeli bir anlatımla yapar.

Gelelim Leyla ve Mecnun’a… Mesnevi şeklinde 3096 beyitten oluşur. Aslen bir Arap hikâyesi olan Leyla ve Mecnun arasındaki aşkı anlatır. Kademe kademe maddi aşktan geçerek, ilahi aşka ulaşan Mecnun’un hikâyesidir bu.

P1110981 P1110982

Bu hikâyenin konusu kısaca şöyledir ancak siz bunu bir defa da bir üstad ağzından dinlemelisiniz: Leyla ve Kays ilkokul yıllarında birbirlerine âşık olmuşlardır. Kısa zamanda her yere yayılan bu aşkı duyan annesi Leyla’yı okuldan alır ve Kays’la görüşmesini yasaklar. Ayrılık ıstırabıyla mahvolan Kays halk arasında Arapçada “deli” anlamına gelen “Mecnun” diye anılmaya başlar. Bu sevda yüzünden çöllere düşen Mecnun’a birçok kişi Leyla’yı unutmasını söyler; ancak onun için kainat artık Leyla’dan ibarettir ve hiçbir şekilde bu aşktan vazgeçmez. Hatta dedesi onu bu dertten kurtulmak üzere Allah’a yakarması için Kabe’ye götürür; ama oğlan deli ya, tam tersine derdinin artması için dua eder. Hem Leyla’nın hem Mecnun’un halleri gittikçe perişanlaşmaktadır. Başkasıyla nikahlandırılan Leyla, kocasından kendisini uzak tutmak için bir hikâye uydurur ve bir süre sonra adam ölür. Bu sırada Mecnun çöldedir ve aşkın bin bir türlü cefasıyla yoğrulmaktadır. Dünyayla bütün bağlantısı kesilir ve sadece ruhuyla yaşar hale gelir. Leyla’nın vücudu da dahil olmak üzere bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir. Bir gün Leyla çölde onu bulur ama Mecnun onu tanımaz ve “Leyla benim içimdedir, sen kimsin?” der. Leyla, Mecnunun ulaştığı mertebeyi anlar ve evine geri döner ve üzerinden fazla zaman geçmeden Leyla hayata gözlerini yumar. Mecnun, onun mezarına uzanır ve canından can gitmiş gibi hıçkıra hıçkıra ağlar. Yaradana feryat figan dualar ederek canını almasını, kendisini Leyla’sına kavuşturmasını ister. Duası kabul olur, göklerin gürlemesiyle birlikte âşıklar âşığı Mecnun Leyla’sına kavuşur.

 P1110983 P1110984

Bu hikâyenin sonunda; seven ve sevilen bir olmuşlardır. Âşık kendini madde dünyasından tamamen soyutlamayı başarmış ve sevdiğine ulaşmıştır. Bu noktadan sonra seven ve sevilen diye iki farklı kişiden bahsetmek de yanlıştır; ruhlar ilahi visale (ilahi kavuşmaya) ulaşmışlardır. Bu yüzden artık Mecnun sevdiğini kendinden dışarıda aramamaktadır, bu dünyayı onun yeri kabul etmez. Mesnevide Fuzȗlî, dünyevi aşkı bir basamak olarak kullanıp onun üstünden maddeden ayrılıp tamamen ruha ait olan ilahi aşkı anlatır.

P1110987

Şimdi, bu hikayeden alınması gereken ders nedir? Öylesine dinleyip ah vah edip, hüzünlenip, sonra ‘vay arkadaş ne aşkmış’ deyip geçip gidecek miyiz? Elbette hayır. Gelin bu sizin hafta sonu dersiniz olsun, siz düşüne durun. Ben biraz dinleneyim.

P1110985  P1110989 P1110990  P1110992 P1110994 P1110995

Akşamın havasına öyle bir kaptırmışım ki kendimi, kütüphaneden çıkar çıkmaz karanlıkta karşılaştığım şu manzara ile kendimi bir an İstanbul’da hissettim. Sizce de Galata kulesini andırmıyor mu?

CRANBERRYLİ CHEESECAKE /ÇİZKEK

 P1110689

Misafirlerime ne yapsam o kadar da havada değilim diye düşünürken derin dondurucuda bir parça cheesecake hamuru, buzdolabında da bir paket taze crannberry bulunca ne yapacağıma karar vermek pek zor olmadı. Ben yine de aşağıda hamur ölçüsü veriyorum.

P1110680 

Yazı/malzemeler ya da yapım aşamaları sizi ürkütmesin. Alt tarafı bir sos hazırlayıp, pişirdiğiniz yumurtalı kaymak karışımının üzerine döküyorsunuz.

P1110671 P1110674

P1110687 P1110673

Aşağıda ölçülerini verdiğim hamur oldukça fazla oluyor. Siz 28 cm’lik kelepçeli kalıbınıza yeteri kadar döşeyip gerisini bir sonraki kullanım için derin dondurucuya kaldırabilirsiniz. Kalıba hamurun yerleştirilmesi elle parça parça ince bir katman halinde olacak. İsterseniz kenarlarına da bir parmak kadar hamur yerleştirebilirsiniz. Sadece altına döşemek isterseniz öyle de olabilir. Artık biliyorsunuz canınız hamur yoğurmak istemiyor, derin dondurucuda önceden hazırlanmış hamurunuz da yoksa tabansız cheesecake de yapabilirsiniz.

 P1110681

Cranberry’nin ekşimtırak, acımtırak bir tadı var. Kış mevsiminde olduğumuz için Amsterdam’da crannberry zamanı. Siz bulunduğunuz yerde istediğiniz kırmızı bir meyveyle bir cheesecake yapabilirsiniz. Prensip şu: meyvenizi damak tadınıza göre az bir miktar şekerle pişirip, koyulaşması gerekiyorsa bir kaşık nişasta ilave ederek yoğunlaştırıp bir sos elde etmek. Burada bir hatırlatma yapayım. Nişasta her zaman soğuk su ile karıştırılıp ilave edilir, pişmekte olan sıcak malzemenin içine asla nişasta karıştırmıyorsunuz, topaklanır.

Malzeme

Hamur için:

  • 1 çay bardağı pudra şekeri
  • 1 adet iri yumurta
  • 1 çay kaşığı kabartma tozu
  • 4 çay bardağı un
  • 75 gr tereyağı (küp küp doğranmış ve soğuk)

Tercihen

  • 1 çay bardağı badem unu/ezilmiş kabuksuz badem

Kaymaklı kısım için:

  • 500 gr yağsız kwark/labne peyniri
  • 1 çay bardağı şeker
  • 100 gr tereyağı (eritilmiş)
  • 2 irice yumurta
  • 2 yemek kaşığı nişasta
  • 1 paket vanilya şekeri

Üzeri için:

  • 1 paket taze cranberry
  • 1 çay bardağı toz şeker
  • 1 paket vanilya şekeri

Yapılışı

  1. Tüm hamur malzemelerini mutfak robotunun haznesine atıp bıçaklı bölümü ile karıştırıp bir hamur yapın. Hamur bıçağın etrafında toplandıysa hamurunuz olmuş demektir. Ya da benim bugün yaptığım gibi donmuş tereyağını rendeleyerek tüm malzeme birbirini tutuncaya dek elle hamurunuzu karıştırarak hazırlayabilirsiniz.
  2. Yağladığınız kelepçeli kalıbın tabanına ve isterseniz kenarlarına da hamuru parçalar halinde yapıştırarak döşeyin.
  3. Önceden ısıtılmış fırında 150-180 derecede 25 dakika hamuru pişirip soğutun.
  4. Kaymaklı kısım malzemelerini de karıştırma kabına atıp bir çırpıcı yardımıyla tüm malzemeleri tamamen birbirine karıştırın.
  5. Bu karışımı soğumuş olan hamurun üzerine döküp tekrar fırına gönderin. Bu aşamada eğer isterseniz kalıbı tezgahın üzerine vurarak çırpmanın etkisiyle kremaya doldurduğunuz hava kabarcıklarını söndürebilirsiniz.
  6. Bu kez yine 150 derecede 50 dakika pişirip fırından çıkartın ve soğumasını bekleyin.
  7. Cranberryleri bir kabın içinde bol suda yıkayın, arada çürükleri varsa alın. Ufak bir tencerede üzerine şeker ilavesiyle kısık ateşte pişmeye bırakın. Suya kestikten sonra altını açıp suyu çekilinceye kadar pişirin. Dikkat edin yanması an meselesi. Şekerini damak tadınıza göre ayarlayabilirsiniz. Soğuduktan sonra içine bir paket vanilya şekeri ilave edip karıştırın. Fırından aldığınız cheesecake soğuduktan sonra hazırladığınız bu crannberry sosunu üzerine dökün.
  8. Tamamen soğuduğundan emin olduğunuz cheesecake ertesi gün, ya da sabah erken hazırladıysanız akşam geç saatlerde yenmek üzere buzdolabında yerini alabilir. Buzdolabının kokusunun sinmemesi için üzerini bir kapak ya da bir poşetle örtmeyi unutmayın.

Afiyet olsun!

Her zaman yazdığım gibi, pişme süresi fırından fırına değişebilir. Cheesecake yüzeyinin beyaz kalması buna karşın bu beyaz olan kaymaklı kısmın pişerek katılaşması gerekiyor. Biraz sancılı bir süreç evet. Fakat deneyim edindikten sonra hiçbir sorun kalmadığını göreceksiniz.

P1110682

Bu vesile ile, kendisi katılamayıp soframa ayva tatlısı, poğaça ve dolma gönderen sevgili Canan’a bir kez de buradan teşekkür ediyorum.