URFA USULÜ YUMURTALI KÖFTE

   Yumurtali kofte 7 

Emsal İstanbul doğumlu bir Urfalı, şimdilerde Amerika’da yaşıyor. Ancak gerek İstanbul’da gerekse Amerika’da misafirlerine mutlaka ama mutlaka bir yumurtalı köfte yapıp ikram ediyor.

Nasıl mı? Çok basit, işte böyle.

Malzeme

  • 1 baş soğan
  • 2 avuç düğürcük (ince bulgur)
  • Tuz, kırmızı biber
  • 1 tatlı kaşığı biber salçası
  • 1,5 yemek kaşığı domates salçası
  • 1/4 bayat İstanbul ekmeği (2 avuç kadar)
  • Maydanoz
  • Taze soğan
  • 2-3 adet yumurta
  • 1 su bardağı ay çiçek yağı

Yumurtali kofte 1Yumurtali kofte 2 Yumurtali kofte 3Yumurtali kofte 4

 Yapılışı

  1. Soğanı ince ince kıyıp köfteyi yoğuracağınız leğene alın.
  2. Maydanoz ve taze soğanı ince ince doğrayıp bir kenara bırakın. (Bizde taze soğan olmadığı için kullanmadık.)
  3. Tuz, biber ve salçaları soğanın üzerine ilave edip, bayat ekmeği de ufalayıp soğuk su ilavesi ve bulgurla birlikte yoğurun. Dikkat edin, bulguru önceden ıslatmıyorsunuz.
  4. Köfteyi yoğurduktan sonra yağı iyice kızdırıp içine çırpılmış yumurtayı dökün. Bu aşamada yumurta köpük köpük piştikten sonra ortasını kaşıkla kırıp altını üstüne çevirin.
  5. Her tarafı yani altı-üstü iyice pişen yumurtayı tamamen yoğrulmuş olan köfteye yağı ile birlikte ilave edip, maydanoz ve soğan karışımıyla birlikte ve yumurtayı da parçalayarak bir iki daha karıştırıp tabaklara birer avuç koyup sıcakken servis edin.

Sıcak yumurta ve yağı köfteye dökerken dikkatli olmakta fayda var! Bu kaynar yağ-yumurta karışımı elinizin üstüne aman ha aman dökülmesin.

Afiyet olsun!

Yumurtali kofte 6Sahilde yuruyus

Allah arkadaşımın kesesine bereket gönlüne huzur versin! Amin. Ellerine sağlık!

Not:

  • Bu tariften 4 kişilik yumurtalı köfte çıkıyor.
  • Ekmeğin burada yapıştırıcı bir özelliği var, yani köftenin dağılmasını önlüyor.
  • Arkadaşımın dediğine göre ay çiçek yağı yerine zeytin yağı kullanmak ağır olurmuş. Fakat ben bir kere denemek isterim.

OMAR MUNIE FLAGSHIP STORE, DEN HAAG MÜZE GÜNÜ ve daha bir çoğu

 

Eylül hüzünlüdür, sonbaharın habercisidir de ondan mıdır, yoksa dünyaya geldiğim aydır da ondan mıdır bilemedim, ama bir hüznü vardır eylül’ün. Ölümü mü hatırlatır, ondan mı hüzünlüdür? Aslında her bir ölüm yeni bir hayattır; her bir ölüm bir başka dirilişin habercisi. Yoksa benim için bir doğuşu hatırlatır da onun için mi hüzünlüdür? Neyse, içinden çıkamadım.

 

Çanta meraklıları Omar’ı tanırlar, hani şu dünyaca ünlü çanta tasarımcısı, Somali asıllı Hollandalı çocuk. Hani şu Allah’ın ‘yürü kulum’ dediklerinden. Çocuk dediysem, ben tanıştığımda çocuktu şimdilerde yirmili yaşların son yıllarını yaşıyor. Bundan tam olarak üç yıl evvel tanışmıştık. O gün bu gün bir şekilde görüşürüz. Geçenlerde bir davetle karşılaşırım, tam da bundan yıllar yıllar evvel doğduğum güne denk gelen gün olunca bu davet, şeytanın bacağını kıramasam da şöyle bir çatlatayım dedim. Nicedir de gitmek istiyordum dükkanına bu vesileyle dükkanını da görmüş olurum hem.

 

Bir cumartesi sabahı için oldukça erken sayılan bir saate kameramı kaptığım gibi atlarım bisikletime ver elini tren istasyonu. Yaklaşık bir saat sonra Den Haag’tayım. Tam Türkçesiyle söylemem gerekirse La Hey (La Hague, Hollanda TBMM’sinin bulunduğu şehir). Başkent Amsterdam ama meclis La Hey’de. Bu şehre çeşitli vesilelerle pek çok defa gitmiştim. Ancak hep belli bir adreste belli bir binaya girip çıktığımdan şehirde pek çok farklı yere gitmiş olsam da anladım ki şehrin kendisini hiç görmemişin. Pek bir şaşırdım. Amsterdam’dan oldukça farklı. Otuz kırk katlı devasa binaların, binalarının arasında da geniş geniş caddelerinin olduğu buna rağmen tramvayları eski ve kırmızı deri koltuklu kocamanlar kocamanı bir merkeze sahip belde.

 

Omar beni elinde bir kavanoz çilekle kapıda karşıladı. Selamün aleykum dedim. Ve aleykum selam dedi ama bir de ‘ben seni pek çıkartamadım, pardon da’ edası vardı suratında. Neyse kendimi tanıttım, hoş beşten sonra kardeşleriyle ve diğer elemanlarıyla tanıştırdı. Ömer ve tüm ekip gelen tüm misafirlerle tek tek ilgileniyorlardı, gün boyu bu böyle devam etti.

 

Hep görmek istemiştim, sonunda gördüm, çanta ve yan ürünleri yanı sıra bizim Türkçesiyle ikindi çayı dediğimiz high tea konseptiyle arkadaşlarınızla vakit de geçirebiliyorsunuz. İsterseniz de kendi çanta tasarımınızı yapıyorsunuz. Bu çocuk işi biliyor.

 

Gün boyu çay kahve içip bol bol çilekli çikolata ve valrohna temelli el yapımı bonbon atıştırdım, sohbet ettim. Servis mükemmeldi. Derken oradan ayrılıp tüm Noordeinde caddesini dolaştım. Çok güzel tasarım ürünler satan dükkancıklar vardı, ateş pahası tabii. Bir ara dükkanın birinde hani şu meşhur bit pazarım var ya, işte oradan aldığım Japon kaseleri gördüm, ben kaça almıştım hatırlamıyorum, orada tanesi 6,95 idi. Derken önünde çiçekler bulunan açık bir kapıyla karşılaştım, daldım içeri. Antremsi ince bir sokaktan geçince darmadağın bir avlu çıktı karşıma, ve küçük bir çiçek dükkanı, önünde sohbet eden insanlar. Sormadan duramadım, çiçekler satılıkmış, fotoğraf çekmeme de izin verdiler. Kim görüyor burada adeta saklı dükkanı dedim. Bilenler geliyormuş, bir de kapıdaki çiçekleri görüp avluya dalan benim gibi herkes görüyormuş orayı. Broşür vermek istediler, Amsterdam’dan geldiğimi söyledim, olsunmuş her yere sipariş gönderiyorlarmış, üstelik Amsterdam’dan gelen ve aynı günde evlenecek olan iki Türk kız kardeşin tüm düğün çiçeklerini onlar hazırlamışlar. Görseniz kulübe gibi küçücük bir dükkan, kadın üst katında yaşıyor. Bayılıyorum şu Hollandalı çiçek dükkanlarına. Çiçekçi dediğin böyle olmalı. Fotoğraf çekimi ve sohbetten sonra ayrıldım.

 

16 numaralı tramvayla gittiğim Noordeinde caddesini baştan sona salına salına gezdikten sonra 11 numaralı tramvayla dönecektim. Fakat şehre ayak bastığım tren istasyonu ile (Den Haag Hollandse spoor) şehirden ayrıldığım tren istasyonları (Den Haag Centraal Station) birbirinden farklı.

 

Yine şehre ilk vardığımda tramvayla geçerken merkezdeki caddelerden birinde Simit Sarayı’nı görmüş ve pek bir sevinmiştim. Şehirden ayrılmadan bir simit yiyeyim dedim. Dükkanı açanların, emek verenlerin kendilerine de gelmiş- geçmişlerine de rahmet diledim. İyi ki varsınız! Gördüğüm bir kaç önemli eksiği web sitelerine girerek bildirdim, dilerim el atarlar.

 

Evime geldiğimde neredeyse akşam olmuştu, üstümü başımı temizleyip bir bardak kaynamış su aldım ve koltuğuma şöyle bir oturmuştum ki zil çaldı. Dokuzuncu kolordunun taarruzuna uğramıştım. Mutlu yıllar diyerek kapıdan girdiler, birinin elinde çiçek, diğerinde çikolata, diğerinde lahmacunlar bir diğeri hacdan gelen bir arkadaşın benim için getirdiği hediye ve bir kek kalıbı paketi… sahi siz/biz ne zamandan beri doğum günü kutluyoruz diye sormadan geçemedim. Bugünden beri, dedi bir tanesi. Duyan duymayana söylesin, onlar altı eylül iki bin on dört gününden itibaren artık doğum günü kutluyorlar.

 

Geçenlerde marketten tam ayrılırken birden çikolata düşmüştü aklıma. Bir zamanlar pinda rotsjes dediğimiz fıstıklı çikolatalar yerdik, uzun zaman oldu ondan bir alayım diyerek çikolata reyonuna daldım. Ne var ki bütün rafları tekrar tekrar tek tek dolaşmama rağmen bulamadım. Her defasında dediğim gibi kel kız gelin olurken çarsı pazar kapanırmış diyerek ayrılmıştım oradan. Tabii bundan kimseye söz etmedim. Tevafuk olacak ya abimin getirdiği çikolata paketinin içinden tam altı paket pinda rotsjes paketi çıktı. SubhanAllah! dedim.

 

Sadaka vermek önemlidir. Hazreti Ali’nin narla olan imtihanını bilirsiniz. Efendim vakıa şöyle gerçekleşir. Hani bir gün Hz. Fatıma (RA) iştahsız olmuştu da eşi canının ne istediğini sorduğunda o da  “Ya Ali, nar istiyorum” buyurmuştu ya. Hazreti Ali Efendimiz de kalkıp çarşıya gider borçla da olsa bir nar satın alır. Ancak evine gelirken yol kenarında bir ihtiyar hasta görüp elindeki tek narı ona vermişti. Yaşlı adam şifa bulur. Hazreti Fatıma validemiz de evinde şifa bulur. Hazreti Ali Efendimiz Fatıma (RA)’a utana sıkıla hadiseyi anlatınca eşi ona üzülmemesi gerektiğini söyler. O sırada kapı çalınır ve Hz. Salman elinde bir tabak narla (hatta tam olarak gelen narların sayısı ondur) karşılarında duruyordur.

MARMARİS’te üçüncü gün

 

Marmaris’i bir de bisikletle turlamak var. Atladığımız gibi püsükletlerimize soluğu sahilde alırız. Sahile gelince sağ tarafa dönüp az gider uz gider, keloğlan misali, ancak kelimenin tam anlamıyla dere tepe düz gider içmelere varmışken ayaklarımızı denize değdiririz. Hava yağmurlu. Sonra tüm yolu tekrar gerisin geri gelir, bir parça daha uzağa gider ve soluğu Mado’da alırız. Garsonumuz şirin bir kızcağız. Sorduğumuz çeşidi hiç önermediğini söyleyip çıtır aralı dondurmayı tavsiye eder. İyi ki de tavsiye eder. Ben bir mesudum ki sorarsanız küserim kıvamında. Şükür ki garsonumuzun önerisini dinleriz. Bazen söz tutmak iyidir azizim.

Eve gelince M. beyin hazırladığı yemeği yer pazara çıkarız. Pazarda Salih amca ille feez bukhumdan beni takip eding diye bizi tembihler. Bir de kamerama poz verirken eline bir demet enginar alması yok mu. Çok şirin yurdum insanı. Vatan, millet, Sakarya yürü be azizim.

Alış verişimizi de yapınca eve gelir akşamki mevlid okumasına yetişiriz. Mahallede sabahtan beri bir hummalı hazırlık, belediyeden izinli yollar kapatılmış, catering firması hazırlıkları tamamlayıp kazanları kurmuş, odun ateşleri yakılmış, ah o odun ateşinin mest eden kokusu, tabaklar melamin. Yemek servisçi teyzeler bir taraftan yıkıyorlar, diğer taraftan yeni gelenlere yeni yeni servis hazırlanıyor. Menüde pirinç pilavı, kuru fasulye, nohutlu et yemeği, keşkek, yoğurtlu patates ve biber kızarması ve tulumba tatlısı var. Bazıları sadece yemek yiyip gidiyor, bazıları duaya da katılıyor. Adetler biraz farklı burada. Önce yemek ikram ediliyor, akşam namazını müteakip mevlit okunuyor. Eh tabii içinde ilahiler, Kuran-ı Kerim tilavetleri salavatlar da var ancak ağırlık mevlit okumasında. Allah kabul etsin. Ölmüşlerin ruhuna onların peşinden her yıl okunması, onların hatırlanması, yad edilmesi ne güzel.

Hoca bir ara dua ederken “insan kılığındaki şeytan şerrinden sen bizi muhafaza et Allah’ım” deyince önümdeki teyze (!) dönüp gözleri pörtlemiş bir şekilde bana bakar ve derinden bir amiiiiin der. Belli ki çok çekmiş. Neden bilmem M. bey yine en son gelir, yemekleri bitiremeyince de ziyan olmasın diye hepsini toparlayıp bir kaba doldurur ve eve getirmemizi söyler. Yahu bu adam gerçekten dokhudur mu diye sormadan duramam. Yok ya geri zekalı geri zekalı demesi benim için kaçınılmaz kopma anıdır. Hatta biz giderken bi başın sağ olsun deyin gelin der. Kim öldü deyince de geçen yıl annelerinin öldüğünü öğrenirim. Tabii tuhaf bir durum, geçen yıl ölen için neden bu yıl Kuran okunur ki. Meğer iş başkadır. Aile beldenin yerlilerinden varlıklı bir aile, yedirip içirmeyi de sever, geçmişlerinin ruhu için her yıl Kuran okutur, ya da onların deyimiyle mevlid okutur, tüm mahalleliye ve çevre köylere ikramda bulunur. Eh kardeşim ya, eh kardeşim ona başın sağ olsun denmez ki. Allah kabul etsin’dir o.

Yine evimizdeyiz, pardon villamız demeliyim. Buradaki evlere villa deniyor. Daha önce hiç bir villaya gitmemiş hiç bir villada gecelememiştim, eğer Villa Agustus’u saymazsak tabii. Onda da zaten gecelememiştim. Yine filtrelenmiş kahvelerimize hava katarak içer ve günü şükürle sonlandırırız.

AMSTERDAM-MARMARİS HATTI

   6     

Shiphol havalimanında THY kontuarında her şey güllük gülistanlıktı aslında, pasaport kontrolü de keza. Kontrolden çıktıktan sonra bir görevli memur daha uçuş kartımı kontrol etmek isteyip yanımda kaç Euro olduğunu sormasın mı? Dortmund, Prag, Budapeşte, Deva… Bu satırları yazarken bir yandan da Belgrat’ın ovalarını-tarlalarını izliyorum penceremden. Bir de nehir geçtik. 11.277 yükseklik, 844 km/saat hızımız.

1

Kaç Euro diyordum? Neyse söyledim kaç euro olduğunu adam gibi hanım hanımcık. Vergi dairesiyle birlikte çalışıyorlarmış da on bin euro ile yurt dışına çıkmak yasakmış da falan filan. Biliyorum. Hemen pasaportumu da kapıp bir koşu vergi memurunun yanına gitti. Kem kum gak guk’dan sonra yine aynı güler yüzlülükle yanıma gelip teşekkür etti. Adamlar memleketin içinde her naneyi yiyor, ben yolculuğa çıkarken didik didik aranıyorum. Emniyet için aranmaya lafım yok tabii ancak orada da bir arıza. Kocamanlar komanı bir abla mı deyim, yenge mi deyim işte ondan, bir arayış aradı beni, daha da emin olamamış, arama kabinine gittik. O kadar geçtiğim makine bir şey bulamamış o bulacak zağar. Neyse soruya bakın. İlk defa mı uçuyormuşum, bir de alaycı bir tavır. Peşinden bir laf daha. Bir dahakine arabayla gidecekmişim. Şikayet etmedim, söylenmedim, suratımı asmadım, bu neyin akıl vermesi şimdi, bu nasıl bir usandırma politikası, nasıl bir aşağılama?

34

Neyse ki uçağımdayım. Herkes o biçim güler yüzlü. O seksenlerdeki çalım yok. Herkesten zarafet akıyor. Izgara köftem, salatam, çizkekim, aman Allah’ım hele o çiz kekim yok muydu çizkekim, yanında bir de filtrelenmiş kahvem olaydı tam olacaktı. Ama o kadar kusur kadı kızında da olur.

52

Ve İstanbul’dayım.

7

8

Pasaport kontrolünden geçtikten sonra ver elini iç hatlar, bildiğin tamamen dışarı çıkıp tekrar içeri giriyorsunuz. Yürü babam yürü, bitmek bilmiyor yol. Kaç km yürüdüm bilmiyorum. Sonra bir de baktım ki dış hatlarda pasaport kontrolünden geçtiğim kapının önündeyim. Meğer dış hatlarla iç hatlar birbirine o biçim komşuymuş yani. Buyrun alttaki fotoğraf.

11

910

Eğer elinizde su sağdaki uçuş kartından varsa Amsterdam’dayken aldığınız, İstanbul’daki iç hatlarında şu sol taraftaki fotoğrafta gördüğünüz kontuarlarda sıra beklemeniz gerekmiyor. Doğruca uçağınızın kapısına gidiyorsunuz.

Uçağımın kalkmasına daha çok var, en iyisi ofiste yazmam gereken değerlendirmeyi yazmak. Aman Allah’ım yaz yaz bitmiyor, ne değerlendirmeymiş altı sayfa sürdü, şimdilik. Bu kez böyle, nokta virgül her şey yazılacak ki bir daha aynı tongalara düşmeyelim. Bu değerlendirmeler iyi oluyor, ben tuttum bunları. Keşke evde aile ortamında da böyle olabilse. Bir organizasyondan sonra herkes bir değerlendirme yazıyormuş. Bu düğün olur, dernek olur, bayram günü olur, ne bilim bir yolculuk, tatil, sülale kavgası, aile kavgası her şey olabilir. Olumlu yanlar, olumsuz yanlar şeklinde iki başlık atarak, sonrasında da detaylara girerek bir değerlendirme yazıp, gülüm sarım konuşarak her bir şeyi hallediyormuşuz. Evet, biraz ütopik bir durum. Vaktiyle annem “kimin kaçta gelip kaçta gittiğini takip edemiyorum artık” demişti de, bir saat çizelgesi hazırlayıp eline tutuşturmuştum. Sol tarafta tüm aile efradının adı, yanında günler ve yukarıda saatler. Herkes yazsın, özel toplantısı olan, akşam çıkacak ya da programı yemeği olan ayrıca ek bölümde bildirsin, böylece sen de kimin kaçta gelip gittiğini bilirsin demiştim de, bir puffff çekmişti annem, kimse bu çizelgeyi doldurmaz! Hey Allah’ım, doldurmazsanız doldurmayın. Kopuk yaşamak isteyenlere hodri meydan. Ben karışmıyorum. Bana ilişmeyin, n’aparsanız yapın o halde.

12

Neyse, ben bu arada İstanbul aktarmalı Dalaman uçağımdayım, menüde kahvaltı var, hindili sandviç ve pana cotta bu kez yanında kahvem de var. Pana cottayı ilk defa yedim, yapcam inşallah. Süt kreması var muhtemelen içinde, tat o. Fakat anlamadığım bir şey var: neden şeker pare filan verilmiyor da sürekli çiz kek, pana cotta falan filan. Örneğin ne bilim ille de bir sütlü tatlı olacaksa bir sütlaç da olabilir hani. Fakat öyle kıytırıktan sütlaç değil. Aynen anneminki gibi, kondense edilmiş halis muhlis sadece süt, şeker ve pirinçten yapılmış üzeri hafif tarçınlı klasik sütlaç.

13

Bir saat sonra Dalaman’dayım. Dalaman havalimanından çıktıktan sonra tam bir Türk kokusu geldi burnuma. Nasıl anlatsam bilmem ki? Neyse, dışarı çıktım ve Havaş’ın Otobüs şeklindeki servislerinden biriyle Marmaris’e doğru koyuldum. Ben bu servisin ücretsiz olduğunu sanıyordum. 15 TLymis. İyi ki de yanımda 20 Lira varmış da rezil rüsva olmadan geldim. Fakat ev sahibenim dediğine göre gittiğim yerde ödenecek de desem getirirlermiş, o kadar da dert değilmiş. Şoföre kaç dakika sürecek diye sorunca, bir buçuk saat olduğunu öğrendim ve şaşırdım. Aklımda sanki 20-25 dakikalık bir mesafe diye kalmış. Neyse bir saat kadar ver ha yokuş çıktıktan sonra, yarım saat kadar da aşağıya indik ve nihayet Marmaris’teyim. Yanımda ne bir telefon numarası ne de adres var. Bir beş dakika kadar bekledikten sonra arkadaşımın eşcağazı zırt diye önümde durdu. Önce sorar nasıl tanıcam diye. Bizim hanım der ki kaçmaz bir tek odur zaten tanırsın. Bu kez cingöz M. bey der ki ya gelen hac kafilesiyse o zaman nasıl tanıcam? Tövbe estağfurullah. Derken gecenin bir buçuğunda etrafı dağlarla çevrili Marmaris’te odamdayım. Bana odamı, banyomu, tuvaletimi ver, sok mutfağa canımı al.

Arkası yarın….

MÜJGAN TEYZEDEN HİNDİLİ ÇORBA

  P1080091

Bakmayın tatildeyim ama fırsat bu fırsat deyip ara ara mutfağa girmeyi ihmal etmiyorum. Müjgan teyzemden tüyoları kaptım. Oldukça pratik ve lezzetli bir çorba.

Limonu sıktığımız zaman kabuğunu çöpe atmayıp bulaşık makinesine koyuyoruz, bulaşıklarımız daha parlak ve güzel oluyormuş. Teyzelerim öyle söylediler. Makine kullanmadığım için ben deneyimlemedim. Ne var ki Boracık bu çorbadan hiç hoşlanmadı. Amaaaa salçalı, soğanlı bulgur pilavını hapur hupur yemişti yer cücesi.

P1080073P1080076 P1080077P1080078 P1080079P1080080

Malzeme

  • Bir adet soğan
  • 2 adet defne yaprağı
  • 1 adet havuç
  • 1 parça zencefil

İle hindi boyun eti haşlanır hem de böylece çorbanın suyu elde edilmiş olur.

  • Haşlanmış hindi boyun eti
  • Un
  • 2 diş sarımsak
  • 1 adet yumurtanın sarısı
  • 1/2 limon suyu
  • Yeteri kadar elde ettiğimiz hindi suyu.

Tabii yemek yaparken aralarda her daim kahvemiz, tatlılarımız ve özellikle Hatay’dan gelen yöresel enfes kurabiyelerimiz, sevgili Sultan’ın tazecik nefis portakallı keki eksik olmuyor. Yerken görselliğe de önem veriyoruz: doğu- batı sentezi :)

P1080083P1080084

 Yapılışı

  1. Etleri didikleyip tere yağı ile çevir
  2. Üzerine suyu ilave et.
  3. Soğuk suda 4 kaşık un eritip süzekten geçir.
  4. Çorba kaynamaya başlayınca süzekten geçirdiğin unu ilave edip kaynayıncaya kadar karıştırarak pişir.
  5. 2 diş sarımsak dövüp at.
  6. Meyanesini de ilave et. (limon suyu ve yumurtanın sarısını çırparak hazırlanır meyane)
  7. Çorba kaynarken bir kaşık zeytin yağı ilave edilir.