DONDURMA(CI)

Bundan yıllar evvel, öğrenciyken merkezde küçük ara sokakların birinde ilerliyorum bir gün. Bir arkadaşımın çalıştığı iş yerine doğru gidiyorum. Birden ne olduğuna bir türlü anlam veremediğim bir koku, aldı beni taaa çocukluk yıllarımın Tarlabaşı’sına götürdü. Gidinceye kadar düşündüm, “Allah, Allah, neden şimdi ortalık Tarlabaşı gibi koktu” diye. Bu Tarlabaşı da neyin nesiydi şimdi? Fakat nafile, ne olduğunu bir türlü çıkartamamıştım. Dönüşte yine aynı yolda ilerlerken aman Allah’ım yine aynı koku. Etrafı iyice inceledim, sokağın her yanına, sokak taşlarına, kaldırımlara, evlere baktım. Hani daracık küçücük de bir sokak Tarlabaşı’na benzer hiçbir şey göremedim. Etrafta ne nikelajcılar ve onların çıkardığı insanın tüylerini diken diken eden metal gıcırtısı sesleri, ne sokağın bir tarafındaki evden ötekine bir ray sistemiyle çekilen çamaşır ipleri ve o iplerde, yoldan geçen kamyonların tepesine değecek durumda yukarıdan aşağıya sallandırılan, çizgili ya da çiçekli çarşaflar, ne de sokağın karşılıklı iki tarafındaki komşuların “çamaşırı sen serecen, ben serecem”  kavgası. Evet, bunların hiç biri gerçekten de yoktu. Birden kepenkleri açık, sonradan imalathane olduğuna karar verdiğim garaj gibi bir yer çekti dikkatimi. Ve sonrasında buranın iyiden iyiye bir dondurma imalathanesi olduğuna karar verdim. Meğer gidiş yolunda imalathanenin önünde bir dondurma sevkiyat arabası dururmuş. O yüzden kokuyu almama rağmen işletmenin kendisini görememişim. Aldığım kokuya gelince, kaynamış süt, salep, şeker ve külah karışımı bir koku. İşte beni bir anda Amsterdam’ın merkezinden alıp İstanbul’un Tarlabaşı’sına götüren, içimi burkan, sevimli dörtlünün kokusu.

İşte bu dörtlü ne kadar sevimliyse, bu dörtlünün üretildiği bir işletmeye vaktiyle kıyısından köşesinden de olsa sahip olmak benim için o çocukluk yıllarında bir o kadar da hem sevimli hem sevimsizdi. Sevimli olması bedava olduğunu sandığım dondurmayı yiyebilmemdi. Bizi o dönemler işin ‘bedava dondurma yeme’ kısmı daha çok ilgilendiriyordu. Ya da öyle anlatılmıştı bize. Sandığım diyorum çünkü babamın o işletme için ne kadar para harcadığını, beş kuruş para bile almadan değişik dönemlerde aylarca orada çalıştığını bilmiyordum. Hatta bir ağustos sıcağında cebinde beş kuruş otobüs bileti parası olmadığı için Tarlabaşı’ndan Şehremini’ne kadar yürüyerek gelmek zorunda kaldığını ve nereden geldiğini anlayamadığım o yediğimiz sıra dayağının aslında, babamın kendince bir tür haksızlığa uğradığını düşünmesi ve beraberindeki öfke ve yorgunluktan geldiğini, bir kaç gün sonra babam yine çareyi Hollanda’ya dönmekte bulduğuna karar verip pılını pırtını toplayıp gidişinde öğrenecektim. Halbuki babam her defasında olduğu gibi aslında temelli dönmüştü İstanbul’a. Sevimsiz yanına gelince; Amsterdam’da yaşadığım yıllarda dondurma istediğimizde tatile gitmeden bir kaç ay önce başlanırdı “Türkiye’ye gidince bol bol yersiniz, sizin dedeniz dondurmacı, siz dondurmacısınız, yani orada koskoca bir dondurma imalathanesi dururken şimdi siz parayla bir tane dondurma mı alacaksınız” şeklindeki telkinler. Bir diğer sevimsizlik çocukluğumun önemli bir devrinin geçtiği İstanbul’da yaşadığım yıllarda hiçbir zaman sokakta, oyunun arasında diğer çocuklar yerken toza toprağa karışarak dondurma yeme zevkine erişememiş olmaktı. Bu kez de “Tarlabaşı’na gidince yersiniz” denirdi. Hani bütün imalathane bizimmiş (!) ya. Yok, daha neler? Allah var yemeye yedik tabii. Her hafta sonu Tarlabaşı’na gittiğimizde yemeklerden sonra sadece bir tane. Evet, itiraf etmeliyim kocamannn bir tane.

Dondurma verilmeden önce…

Soru: “Yemeğini yedin mi?

Ben: “Evet, yedim”.

Dondurma yedikten sonra: “Üzerine su iç. Suyu yavaş yavaş iç. Üç yudumda iç”

Suyu da içtikten sonra…

Soru: “Üzerine su içtin mi”?

Ben: “Evet”.

Soru: “Yavaş, yavaş içtin değil mi? Üç yudumda. Bak boğazını üşütme sakın”.

Eğer dondurma akşam üzeri veriliyorsa, verilirken: “bu kaçıncı dondurma bu gün? La havle ve la kuvvete… Allah verede boğazını üşütmeyesin. Hadi bakalım al bunu da” tarzı dövercesine söylenerek verilmesi yok muydu?… Bilmiyorum günde kaç kere yemek yiyorduk acaba? Hani yemeklerden sonra bir tane ya…

Boğazımı düşünenlerden Allah razı olsun. Amin. Keşke boğazım düşünüldüğü kadar ruhum ve psikolojim de düşünülseydi hiç fena olmazdı. Onun için de ayrıca duacı olurdum. Gerçekten!

Hatta bir keresinde dondurmayla ödüllendirilme bahanesine yarım saatin içinde Ayet el-Kürsî’yi ezberlemiştik. Çocukluk işte. Hani dükkân bizimdi ya, niye dondurma yemek için bir şeyler ezberlemiştim hiç anlamam hala. Yıllar sonra arkadaşlarımın Ayet el Kürsi’yi ezberlemek için kaç gün boyu uğraştıklarına şahit olduğumda hep imalattaki o mizansen geldi aklıma, düşünüp o günü hayırla yâd ettim. Hani köhne bir atölyede, öteden gelen dondurma makinesinin sesi eşliğinde, bir merdiven altında, babamla birlikte… Öyle Kuran, dua kitabi filan yok, babam okur biz tekrar ederiz, derken ezberlemişiz bile ve az sonra elimizde koccca bir külah dondurma. Hey gidi çocukluk günleri. Sonraları Tarlabaşı’nda yediğim o dondurmaların tadını hiçbir dondurma vermedi. Yıllar sonra bunu amcamın birine sorduğumda nihayet uzun zaman kafamı kurcalayan sorunun cevabını almıştım. Meğer bizimkilerin o yıllarda kullandığı salep hakiki salepmiş. Lezzet oradan gelirmiş.

Hani “hayatımın önemli yıllarının geçtiği İstanbul’da sokakta hiç dondurma yemediğimi” söylemiştim ya, işte bu durum Tarlabaşı için de geçerliydi. Orada da hiçbir zaman sokakta dondurma yemedim. Sokakta yersek başka çocukların canı çeker ve hak geçerdi. Çünkü o insanların dondurma alacak paraları yoktu. İnsanların canının çekmesine sebep olmak günah olurdu. Dondurma ya evde ayaklı dondurma kaselerinde köşeli dondurma kaşığıyla yenecek ya da imalathanede külahta yenecekti. Hatta daha sonraları Amsterdam’a yerleştiğimde bile sokakta dondurma yemeyi yıllarca ayıp saydım.

Bunun yanı sıra bir şey daha itiraf etmek isterim. Biz amcamlarla birlikte dondurma servisine çıkınca abimle ben triportörün arkasına oturur ve gidinceye kadar dondurma paslanmazlarının üzerindeki parşömen kâğıdını usulca kaldırıp her tenekeden dondurma parmaklardık. Çikolatalı, vişneli, çilekli, limonlu, sade. Allah ne verdiyse. J Sonra bir gün yakalandık. Ve amcam bize bunun günah olduğunu, hak geçtiğini, dondurmaları tartıp gramı gramına parasını aldıklarını, bizim parmaklamamızdan dolayı dondurmanın eksildiğini ve dolayısıyla haram olacağını söylemişti. Keşke hak geçme konusunda bize verilen nasihatler kadar büyükler de bu konuya duyarlı olabilseydi.* Tabii bir de işin hijyenle ilgili kısmı vardı. Onun için yediğimiz fırçaları hiç sormayın zaten. Biz söz vermiştik abimle, bir daha yapmicaktık. Sonra dayanamadık ve bir gün yine triportörün arkasında tır tır giderken “şu dondurmadan bir parmak alsak mı, almasak mı” diye düşündük. Derken almadık tabii, kararlıydık. Çok şükür, teslimatın yapılacağı adrese bir gram bile fire vermeden eksiksiz gelmiştik. Amcam bir tenekeyi içeri götürünce baktık ki mal elden gidiyor, ha geldi ha gelecek “o gelmeden bir parmak alsak… mı”? diye düşünürken dayanamadık ve birer parmak aldık. Yoksa abim atlatmıştı da ağızda kalan parmak sadece benimki miydi? Ve işte tam o an… Amcam ikinci bir tenekeyi almak için arabanın yanında belirmişti bile. Öyle bir ikilemdi ki, parmağımı ağzımdan çeksem bir türlü, çekmesem bir türlü. Yani o sağ elin işaret parmağı ağızda ne geziyor? Dolayısıyla çıkartmak lazımdı. Ama çıkartınca da bir aksiyon gerçekleşmiş olacak, yani parmak ağza neden girmişti ki, ağızdan niye çıkıyor? Yine anlayacaktı. ‘Fakat insan durup dururken parmağını ağzında da bekletmezdi, yoksa iyice anlaşılacaktı dondurma aşırdığım’, şeklinde zihnimden bin bir türlü düşünce geçerken o ağızdaki parmağın fark edilmesiyle bir ton azarı işitmem de bir olmuştu.

Daha sonra yatılı okul yıllarında o kocaman dondurma imalathanesinden elime geçen, evet, evet fiziksel olarak benim elime tutuşturulan sadece yengenim verdiği üç-beş şerbetli şeker çuvalıydı. İmalathane dağılmış mı, yok kârı mı paylaştırılıyormuş neyse… O şeker çuvalları da bizim hissemize düşenlermiş. Hani, hak hukuk var ya… hani insanlar da çok adaletli (!) ya… ondan ötürü.

Evet, deyim yerindeyse kelimenin tam anlamıyla bir dondurma kazanında büyüdüm. Ama yoo, hayır. Aramayın, dondurma tarifi yok bende. Bende var olan sadece dondurmalı hatıralar. :)

*Şükür ki babam bizi inanç noktasında eksiksiz yetiştirmiş. Bir inancım var: “Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay haline! Onlar insanlardan (bir şey) ölçüp aldıkları zaman, tam ölçerler. Fakat, kendileri onlara bir şey ölçüp, yahut tartıp verdikleri zaman eksik ölçüp tartarlar. Onlar, büyük bir gün; insanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün için diriltileceklerini sanmıyorlar mı? Hayır, günahkârların yazısı, muhakkak “Siccîn”dedir. “Siccîn”in ne olduğunu sen ne bileceksin. O, yazılmış bir kitaptır”. (Mutaffifîn:1-9)

Bir de tesellim var. Kuran’da Hz. Lokman’ın oğluna tavsiyelerinden bahseder: “Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük) bir hardal tanesi kadar küçük bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu senin karşına getirir. Hiç şüphesiz, Allah her şeyi en ince noktasına kadar bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Lokman: 16)