4 GÜN, 4 AŞAMA, 2 ADET FIRFIRLI ETEK


S&N eteklerini dikmeye bir süre önce karar vermiştim ancak öncesinde kesilmiş olan o kadar çok, şimdilerde proje diyorlar, proje :) vardı ki bir türlü S&N eteklerini kesememiştim.

Geçen gün akşam (bu geçen gün nereden baksanız bir kaç ay evvel) annemle bir kaç telefon konuşması da yapmama rağmen, sıkıntıdan patlarken bir hışımla kalkıp, tüm diğer projeleri :)  bir kenara bırakıp, iki adet etek kestim. Fırfır için kesilen kısmın genişliği eteğin üst kısmının iki katı olmalı. Ertesi gün yine iş sonrası yan dikişleri dikip fırfırları yaptım. Sonra lok çekilmesi gereken kısımları loklamak için küçük bir seyahate çıkardım onları. Son gün de fırfırları eteğe ekleyip annemin gençliğinden kalan, ya da konfeksiyonlardan artakalan, ya da benim döküntülerin arasında bulduğum kısaca elime her nereden geçtiklerini tam olarak bilemediğim, fakat bu üç alternatiften biri olma ihtimalinin kuvvetle muhtemel olduğu, uygun sutaşlarından ve fistolardan çektim.

Bu arada annemden gelen bir kavanoz sıcak mercimek çorbasını içmeyi de ihmal etmedim.

  1. Kesim,
  2. Yan dikişler, fırfırların yapımı, lastik kısım dikimi,
  3. Lok yapımı, fırfırların eteklere eklenmesi
  4. Sutaşı, fisto ve dantellerin çekimi.

Tabii bu dört aşamanın aralarında ya da sonrasında ütülemek gerektiğinde dikmekte olduğumuz parçaları ütülemeyi ihmal etmiyoruz.

ZÜMRA BEBEK

Hediyesi doğduğundan beri yemek masamın üzerinde paketlenmiş duruyordu. Nihayet o gün bu günmüş. Bir yemek blogu sahibi olarak Zümra bebeğe hoş geldin demeye elimiz boş gidemezdik. Ziyaretimiz bir iş gününe rast geldiği için yapımı kolay fakat çok lezzetli bir kekle hoş geldin demeyi düşünmüş daha önce de yayınladığım tencere keki hazırlamıştım.

Fakat nasip işte, ‘hiç kimse kimsenin kısmetini yemezmiş’ der annem hep. Son anda randevumuzun değişmiş olması ve tencere kekinin nasiplilerinin kaderde başkaları olması kelimenin tam anlamıyla kazanın vuku bulmasıydı.

Buraya kadar olan satırlar geçen yıl yazılmıştı. Şimdi durum farklı.

Artık tutunarak yürüyordu Zümra. Bebek şekerinin üzerindeki tarihi görünce bir yaşında olduğunu fark ettim. Geçtiğimiz yıl Zümra için bir albüm paketlemiştim ya, hani bir  türlü randevulaşamamıştık annesiyle. Nasip kısmet bir yıl sonrasındaymış meğer. Aklıma gelince birden akşam paketimi açtım ve uzun zamandır yapmak istediğim gibi artık kumaşlardan bir kılıf diktim albüme.

Daha önce kendime bu tarz bir şal yapmıştım.

 

Esin kaynağım ise babamın yıllardır eskiyen adres defterine yeni kılıflar dikmesiydi. Kılıfı albüme her geçirdiğimde tekrar çıkartıp unuttuğum bir şeyi ilave ederken tamamen bittiğinde gece saat 12.00’yi geçiyordu. Tam yatmıştım ki içine yazmak istediğim şiiri yazmadığımı hatırladım. Amaaan, dedim. Bir kez daha o paketi açmayacaktım. Hele bilgisayarı hiç açmayacaktım. Nasıl olsa internet bağlantıları vardır, gittiğimde yazardım… Ne Zübeyde yabancım, elimizde büyüdü ne de ben aman aman protokolcüyüm. İyi ki de bu albümü hazırlamıştım. Bir yaşında olmasına rağmen, odasında da tüm eşyaları A’dan Z’ye diziliyken, hala albümü yokmuş meğer bizim Zümra’nın. Çok isabetli bir hediye oldu.

Bu defa atıştırmalık olarak hazırladığım ise bir iki yıl daha geçseydi eğer neredeyse Zümra’nın yapıp bize ikram edeceği kısır. Pek yakında yayında.

 

MAVİ ŞAL

 

Bu şalı 2009 yılı kışında örmüştüm. O günlerde kalın şişim yoktu. Yünü pazardan bulmuş, şişleri sevgili H.G.’den ödünç almıştım. Önce bir telefon görüşmesi yapmış sonra da bisikletime atladığım gibi arkadaşımdan şal örmeyi öğrenmeye gitmiştim.

Daha sonra bilenler bilir püsküllerini de, annemle nereden çıktığını bilemediğimiz ve giderken uçakta birbirimize bakıp bakıp gülümsediğimiz sonrasında da ‘yiyecek ekmek içecek su, rızık kalkmış’ diye bağladığımız Afyon/Oruçoğlu’nun locasında kahvelerimizi yudumlarken yapmıştık. Püskülleri kesmek için makas mı? Yok canım makasımız filan yoktu. Makası otelin resepsiyonundan ödünç almıştık.

Bu arada bahar temizliğine başladığım hafta balkon temizliğimin içinde zikredebileceğim dolap perdesini nihayet gecen hafta dikebildim. Bu hafta da ancak yerine takabildim. Yine de gecikmiş sayılmam. Henüz sonbahara yeni girdik.

Baharda ektiğim karagözlerim çıkalı epey oldu. Hani annemlerin evini toplarken balkonda bulduğum paslı bir tava vardı ya, işte o paslı tava benim balkonumda cıvıl cıvıl karagözlerle dolu güzel bir saksı oldu.

ANAHTARLIK


Bunu Çeçenistan’da yaşayan manevi kızım Eset için yaptım. İlham kaynağım Lucy’nin keyifli, cıvıl cıvıl rengarenk web sitesinde yaptığı anahtarlık idi.

Sonra çok hoşuma gitti bir kaç tane daha yapmak için adım attım ancak dikiş makinem bozuldu. Şimdilik aynen böyle duruyorlar. Taban için vaktiyle döküntülerin arasında bulduğum pembe keçe kullandım. Geri kalan kısım evde bulduğum, vaktiyle ‘belki lazım olur’ diye bir kenara attığım ıvır zıvırdan oluşuyor. Hani sakla samanı gelir zamanı olgusu vardır ya… Bende zirve yapmış bir anlayış. :)

TATİL VE BAHAR TEMİZLİĞİ

Yıllık iznimden on günlük (hafta sonlarını hiç saymıyorum bile o sebepten on günlük) almama rağmen bu yıl tatile çıkmadım, çıkamadım. Onun yerine evde dip köşe bir bahar temizliği yaparak değerlendirdim tatilimi. Sahip olduğum tek pazartesi günü maandag  yaptım, hem de iki kez. Pek bir eğlendim. Aldıklarımdan bir tanesini anneme hediye etmek istedim. Paramı çar çur etmemen gerektiğini hatırlatıp  istemedi. Sadece bir Euro, çok para harcamadığımı söyledim yine istemedi. Say ki 250 gr kıyma yedim, o lazımmış kıymayı yiyip vitamin alacakmışım. Ama ben yarım kilo bonfile yemiş gibi mutlu ve enerjik olmuştum, yüzümde güller açmıştı. Babam sadece ‘afiyet olsun’ demekle yetindi. Nihayet annem aldığım bıçağı kabul etti. Sonra haftanın diğer günleri her gün bir çukur  yapıp çukurun tadını doya doya olmasa da çıkartabildiğim kadar çıkardım. Bir de geçtiğimiz pazar günü çukura kumaş pazarı kurulmuştu, kumaş pazarlarında aslında pek de öyle aman aman hem kaliteli ve dahi ucuz bir şey yoktur. Fakat madem kuruldu ziyaret edip bir hatırını almadan olmazdı.

Ön planda görülen fiyatlar nispeten ucuz olanları. İlan-ı fiyat edilmeyenlerin ederleri küçük rakamlarla üzerlerinde yazıyor. :)

De baas is gek” yani ‘patron deli’ymiş.

Bakın ne yazıyor. Opruiming=temizlik (yani toplama anlamında temizlik) adam dükkanında bir mıntıka temizliğine girişmiş anlaşılan. Ne var ne yok dökmüş pazara. Parçası beş Euro. Allah aşkına beş Euro’nun neresi ucuz? Dese ki iki parçası €5,- ve her bir parça da en azından 2,5 metre olsa hadi neyse dicem.

Geçtiğim gün diş doktorumda randevum vardı. Hal hatır sorunca tatilde olduğumu fakat tatile çıkmak yerine bir mıntıka temizliğine giriştiğimi söyleyince, ‘indirdiniz  mi tüm dolapları’ diye sordu. Yok, canım o kadar değil. Dolapları indirmeye fırsat kalmadan tatilimin son gününü de idrak ettim. Dolaplar da yazdan kışa geçiş temizliğine kalsın artık. Fakat ha taşındım ha taşınacağım derken, malum kollarım da hassas olunca, dört beş yıldır yıkayamadığım perdelerimi ve tüllerimi bir güzel yıkadım. (Bunu İstanbul’da yaşayan bir arkadaşıma telefon konuşması esnasında anlatınca hayretini hiç gizlemedi. Ne??? Dört beş yıl mı dedin? Evet, canım dört beş yıl. Normalde her yıl yıkardım. Her yıl mı? Evet, niye ki? Normalde perdeler ve tüller yılda iki kez yıkanırmış. Bazı titiz olan hanımlar her ay bile yıkarmış, karar ise iki ayda bir yıkamakmış. Yok, daha neler. Yahu bu İstanbullu hanımların başka işi gücü yok mu? Hem bizden sonra gelecek bir nesil var, nereye gidiyor o kadar sabunlu su?) Perdelerim o kadar kirliydiler ki makinede kiriyle pişmemeleri için önce ıslatmak durumunda kaldım. Perdelerimi ıslattığım sodalı su ile de bir güzel balkonlarımı yıkadım. Böylelikle kışın tüm kiri pası da gitti, her iki balkonum da misler gibi oldu. Allah’dan iznimi almamla birlikte neredeyse tüm tatilim boyunca yağmur yağdı da rahatça balkonumu yıkayıp serin serin perdelerimi ütüledim. Kendimi yormadan tabii tüm bunlar. ‘Aralarda’ dikiş bile diktim. Bu araların neden tırnak içinde yazıldığını bazı arkadaşlar şıp diye anlamışlardır eminin. O nisan ve mayıs sıcakları haziranda da olsaydı ütü beni hayli yorardı.

Ara ara mutfağa girdiğim de oldu tabii. Fakat ortada kayda değer bir şey olmadığından şimdilik bir tarif yok. Sanırım daha çok deneyim kazandım.

Dikiş makinemin örtüsünü, her ne kadar babam ‘artık kaldır şu örtüyü, dikiş makinesinde örtü olmaz’ dediyse bile, ben buranın bir ev olduğunu sanayi olmadığını hatırlatarak, yıkayıp ütülerken, ütü masamın hem örtüsünü hem de altlığını yenilemeyi ihmal etmedim.

Altmış kapıya yetmiş değnek çalarak dolaştım. Yine dayanamayıp pek kaliteli ve pek uygun fiyata güzel güzel kumaşlar aldım. Tatile çıkamamıştım ama o kumaşları katlayıp yerleştirirken ve bazılarını dikerken adeta dünya turu attım. Kim bilir onların pamuğu kimler tararından hangi ülkede toplanmış, nerede işlenmiş, nerede dizayn edilip, kumaş olarak dokunmuş, boyası nerede hazırlanmış, desenleri nasıl çizilmiş ve benim elime kaç el değiştirdikten sonra geçmişti? Kesilmiş olanları dikmeden hiç bir şey kesmicek ortalığı daha fazla dağıtmayacaktım, söz vermiştim kendime, fakat gelin görün ki sözümü tutamadım. Bir kaç lastikli yazlık etek diktim. Önce bir tane ile başlamıştım, sonra şunu filana, bunu da filana derken bir kaç tane daha kesip diktim. Bu arada bir yıldır bekleyen pantolonlarımı nihayet kısaltabildim. Düğme dikilmesi gereken tuniklerimin düğmelerini diktim. Bir kaç dolap da yerleştirmedim değil hani. Örneğin en başta kaşıklığımı yerleştirdim. Hatta annemlerin kaşıklığını bile yerleştirdim. Atılacakları atıp tutulacakları tuttum.

 

Annem bu şala yıllar evvel başlamış, şimdi bitirdi.

Annemlerde bir kaç köşe bucak karıştırıp artık parçaları buldum. (Hatta annemin yarım kalmış dantellerini ve örgülerini bulup eline tutuşturuverdim. Bir tanesini annem hemen yapıp bitirdi bile. Geçtiğimiz yıl da yine annemin artık yünlerini bulup değişik bir şekilde ördürmüştüm ona. Aslına bakarsanız ben örgüden pek anlamam ama güzel anlatırım vesselam). Bu parçaların nispeten büyük olanları ile bir arkadaşımın kızlarına çok şirin etekler diktim. Diktiğim bu eteklere yine annemlerde bulduğum uygun fistolardan ve sutaşlarından çekmeyi de unutmadım. Küçük olanları ile de kırk yama dikmek için ilk adımı attım.

 

Hep böyle üçgenler yapmak istemişimdir. En küçük ama birazca da uzun olanları saç örgüsü gibi örüp balkon kapılarıma bağcık olarak diktim. Kafamın içi bayağı rahatladı. Köpüklü köpüklü dişlerimi fırçalamış gibi hissettim zihnimi.

Sonrasında balkonumu da temizlemiştim ya, geç olmakla birlikte karagözlerimi de bu vesile ile ektim. Hafiften çıkmaya başladılar. Daha sonra çukurdaki çiçekçide 1,5 Euro’ya kiraz-domates buldum. Ne zaman oradan bir buçuğu görüp bir şey alsam kasada iki buçuk oluyor diye emin olmak için elemanı çağırıp ‘bunlar bir buçuk mu?’ diye teyit ettirdim. Gerçekten de öyleymiş. İki tane domates aldım. Biri bana diğeri anneme.
“Bir kilo domates fiyatına, akar yoook, kokar yok, artık her yıl yeriz” dedim anneme. Yoksa o her yıl yenen çilek miydi? Annemle güldük. Domates bir yıllık olur, o her yıl yeniden çıkan tabii ki de çilekti. Olsun biz de çekirdeklerini kurutur seneye yeniden ekeriz. “Bak işte o olur” dedi bizim hanım. Yoksa pahalı mı almıştım? Neyse ki pahalı sayılmazlarmış.

Bir de bir arkadaşımın daveti üzerine ufak çaplı, yani tek kişilik, bir balık ziyafetine icabet ettim.

Pazartesi itibariyle bismillah diyerek işimin başına geçtim. Oh çok özlemişim. Biraz da oraya el atmak lazım. Bilgisayarımın klavyesinden başladım. :)