İFTAR BÖYLE DE OLABİLİR, HATTA BELKİ DE OLMALI


Bu gün ramazanın 22. günü…  ilk defa yatsı namazının farzına yetiştim. :)  Hemi de ilk rekattan henüz rükuya gitmemişlerken…. Fatih camiinin jet imamı eksik olmasın. Fakat ertesi gün gelin görün ki yine kaldığım yerden devam edecektim.  Camiye girdiğimde hanımların sessiz sakin oturduklarını görünce heyecanla sordum acaba farzı mı bekliyorlardı? Son sünneti kılmışlar. Yine yatsı namazını kendim teravihi cemaatle kılacağım bir ramazan gecesi.  Neyse buna da şükür.

Derken Mireille beni iftara davet eder. Bir iştah bir namaz  eteği dikerim işten gelince, çam sakızı çoban armağanı. Bir kaç sokak ötede olmama rağmen, her nasılsa iftar saatine zor yetişirim. Ne iştir ki masada hiç bir şey yoktur henüz,  ya da fazla bir şey yoktur. :) önce çay ve limonlu su içeriz, bu arada pek çok çeşit hurma vardır masanın üzerinde. Ben fotoğraf çekmeye başlayınca Erdoğan bey  “bana hiç bir şey vermediler aç kaldım diye mi yazacaksın?” der,  yine de ortada henüz bir aksiyon yoktur. :)  Derken  cemaatle akşam namazını kılarız, peşinden gıyabi cenaze namazı kılıp yine onun peşinden evvabin kılarız… peşinden tespih çekip dua devşiririz. Bu arada siz deyin 10:30 ben deyim 11:00 olmuştur saat. Sonra bey efendinin yaptığı nefis çorba ve hanım efendinin hazırladığı pilav, tavuğu hangisi yapmıştı gerçekten hatırlayamadım, ile bir günü daha deviririz. Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin. Amin.

Böyle sanki daha mı rahat kıldık namazımızı, sanki daha mı rahat etti midemiz ne? Evet, evet kesinlikle öyle. Zaten ben de evde kendim iftar yaparken önce meyve yiyip kendimi tutabilirsem eğer bir namaz arası vermeye çalışıyordum.  :)  Buna gerçekten çalıştım… her defasında başarılı olmadıysam bile. :)

SC ‘de İFTAR

Mesai arkadaşlarımdan SC bir zarif iftar davetinde bulunur. Hem davetine icabet etmek hem de yeni evine hayırlı olsun demek üzere kızlarla toplanalım deriz. Ne var ki sokak rehberinden adrese bakmama rağmen, ‘aman bana çok yakınmış, nasıl olsa bildiğim bir mahalle’ diyerek rehberi yanıma almayınca olanlar olur. İftar sonrası dönerken fark ettim, aslında tam da kapının önüne kadar gelmişken geri dönünce her şey bir birine karışmış.

Sokak lambalarının birer birer yandığını görüp buna karşın adres soracak kimsecikleri bulamayınca pencere önlerindeki insanlardan medet umdum (bunu yaptığıma inanamıyorum). Gelin görün ki insancıklar “buralarda bir yerlerde, ama nerede” deyip deyip durur, bir türlü adresi tarif edemezler. İlerlerken evinin önünde bir şeylerle meşgul olan bir hanım görür heyecanla hedefe atlar maruzatımı bildiririm. Hanım “ben bir sokak rehberi alıp gelim” der ve diz üstü bilgisayarını kaptığı gibi koşa koşa yanıma gelir. Ancak bu kez de pc çekmez, tekrar evinin önüne doğru ilerleriz. Ben sokak lambasını gösterip, iftara davetli olduğumu, güneşin batmasına rağmen hala sokaklarda olduğumu söylerim. Sanırım iftar kelimesi artık Hollanda’da çok bilinen bir kelime ki hanım bana ‘o da ne ki?’ şeklinde karşılık vermez. Hatta, ‘gelin bari bizde yiyin dicem ama…’ der ve zaten iki adım ötedeki adresi şıp diye bulup bana tarif eder, bir de hadi afiyet olsun diyerek beni tebessümle uğurlar.

 

Bu arada bizim kızlar çoktan başlamışlardır, SC’in hazırladığı Türk ve Hollanda mutfağının leziz tatlarından atıştırmaya. Arkadaşımız bir değişiklik yapmış ve pilavı arpa şehriyeden pişirmiş. Uzun süre birbirimize sorduk durduk ‘arpa şehriyenin Hollandacası ne ola ki?’. Ben derim ‘vermicelli’ SC der ‘hayır o tel şehriye’. Arpa gerst olduğuna göre hadi o da gerst vermicelli olsun. :) Az evvel google translate’e sordum, orzo arpa şehriye demekmiş. Fakat kelime bana bir  garip geldi. Google görsellerden teyit etmeden yazmak istemedim buraya. İlk defa duydum ne yalan söyleyim. Artık eminim, bilenler bilmeyenlere söylesin, orzo arpa şehriye demekmiiiiş. :) Bu arada kayınvalidesinin hazırladığı ve hatta yemekten sonra kalanından tüm kızlara paketlenen sarmayı unutmamak lazım. Pembe olan tatlıyı Surinamlı bir arkadaşımız getirmişti. Agar agarla yapılmış bir tatlı.

Kızımızın cici mutfağında kullanabileceğini düşünerek diktiğim önlüklerden bir tane hediye etmek istedim. Bir de çiçek ekmiştim. Fakat hengameden ikisinin fotoğrafı da maalesef yok. Çay kahve faslının fotoğrafları da yok. Tatlı ve yemek tabağından bir de masadan birer adet fotoğraf çekebildiğime şükrediyorum.

Allah güle güle oturmak nasip etsin. Biz günün batmasıyla arkadaşımızın sofrasında hem de ziyadesiyle doyduk, hacı sofraları olsun. Allah kimseyi aç koymasın. Amin!

RH İLE İFTAR


Biliyorum biraz geç oldu ama, olsun siz artık alıştınız benim sonradan sonradan yazmama…  Bu arada bilmem fark edenler var mı? NL  versiyon burası ile neredeyse başa baş gidiyor. Hadi hayırlısı…

“Sahi bir akşam iş çıkışı RH bana gelsin, sen çocukları al git, hem tekrar alman da gerekmez akşam bende kalır sabah da herkes işine gider” dediğimde M. bey ‘Watttttt?’ diyerek nara atarcasına bir karşılık vermişti. Aman erkekliğe halal gelmesin. Yedi düvel biliyor ki bu bey çocukları eğlendirmenin ve parkta oynatmanın yanı sıra, yemeklerini yapıp yediriyor, bulaşıkları yıkıyor (yoksa bulaşıklar makinede mi yıkanıyordu?… neyse), çamaşırları makinede yıkattırıp, ütülerini de kendisi yapıyor. Dört oğlan ama dördü de babacı. Çünkü kendisinin de ifadesiyle her bir şeyleri babada.

 

Daha bir kaç ay evvel söylediğimin dua yerine geçmiş olabileceğini nasıl bilebilirdim ki? Geçtiğimiz gün civardaki bir randevumdan sonra RH’a da şöyle bir uğramıştım. Eşinin çocukların hepsini alıp Türkiye’ye gittiğini kendisinin de üç hafta daha çalıştıktan sonra onlara katılacağını anlatınca şaşırdım desem… Hani şaşkın şaşkın ‘kardeşim sen ne diyorsun’ edasıyla bana bir ‘Watttttt?’ çekmişti ya. ‘Aman sen bakma ona, çocuklara zaten o bakıyor hep’ dedi bizim kız. Öyleyse ne duruyorsun, birlikte iftar yapalım diyerek ajandamı açtım. Hemen ertesi gün için randevulaştık. İftar saat 21:30 sularında olduğuna göre saat tam 17:00’da işten çıkarsam bir iftariyelik hazırlayabilirdim nasıl olsa. Fakat gelin görün ki Allah bizim için başka bir gün ayarlamıştı.

 

Bugün Ramazan ayının 17. günü. 2012 yılında ilk defa birisiyle iftar yapıyorum. Geçen aldığım iki patlıcanı kızartıp, bir de keşkül yapıp dolaba göndermiştim zaten. Bu gün de ‘kasaptan aldığım 250 gramlık kuşbaşı etle bir güzel patlıcan kebabı yaptım’ demeyi çok isterdim. Kasap bey yine şaşkın bir ifadeyle “250 gram kuşbaşı mı?” şeklinde beni teyit etti. Yoksa o 150 gram mı anlamıştı? Her neyse, arkadaşıma telefonda kendisine ceza verdiğimi yemekleri ona yaptıracağımı ne kadar erken gelirse karnının o kadar iyi doyacağını söyledim.

Patlıcan kebabının yanına bir de bulgur pilavı, salata ve sohbet. Çorba mı? O da ne? :)  Onun yerine arkadaşıma şeker pare yaptırdım. Tüm gece bizim, ertesi gün nasıl çalışcam bilmiyorum.

BİR GEZGİN NASIL KARŞILANIR?

Amsterdam ve civarında nasıl ve nereler gezilir?

Gelmeden önce mailleşiyoruz. Milano’dan, Frankfurt’a geçeceğini oradan Belçika’ya geçip Brüksel üzerinden Amsterdam’a geleceğini yazıyor. Daha sonra Brüksel’den geleceği trenin tam tarihini ve saatini emailliyor bana. Nasıl buluşacağımızı anlaşmaya çalışıyoruz. Adresimi verdikten sonra diyorum ki X tramvayına bin, Y durağında in, Z şeklinde yürü; işte orada yaşıyorum ben. Anneme bunları anlatınca kadıncağız kulaklarına inanamıyor, “hiç misafir öyle karşılanır mıymış” sanırım. Eh, ben hep gidiyorum ya İstanbul’a kimse beni karşılamıyor hava alanlarında istasyonlarda bandoyla, orkestrayla… Neyse, dayanamayıp bisikletime atladığım gibi merkez istasyondayım (Centraal Station). Yetkili bir kişi bulup Brüksel’den hareket eden trenin hangi peronda duracağını öğrenip koşa koşa perona çıkıyorum ve nihayet 14.09’da yaklaşan trenin penceresinden sırtında bir koca çanta elinde salladığı beyaz mendiliyle bizim hanım görünüyor. Kartı eline tutuşturup tramvaya bindiriyor kendisine ayrı, kondüktöre de ayrı tembihliyorum ineceği durağı ve tekrar atlıyorum bisikletime. O tıngır mıngır tramvayla gelirken ben alış veriş yaparak püsükletimle geliyorum, yaşasın özgürlük! :)

 

Şu sol tarafta gördüğünüz Yeşim’in Belçika’dan benim için aldığı çikolata. İçinde katkı maddesi olmadığı için belli bir sürede tüketilmesi gerekiyor fakat lezzet muhteşemdi. Hani şu sizin nü ile başlayan a ile biten ekmeğe sürdüğünüz çikolatanız var ya, işte o bunun yanından bile geçemez. Sağ taraftaki çayı herkes biliyor zaten, benim favori çayım.

Yeşim’e bunu tavsiye ettim. Ablasının sözünü tuttu ve kazandı. Ekmeğini hazırlayıp bir kere ısırınca hmmmmmmmm hmm dedi. :)

Ertesi gün hanımın daha önce Londra’da iken tanıştığı bir Hollandalı arkadaşı ile randevusu vardır. Merkezde onunla gezip, ‘kızın evine’ giderler. Sonra da Debby ile birlikte beş çayına bana gelirler. Hangi kızın evi olduğunu soruyorum. “Hani bir kızın evi var ya işte oraya gittik” diyor. Biraz düşündükten sonra “ha sen Anna Frank Huis diyorsun” diyerek şaşkınlığımı ifade ediyorum; tanımlama çok yaratıcı: kızın evi! :)  Anna Frank Huis’e yıllar evvel, yani çocukken, okulla gitmiş ve hiçbir şey anlamamıştım. Bizim gezgin pek bir etkilenmiş görünüyordu. Oraya para verip girinceye kadar bari Begijnhof’a gitselermiş, bedava nasıl olsa. Hiç duymamış, Debby de hiç duymamış. Olmayan gezi programımıza Begijnhof’u da alıyorum. Bu arada başta ailem olmak üzere karşılaştığımız herkese soruyoruz:

-Kızın evine gitmişler…

-Debby Amsterdam’da mı yaşıyor?

-Hayır, kızın evine gitmişler…

-????

-Merkezde ‘bir kızın’ evi var…

-?????

-Hani merkezde…

-?????

-Hani, turistik bir mekan… Bir ev var, merkezde, hani bir kız varmış içinde… Vaktiyle, yazıyormuş filan…

-Haaaaa, siz Anna Frank huis diyorsunuz.

Hahahahahahahahaha

Hele şükür en sonunda herkes bildi. Ama en önce benim annem bildi. :)

Üçüncü gün hedefimiz Zaanse Schans’a gitmek. Bütün bir akşam Debby ile birlikte Zaanse Schans’dan da bahsediyoruz. O da hiç gitmemiş. Bizimki bir türlü telaffuz edemez. Diyorum ki ‘bir kere doğru düzgün söylersen gitcez, yoksa artiküle dahi edemediğin yere hiç gitmeyelim’. :)  Bakıyor ki hamamda deli var azami gayret gösteriyor. Bu arada Hollandalı Debby de Hollanda’ya ait bayağı bir turistik mekan öğreniyor.

Evden çıkıp çukur pazardan salınarak geçiyor ve yürüyerek Station Sloterdijk’e ulaşıyoruz. Sloterdijk’e vardığımızda sudan çıkmış şaşkın ördek gibi kala kalıyorum. Her yer değişmiş, sanırım uzun yıllar hiç uğramamışım. İstasyona nereden girip nereden çıkacağımı bile anlayamıyorum. Kısa sürede şaşkınlığımı üzerimden atıp biletimizi alıyoruz yaklaşık 10 dakikalık bir tren yolculuğundan sonra Koog-Zaandijk İstasyonunda inip Zaanse Schans’a doğru yürüyoruz.

İki dakika sonra oradayız. O kimselerin beğenmediği Zaanse Schans’da tam 5 saat geziyor ve bitiremiyoruz bile, hava kararıyor. Örneğin köyün kendisini gezme, Belediye binasına gitme imkanımız olmuyor. Yorgun bitkin atıyoruz kendimizi Amsterdam’a. Akşam yemeğimizi annemlerde yiyip çay için Erdoğan ve Mirella’ya geçiyoruz. Bizim hanım Mirella ablasının evinde pek bir eğleniyor. Sanıyorum yerde oturmayı özlemiş.

 

Dördüncü gün Begijnhof’u gezip akşam Leyla’ya geçiyoruz. Yemekleri Tahir Bey hazırlamış. Tahir beyin şekil konusunda biraz çalışması gerektiğini söyleyince şekilcilikle suçlanıyorum, hem de misafirim tarafından. Benim misafirim beni suçluyor, şaka gibi. İnanamıyorum buna, ne kadar da anlaşılamıyorum, ne kadar da yalnız bir insanım. :( Oysa ben iyi niyetli olduğum için herkesin iyilikler içinde olması tek düşüncem; birilerinin arkasından konuşmaktansa doğrudan ve doğruca insanların yüzüne söylemek. Neyse…

Yemekten sonra Yeşim Leyla ablasına aldığı çikolatadan bahsedince  Tahir karşılık veriyor:

-Bizim çocuklar çikolatayı hiç sevmezler…

O çocuklardaki yüz ifadesini bir görmeliydiniz. Ben paketi veriyorum ama o ne açış, Meryemce ve Noralia’nın paketi açmaları iki saniye sürmüyor. Kızlarımız çok zarif tabii önce bize ikram ediyorlar.

Ev tam bir curcuna. Leyla ablasının karman çorman evi bizim hanımın pek bir hoşuna gider. “Burada mekanlar çok küçük, minimalist bir yaşam tarzı var” der. (tam olarak cümle bu şekilde kurulmamış olabilir, fakat bu kelimeler vardı cümlede). Geçenlerde Leyla ile telefonda konuşuyorum, evi 2,5 metre bahçeye doğru çıkartacaklarmış. Yeşimcim ev büyüyor duyurulur. (Hatta şimdilerde büyüdü bile).


Beş günde mutfağımın geldiği hale ben bile inanamıyorum. Bu arada sakin sakin Yeşim Hanım “abla bu mutfak dolabın niye bu kadar dağınık” demesin mi? Ama bu daha bi şey değil. Gitmeden bana ne söylese beğenirsiniz?

-Bir de yemek blogu yazarısın, geldiğimden beri ilk akşam hariç hiç yemek yapmadın.

-Yeşimcim, yaptım ya, hem beş çayı bile hazırladım, hamur yoğurdum paskalya çöreği yaptım. Hazır yufkayla da olsa lumpia hazırladım…

-O sayılmaz, o çay sofrası idi.

-Yeşimcim, o kadar davete gittik, yapma etme, evde değildik ki.

-Yok, yani bir yemek blogu yazarı olarak yani yemek derken örneğin bir hünkârbeğendi, ne bilim bir patlıcan oturtması… Sadece ilk gün yemek yaptın.

-Yok, canım ben ilk gün de yemek yapmadım, hazır almıştım tavuğu. Grrrrr…. Ben sana şu durumda yemek olarak sadece pilav yaptım ama o da zaten yemekten sayılmaz. Pilav pilavdır. Salata desen onu da makineden geçirmiştim.

-…

Beşinci gün kahvaltıdan sonra yürüyerek Rembrandt parkın içinden geçip Ten Cate pazarını dolaşarak, kör tramvay yolundan anarşistleri ziyaret edip mahalle bahçesini dolaşarak bir tramvaya atlayıp Farmers market dediğimiz çiftçi pazarına gidiyoruz. Oranın devamındaki bitpazarını dolaşıp bir arka sokaktaki cumartesi pazarını da dolaşarak kanal kenarından salına salına ve fotoğraf çeke çeke dam meydanına kadar yürüyüp yine bir tramvaya atlayıp evcağızımıza geliyoruz. Bu arada hava çoktan kararmıştı.

Bu yazıyı yayınladıktan bir kaç gün sonra fark ettim: ilk gün kahvaltı sofrasında ekmeği sepete koymuşken sonraki günler poşetinden çıkartmamışım bile. :) :)

Ben Cumartesi pazarından uzun zamandır arayıp da bulamadığım tüm pazarcıların ağız birliği etmişçesine ‘onlar artık piyasadan kalktı’ dediği naftalin aldım. Meğer naftalin insan sağlığına zararlı olduğu için Hollanda’da satışı yasaklanmış. Ama bir şekilde hala satanlar varmış. Cüzdanımı sırt çantamdan çıkartıncaya kadar naftalinlerin parasını Yeşim öder. Aslında ben bu fikri tuttum. Paranız sırt çantanızdadır… Sırt çantasını bir türlü çıkartamıyorsunuzdur… Yanınızdaki biraz tez canlıdır. Öder ve geçer gidersiniz. Bu güzel bakın.

 

Yeşim’in anneme ve Zehra’ya hediyesi.

Yine atılacakları atıp tutulacakları tuttuktan sonra akşam yemeğine anneme geçiyoruz. Ama ne geçiş, Zehra’nın bir programı vardır bizimle kısacık da olsa ilgilendikten sonra o gider. On dakika sonra annem de bir davete gider. Onu tamamen unutmuştum. Faslı komşusunun ‘hoş geldin bebek’ tarzı bir kutlaması vardır. Sanıyorum Faslılarda adet bu. Ne kadar iletişimsiz bir aileyiz Aman Allah’ım. Annişim bize yine çok şirin bir sofra hazırlar.

Bizi sofraya oturtup kendisi gider. Biz yemeğimizi yiyip laflarken annemden bir  telefon, bir restoranda olduklarını bizi de beklediklerini söyler. Biz de kalkıp gideriz ama o ayrı bir yazı konusu. Gitmeden önce Yeşim Rıza abisinin gelip gelmediğini sorar, n’olacaksa? Nemi olacak Rıza abisi geldiyse ondan kendisine kahve yapmasını isteyecekmiş. Gidip kapısını tıklatır maruzatımızı ‘Bu yüzsüz kız senden kahve yapmanı isteyecekmiş’ şeklinde güzel bir ifadeyle iletirim.

-Neden yüzsüz, bak kızın ne güzel yüzü var, diyerek abisi onu şımartmadan edemez ve kalkıp kahvesini hazırlar. Hanım kahvesini içtikten sonra düşeriz yine yollara. Bu kez Arabia’da muhteşem bir ziyafet bizi beklemektedir.

 

Evimize geldiğimizde saat 00.30’u çoktan geçmişti. Buna rağmen ertesi gün yapmak istediklerimizi konuşmaya çalıştıysak da pek başarı sağladığımız söylenemez.

Altıncı gün benim pilim tamamen bitmiş olduğu, toplu taşımacılık da grevde olduğundan evde kalmayı yeğleriz. Derken yine annemden bir telefon. Arkadaşları Zehra’ya sürpriz bir doğum günü kutlaması hazırlarlar. Saat tam beşte orada olunacaktır… Baş rolde kül kedisi, gitmezsek olmaz. Oradan akşam oturması için Rıza bizi sevgili Hatice’ye bırakır. Bizim hanım Hatice ablasını pek bir sever. Bu arada bir dip not düşmek istiyorum gittiğimiz bu üç farklı akşam oturmalarında hane sakinlerinin yapıları birbirlerinden tamamen farklıdır. Evlerin tarzlarından hiç bahsetmiyorum bile. Birbirleriyle ortak oldukları tek nokta benim arkadaşım olmalarıdır. Evler ve dekorasyon aslında benim bilgisayarımda ayrı bir başlık altında bir dosyada mevcut. Fakat eğer bir gün ev hakkında yazacak ve görüntü yayınlayacaksam bu öncelikle annemin evi olacaktır. :)

Evden çıkmadan, esmerim eşliğinde, içtiğimiz son kahve…

…ve son ikramlık. Annemin sabahın köründe yapıp ayak üstü kapışmamız için Havalimanına getirdiği elmalı kek. Yolcu gönderecekler için bir örnek teşkil eder mi bilmiyorum.

Bunlar Yeşim’in Amsterdam’dan silip süpürdükleri.

Ha, söylemeden geçemeyeceğim, bir de İstanbul ağzı var… Gerek İstanbul’a gittiğimde gerekse arkadaşlarım gidip geldiklerinde pek sık duyduğum dört laf: umarım, yani, hayret bi şey… ‘olay’ gibi kelimelerdi. Bu kelimelerden bir tanesiyle örnek verecek olursak şöyle diyelim: tam yemek olayı bittikten sonra misafir olayı başladı. Yani güzel Türkçemizle ifade etmemiz gerekirse şöyle söyleyebiliriz: ‘tam yemeğimizi yemiştik ki misafir geldi’.

Bunlara bu gün itibariyle yenileri eklendi:

Acitasyon yani duygu sömürüsü

Anladın mı?

Okey…

Ben Yeşimle çok eğlendim. Allah herkese böyle eğlenceli misafirler versin. Amin.

TEMBELLİK DEĞİL AKSİYON


Hem ne aksiyon! :)

Bir süredir bloğumu güncelleyemiyorum ama, boş durduğumu kimse düşünmedi zaten. (?!) Başıma, daha doğrusu bloğumun başına neler gelmedi ki. İşlerin yoğunluğundan vaktiyle yayınlamak istediğimde yazılar olgunlaşmamış, diğer taraftan bulutlu havalarda ilkel şartlarda çektiğim fotoğraflar iyi çıkmamıştı. Derken geçtiğimiz yıl yazdığım bir yazıyı eski tarihle yayınlayınca olanlar oldu. Hani zaten de bilgisayarımın tadı tuzu yoktu ya, bloğumun NL versiyonu çevirim içi olmasına rağmen TR versiyonu birden çöküverdi. Ne olduğunu bile anlamadım önceleri. Sonra bilgisayarım cartayı çekti. Elinden şekeri alınmış çocuğa döndüm adeta. Bununla da kalmadım tabii… Gecenin bir vakti sipariş verdiğim şirketin birine kardeşime yazdığım bir emaili göndermeyi de becerdim. Tam da yeni bilgisayarımın geldiğine sevinmekle eskisinden ayrılmanın üzüntüsü arasındaki ikilemden kurtulmaya çalışırken bu kez internet bağlantım kopmasın mı? Elimde telefon, ahizenin bir ucunda internet şirketi, diğer telefonda ahizenin öte tarafında kardeşim… Teknoloji özürlü olmanın çilesi bu. Çile deyince aklıma geldi birden, siz “çile”nin Farsça kırk anlamına gelen çil kelimesinden türediğini biliyor muydunuz? Zaman içinde banka kodumu da blok ettirmeyi başardım. Yenisini alıncaya kadar akla karayı seçtim desem??? Tüm bu becerdiklerim için kendime, kah ağlayıp kah gülerek, kocaman kocaman aferinler verdim.

Bu arada her zamanki gibi altmış kapıya yetmiş değnek vurarak dolaştım. Evden işe, işten eve. :) Ben özellikle tarif yayınlamak istiyorum ya hani… Hani bloğumun temel olarak kuruluş amacı geyik değil ya… Sözün özü hani bu tarif bazlı yazıların bulunacağı bir platform ya… İşte bu sebepten güncelleyemedim, yoksa boş durduğumdan tabiiki de  değil. :)

Tüm bunlar olurken can sıkıntısıyla Leyla’yı ararım bir gün. Telefonda garip bir sinyal sesi. Derken hanımı Amsterdam’da bir pazarda dolaşıyorken bulurum. “Bekle geliyorum”muş. Yok daha neler. Bir kıymetli cumartesim var zaten, onu da evde birilerini beklemek için harcayamazdım. “Çukurda* buluşalım” der. Yok daha neler, stres olma limitimi doldurmuştum. Derken “15 dakikaya kadar sendeyim birlikte çukur dolaşalım” der. Nasıl olur gerçekten bilmiyorum, bu teklifi kabul eder etmez kendimi mutfağa atıp daha önce hanımın bana hediye ettiği kelepçeli kek kalıbımla yarım ölçü esmerim yaparım. Sözde önce çukur dolaşacak sonra bende esmerim eşliğinde kahve içecektik. Çukurumuzu -hanım her alış veriş yaptığı pazarcıya laf ata ata- dolaştıktan sonra ani bir karar değişikliği ile kekimizi alıp tekrar yollara düşeriz. Hem böylece çocukları da görmüş oldum. Her zamanki gibi Leyla’nın kaldığı ev uçmakta, acaba ben böyle uçuk bir fotoğraf yayınlasam bir sonraki gittiğimde ev derli toplu olur mu ki? Neyse ki bu kez Anneriek’in bacaklı fotoğrafı duvardan kaldırılmış. Buna da şükür. Ha bu arada, benim gölgeme, Leyla 155 Euro’luk bir çizmeyi 30 Euro’ya aldı çukurdan. Hayırlı bir de iş yapmaya karar verdik. Arabada giderken ben yapmak istediklerimi kelimenin tam anlamıyla ağlaya sızlaya anlatır ve tereddütlerimden bahsederken hanımın ağzından bal damlar. Her zamanki iştah ve enerjisiyle beni gaza getirip bir projenin içine atar ki sormayın. O günden beri ver ha hazırlık içerisindeyim.

Neyse, Leyla’da suda çözülen kahve eşliğinde kaymaklı kekimizi ikişer dilim yeriz. Ne zaman bu hanımın evinde filtreli kahve bulacağım bilmiyorum. Büyüklere iki dilim, çocuklara bir dilim kek. Bu afacanlar bir dilim kekle yetinirler mi dersiniz? :)

Bu arada kekimizi yerken Tahir bey beni işten bile çıkartıp bir anda catering firması sahibi yapar. :) :) Allah söyletti herhalde.

 *Bakın burası önemli. Hanım taaa Rotterdam’lardan kalkıp Amsterdam’a gelmiş çukur senin saturday market benim salına salına dolaşıyor.