OMAR MUNIE FLAGSHIP STORE, DEN HAAG MÜZE GÜNÜ ve daha bir çoğu

 

Eylül hüzünlüdür, sonbaharın habercisidir de ondan mıdır, yoksa dünyaya geldiğim aydır da ondan mıdır bilemedim, ama bir hüznü vardır eylül’ün. Ölümü mü hatırlatır, ondan mı hüzünlüdür? Aslında her bir ölüm yeni bir hayattır; her bir ölüm bir başka dirilişin habercisi. Yoksa benim için bir doğuşu hatırlatır da onun için mi hüzünlüdür? Neyse, içinden çıkamadım.

 

Çanta meraklıları Omar’ı tanırlar, hani şu dünyaca ünlü çanta tasarımcısı, Somali asıllı Hollandalı çocuk. Hani şu Allah’ın ‘yürü kulum’ dediklerinden. Çocuk dediysem, ben tanıştığımda çocuktu şimdilerde yirmili yaşların son yıllarını yaşıyor. Bundan tam olarak üç yıl evvel tanışmıştık. O gün bu gün bir şekilde görüşürüz. Geçenlerde bir davetle karşılaşırım, tam da bundan yıllar yıllar evvel doğduğum güne denk gelen gün olunca bu davet, şeytanın bacağını kıramasam da şöyle bir çatlatayım dedim. Nicedir de gitmek istiyordum dükkanına bu vesileyle dükkanını da görmüş olurum hem.

 

Bir cumartesi sabahı için oldukça erken sayılan bir saate kameramı kaptığım gibi atlarım bisikletime ver elini tren istasyonu. Yaklaşık bir saat sonra Den Haag’tayım. Tam Türkçesiyle söylemem gerekirse La Hey (La Hague, Hollanda TBMM’sinin bulunduğu şehir). Başkent Amsterdam ama meclis La Hey’de. Bu şehre çeşitli vesilelerle pek çok defa gitmiştim. Ancak hep belli bir adreste belli bir binaya girip çıktığımdan şehirde pek çok farklı yere gitmiş olsam da anladım ki şehrin kendisini hiç görmemişin. Pek bir şaşırdım. Amsterdam’dan oldukça farklı. Otuz kırk katlı devasa binaların, binalarının arasında da geniş geniş caddelerinin olduğu buna rağmen tramvayları eski ve kırmızı deri koltuklu kocamanlar kocamanı bir merkeze sahip belde.

 

Omar beni elinde bir kavanoz çilekle kapıda karşıladı. Selamün aleykum dedim. Ve aleykum selam dedi ama bir de ‘ben seni pek çıkartamadım, pardon da’ edası vardı suratında. Neyse kendimi tanıttım, hoş beşten sonra kardeşleriyle ve diğer elemanlarıyla tanıştırdı. Ömer ve tüm ekip gelen tüm misafirlerle tek tek ilgileniyorlardı, gün boyu bu böyle devam etti.

 

Hep görmek istemiştim, sonunda gördüm, çanta ve yan ürünleri yanı sıra bizim Türkçesiyle ikindi çayı dediğimiz high tea konseptiyle arkadaşlarınızla vakit de geçirebiliyorsunuz. İsterseniz de kendi çanta tasarımınızı yapıyorsunuz. Bu çocuk işi biliyor.

 

Gün boyu çay kahve içip bol bol çilekli çikolata ve valrohna temelli el yapımı bonbon atıştırdım, sohbet ettim. Servis mükemmeldi. Derken oradan ayrılıp tüm Noordeinde caddesini dolaştım. Çok güzel tasarım ürünler satan dükkancıklar vardı, ateş pahası tabii. Bir ara dükkanın birinde hani şu meşhur bit pazarım var ya, işte oradan aldığım Japon kaseleri gördüm, ben kaça almıştım hatırlamıyorum, orada tanesi 6,95 idi. Derken önünde çiçekler bulunan açık bir kapıyla karşılaştım, daldım içeri. Antremsi ince bir sokaktan geçince darmadağın bir avlu çıktı karşıma, ve küçük bir çiçek dükkanı, önünde sohbet eden insanlar. Sormadan duramadım, çiçekler satılıkmış, fotoğraf çekmeme de izin verdiler. Kim görüyor burada adeta saklı dükkanı dedim. Bilenler geliyormuş, bir de kapıdaki çiçekleri görüp avluya dalan benim gibi herkes görüyormuş orayı. Broşür vermek istediler, Amsterdam’dan geldiğimi söyledim, olsunmuş her yere sipariş gönderiyorlarmış, üstelik Amsterdam’dan gelen ve aynı günde evlenecek olan iki Türk kız kardeşin tüm düğün çiçeklerini onlar hazırlamışlar. Görseniz kulübe gibi küçücük bir dükkan, kadın üst katında yaşıyor. Bayılıyorum şu Hollandalı çiçek dükkanlarına. Çiçekçi dediğin böyle olmalı. Fotoğraf çekimi ve sohbetten sonra ayrıldım.

 

16 numaralı tramvayla gittiğim Noordeinde caddesini baştan sona salına salına gezdikten sonra 11 numaralı tramvayla dönecektim. Fakat şehre ayak bastığım tren istasyonu ile (Den Haag Hollandse spoor) şehirden ayrıldığım tren istasyonları (Den Haag Centraal Station) birbirinden farklı.

 

Yine şehre ilk vardığımda tramvayla geçerken merkezdeki caddelerden birinde Simit Sarayı’nı görmüş ve pek bir sevinmiştim. Şehirden ayrılmadan bir simit yiyeyim dedim. Dükkanı açanların, emek verenlerin kendilerine de gelmiş- geçmişlerine de rahmet diledim. İyi ki varsınız! Gördüğüm bir kaç önemli eksiği web sitelerine girerek bildirdim, dilerim el atarlar.

 

Evime geldiğimde neredeyse akşam olmuştu, üstümü başımı temizleyip bir bardak kaynamış su aldım ve koltuğuma şöyle bir oturmuştum ki zil çaldı. Dokuzuncu kolordunun taarruzuna uğramıştım. Mutlu yıllar diyerek kapıdan girdiler, birinin elinde çiçek, diğerinde çikolata, diğerinde lahmacunlar bir diğeri hacdan gelen bir arkadaşın benim için getirdiği hediye ve bir kek kalıbı paketi… sahi siz/biz ne zamandan beri doğum günü kutluyoruz diye sormadan geçemedim. Bugünden beri, dedi bir tanesi. Duyan duymayana söylesin, onlar altı eylül iki bin on dört gününden itibaren artık doğum günü kutluyorlar.

 

Geçenlerde marketten tam ayrılırken birden çikolata düşmüştü aklıma. Bir zamanlar pinda rotsjes dediğimiz fıstıklı çikolatalar yerdik, uzun zaman oldu ondan bir alayım diyerek çikolata reyonuna daldım. Ne var ki bütün rafları tekrar tekrar tek tek dolaşmama rağmen bulamadım. Her defasında dediğim gibi kel kız gelin olurken çarsı pazar kapanırmış diyerek ayrılmıştım oradan. Tabii bundan kimseye söz etmedim. Tevafuk olacak ya abimin getirdiği çikolata paketinin içinden tam altı paket pinda rotsjes paketi çıktı. SubhanAllah! dedim.

 

Sadaka vermek önemlidir. Hazreti Ali’nin narla olan imtihanını bilirsiniz. Efendim vakıa şöyle gerçekleşir. Hani bir gün Hz. Fatıma (RA) iştahsız olmuştu da eşi canının ne istediğini sorduğunda o da  “Ya Ali, nar istiyorum” buyurmuştu ya. Hazreti Ali Efendimiz de kalkıp çarşıya gider borçla da olsa bir nar satın alır. Ancak evine gelirken yol kenarında bir ihtiyar hasta görüp elindeki tek narı ona vermişti. Yaşlı adam şifa bulur. Hazreti Fatıma validemiz de evinde şifa bulur. Hazreti Ali Efendimiz Fatıma (RA)’a utana sıkıla hadiseyi anlatınca eşi ona üzülmemesi gerektiğini söyler. O sırada kapı çalınır ve Hz. Salman elinde bir tabak narla (hatta tam olarak gelen narların sayısı ondur) karşılarında duruyordur.

MARMARİS’te üçüncü gün

 

Marmaris’i bir de bisikletle turlamak var. Atladığımız gibi püsükletlerimize soluğu sahilde alırız. Sahile gelince sağ tarafa dönüp az gider uz gider, keloğlan misali, ancak kelimenin tam anlamıyla dere tepe düz gider içmelere varmışken ayaklarımızı denize değdiririz. Hava yağmurlu. Sonra tüm yolu tekrar gerisin geri gelir, bir parça daha uzağa gider ve soluğu Mado’da alırız. Garsonumuz şirin bir kızcağız. Sorduğumuz çeşidi hiç önermediğini söyleyip çıtır aralı dondurmayı tavsiye eder. İyi ki de tavsiye eder. Ben bir mesudum ki sorarsanız küserim kıvamında. Şükür ki garsonumuzun önerisini dinleriz. Bazen söz tutmak iyidir azizim.

Eve gelince M. beyin hazırladığı yemeği yer pazara çıkarız. Pazarda Salih amca ille feez bukhumdan beni takip eding diye bizi tembihler. Bir de kamerama poz verirken eline bir demet enginar alması yok mu. Çok şirin yurdum insanı. Vatan, millet, Sakarya yürü be azizim.

Alış verişimizi de yapınca eve gelir akşamki mevlid okumasına yetişiriz. Mahallede sabahtan beri bir hummalı hazırlık, belediyeden izinli yollar kapatılmış, catering firması hazırlıkları tamamlayıp kazanları kurmuş, odun ateşleri yakılmış, ah o odun ateşinin mest eden kokusu, tabaklar melamin. Yemek servisçi teyzeler bir taraftan yıkıyorlar, diğer taraftan yeni gelenlere yeni yeni servis hazırlanıyor. Menüde pirinç pilavı, kuru fasulye, nohutlu et yemeği, keşkek, yoğurtlu patates ve biber kızarması ve tulumba tatlısı var. Bazıları sadece yemek yiyip gidiyor, bazıları duaya da katılıyor. Adetler biraz farklı burada. Önce yemek ikram ediliyor, akşam namazını müteakip mevlit okunuyor. Eh tabii içinde ilahiler, Kuran-ı Kerim tilavetleri salavatlar da var ancak ağırlık mevlit okumasında. Allah kabul etsin. Ölmüşlerin ruhuna onların peşinden her yıl okunması, onların hatırlanması, yad edilmesi ne güzel.

Hoca bir ara dua ederken “insan kılığındaki şeytan şerrinden sen bizi muhafaza et Allah’ım” deyince önümdeki teyze (!) dönüp gözleri pörtlemiş bir şekilde bana bakar ve derinden bir amiiiiin der. Belli ki çok çekmiş. Neden bilmem M. bey yine en son gelir, yemekleri bitiremeyince de ziyan olmasın diye hepsini toparlayıp bir kaba doldurur ve eve getirmemizi söyler. Yahu bu adam gerçekten dokhudur mu diye sormadan duramam. Yok ya geri zekalı geri zekalı demesi benim için kaçınılmaz kopma anıdır. Hatta biz giderken bi başın sağ olsun deyin gelin der. Kim öldü deyince de geçen yıl annelerinin öldüğünü öğrenirim. Tabii tuhaf bir durum, geçen yıl ölen için neden bu yıl Kuran okunur ki. Meğer iş başkadır. Aile beldenin yerlilerinden varlıklı bir aile, yedirip içirmeyi de sever, geçmişlerinin ruhu için her yıl Kuran okutur, ya da onların deyimiyle mevlid okutur, tüm mahalleliye ve çevre köylere ikramda bulunur. Eh kardeşim ya, eh kardeşim ona başın sağ olsun denmez ki. Allah kabul etsin’dir o.

Yine evimizdeyiz, pardon villamız demeliyim. Buradaki evlere villa deniyor. Daha önce hiç bir villaya gitmemiş hiç bir villada gecelememiştim, eğer Villa Agustus’u saymazsak tabii. Onda da zaten gecelememiştim. Yine filtrelenmiş kahvelerimize hava katarak içer ve günü şükürle sonlandırırız.

AMSTERDAM-MARMARİS HATTI

   6     

Shiphol havalimanında THY kontuarında her şey güllük gülistanlıktı aslında, pasaport kontrolü de keza. Kontrolden çıktıktan sonra bir görevli memur daha uçuş kartımı kontrol etmek isteyip yanımda kaç Euro olduğunu sormasın mı? Dortmund, Prag, Budapeşte, Deva… Bu satırları yazarken bir yandan da Belgrat’ın ovalarını-tarlalarını izliyorum penceremden. Bir de nehir geçtik. 11.277 yükseklik, 844 km/saat hızımız.

1

Kaç Euro diyordum? Neyse söyledim kaç euro olduğunu adam gibi hanım hanımcık. Vergi dairesiyle birlikte çalışıyorlarmış da on bin euro ile yurt dışına çıkmak yasakmış da falan filan. Biliyorum. Hemen pasaportumu da kapıp bir koşu vergi memurunun yanına gitti. Kem kum gak guk’dan sonra yine aynı güler yüzlülükle yanıma gelip teşekkür etti. Adamlar memleketin içinde her naneyi yiyor, ben yolculuğa çıkarken didik didik aranıyorum. Emniyet için aranmaya lafım yok tabii ancak orada da bir arıza. Kocamanlar komanı bir abla mı deyim, yenge mi deyim işte ondan, bir arayış aradı beni, daha da emin olamamış, arama kabinine gittik. O kadar geçtiğim makine bir şey bulamamış o bulacak zağar. Neyse soruya bakın. İlk defa mı uçuyormuşum, bir de alaycı bir tavır. Peşinden bir laf daha. Bir dahakine arabayla gidecekmişim. Şikayet etmedim, söylenmedim, suratımı asmadım, bu neyin akıl vermesi şimdi, bu nasıl bir usandırma politikası, nasıl bir aşağılama?

34

Neyse ki uçağımdayım. Herkes o biçim güler yüzlü. O seksenlerdeki çalım yok. Herkesten zarafet akıyor. Izgara köftem, salatam, çizkekim, aman Allah’ım hele o çiz kekim yok muydu çizkekim, yanında bir de filtrelenmiş kahvem olaydı tam olacaktı. Ama o kadar kusur kadı kızında da olur.

52

Ve İstanbul’dayım.

7

8

Pasaport kontrolünden geçtikten sonra ver elini iç hatlar, bildiğin tamamen dışarı çıkıp tekrar içeri giriyorsunuz. Yürü babam yürü, bitmek bilmiyor yol. Kaç km yürüdüm bilmiyorum. Sonra bir de baktım ki dış hatlarda pasaport kontrolünden geçtiğim kapının önündeyim. Meğer dış hatlarla iç hatlar birbirine o biçim komşuymuş yani. Buyrun alttaki fotoğraf.

11

910

Eğer elinizde su sağdaki uçuş kartından varsa Amsterdam’dayken aldığınız, İstanbul’daki iç hatlarında şu sol taraftaki fotoğrafta gördüğünüz kontuarlarda sıra beklemeniz gerekmiyor. Doğruca uçağınızın kapısına gidiyorsunuz.

Uçağımın kalkmasına daha çok var, en iyisi ofiste yazmam gereken değerlendirmeyi yazmak. Aman Allah’ım yaz yaz bitmiyor, ne değerlendirmeymiş altı sayfa sürdü, şimdilik. Bu kez böyle, nokta virgül her şey yazılacak ki bir daha aynı tongalara düşmeyelim. Bu değerlendirmeler iyi oluyor, ben tuttum bunları. Keşke evde aile ortamında da böyle olabilse. Bir organizasyondan sonra herkes bir değerlendirme yazıyormuş. Bu düğün olur, dernek olur, bayram günü olur, ne bilim bir yolculuk, tatil, sülale kavgası, aile kavgası her şey olabilir. Olumlu yanlar, olumsuz yanlar şeklinde iki başlık atarak, sonrasında da detaylara girerek bir değerlendirme yazıp, gülüm sarım konuşarak her bir şeyi hallediyormuşuz. Evet, biraz ütopik bir durum. Vaktiyle annem “kimin kaçta gelip kaçta gittiğini takip edemiyorum artık” demişti de, bir saat çizelgesi hazırlayıp eline tutuşturmuştum. Sol tarafta tüm aile efradının adı, yanında günler ve yukarıda saatler. Herkes yazsın, özel toplantısı olan, akşam çıkacak ya da programı yemeği olan ayrıca ek bölümde bildirsin, böylece sen de kimin kaçta gelip gittiğini bilirsin demiştim de, bir puffff çekmişti annem, kimse bu çizelgeyi doldurmaz! Hey Allah’ım, doldurmazsanız doldurmayın. Kopuk yaşamak isteyenlere hodri meydan. Ben karışmıyorum. Bana ilişmeyin, n’aparsanız yapın o halde.

12

Neyse, ben bu arada İstanbul aktarmalı Dalaman uçağımdayım, menüde kahvaltı var, hindili sandviç ve pana cotta bu kez yanında kahvem de var. Pana cottayı ilk defa yedim, yapcam inşallah. Süt kreması var muhtemelen içinde, tat o. Fakat anlamadığım bir şey var: neden şeker pare filan verilmiyor da sürekli çiz kek, pana cotta falan filan. Örneğin ne bilim ille de bir sütlü tatlı olacaksa bir sütlaç da olabilir hani. Fakat öyle kıytırıktan sütlaç değil. Aynen anneminki gibi, kondense edilmiş halis muhlis sadece süt, şeker ve pirinçten yapılmış üzeri hafif tarçınlı klasik sütlaç.

13

Bir saat sonra Dalaman’dayım. Dalaman havalimanından çıktıktan sonra tam bir Türk kokusu geldi burnuma. Nasıl anlatsam bilmem ki? Neyse, dışarı çıktım ve Havaş’ın Otobüs şeklindeki servislerinden biriyle Marmaris’e doğru koyuldum. Ben bu servisin ücretsiz olduğunu sanıyordum. 15 TLymis. İyi ki de yanımda 20 Lira varmış da rezil rüsva olmadan geldim. Fakat ev sahibenim dediğine göre gittiğim yerde ödenecek de desem getirirlermiş, o kadar da dert değilmiş. Şoföre kaç dakika sürecek diye sorunca, bir buçuk saat olduğunu öğrendim ve şaşırdım. Aklımda sanki 20-25 dakikalık bir mesafe diye kalmış. Neyse bir saat kadar ver ha yokuş çıktıktan sonra, yarım saat kadar da aşağıya indik ve nihayet Marmaris’teyim. Yanımda ne bir telefon numarası ne de adres var. Bir beş dakika kadar bekledikten sonra arkadaşımın eşcağazı zırt diye önümde durdu. Önce sorar nasıl tanıcam diye. Bizim hanım der ki kaçmaz bir tek odur zaten tanırsın. Bu kez cingöz M. bey der ki ya gelen hac kafilesiyse o zaman nasıl tanıcam? Tövbe estağfurullah. Derken gecenin bir buçuğunda etrafı dağlarla çevrili Marmaris’te odamdayım. Bana odamı, banyomu, tuvaletimi ver, sok mutfağa canımı al.

Arkası yarın….

VILLA AUGUSTUS

 28 29

Tatilim var, param var, yürüyüp konuşabiliyorum ancak ne hikmet pek yerimden kıpraşamamak gibi bir hal içerisindeyim sürekli. Azanın şükrü güneş doğduktan sonra kuşluk namazı kılarak pek tabii verilebilir. Ancak bir de tebdil- i mekan edip sıhhat bularak şükre şükür katmak var.

1VA

Bu gün şeytanın bacağını bir güzel kırasım var. Bu gün her zamankinden bir farklı olasım var. Bu gün durgun sulara gidesim var. Bakalım ne kadar varlık göstereceğim.

2VA

Dordrecht’te bulunan Villa Agustus, otel, restoran, pazar, kafeterya, bahçe ve salonlarıyla, ne ararsanız bulabileceğiniz bir vakit geçirme mekanı. Yaz boyu devam eden konserler, bahçesinde ansızın karşınıza çıkan kah şarkı söyleyip kah dans eden oyuncularıyla bir gezme-görme, eğlence-dinlence mekanı. Web sitesinin bile kendine has bir tarzı var.

43

Bahçesi ki Villa’nın kalbi, çiçek-böcek, meyve-sebze her tür baharat-yeşillik ve dinlenme mekanı yanı sıra çocuklar için ufacık da olsa bir oyun alanı var. Alan dediğime bakmayın, tek bir tahterevalli ve ikili bir salıncaktan oluşuyor.

4647 4849

Kafeteryasında yine büyük kısmı kendi bahçelerinde yetişen mevsim meyveleriyle hazırlanan tartları var dense de, ben limonlu ve karamelli tarttan başkasını görmedim. Sanırım bir iki tür de kek vardı. Gerek bahçede yetişen ürünlerden gerekse fırında pişirilen ekmek, kurabiye türlerinden evinize giderken satın da alabiliyorsunuz. Ateş pahası!

 4VA5VA 6VA7VA

8VA9VA  11VA  13VA14VA

2715VA16VA

Bacım her gittiği yerde mutlaka bir tanıdık bulmalı.

17VA 18 

Masalarda peçete niyetine kocaman kocaman kurulama bezleri var. Teyzeler amcalar bunları üstlerine açıp yemeklerini yiyorlar. Tam bir protokol durumu yani.

2021 2212VA

3VA45 23

Zaten fotoğraflardan da gördüğünüz gibi üç beş çol çocuğu saymazsak gerisi hep aristokrat.

25 26     

Toplantı, yemek daveti, sunum ya da resepsiyon vermek için bulunan salonlarının yanı sıra limon ağaçları dışarı çıkarılınca sadece yaz ayarlında kullanılan Limonia adında bir serası var.

3031

3233

3435  41

Bir de her tür zamazingonun bulunduğu hediyelik eşya dükkanı var ki ıvır zıvır, entel-dantel her şey mevcut. Burası adeta geri dönüşümün tavan yaptığı bir minik dükkancık. Boyanmış ve ağzı dantellenmiş deterjan kutularından tutun da aklınıza teneke ve plastikten dönüştürülmüş, çapıttan yamanmış, ne geliyorsa her bir çiriş mevcut. Abim bile görse babama fırsat bırakmadan çiriş, çiriş, çiriş derdi eminim. :) Laf aramızda ben bile dedim.

363738394042

Sakın ha, diyerek sıkıca bir tembihleyeyim ki gidenler şaşırmasın. Villa Agustus dediğiniz yer öyle aman aman bir yer değil. Gayet basit, ancak düzenli olduğu için pek bir gösterişli. Hele bahçesindeki sandalye ve masaları hiç görmeyin; hepisi pas içinde, ancak otantik bir hava var hepsinde de. Yani şehir içinde bir köy, ya da köyümsü ama lüküs bir mekan diyelim. Artık pasın, tenekenin, plastiğin neresi lüküsse?

1910VA

Nasıl mı buldum? Çok basit. Zamanın en kısa ifadesiyle “internetten”. Biraz teferruatlı anlatmam gerekirse, Ingrid’in blogu Woodwoolstool ve CafeNohut‘un sahibesi Ayda’nın vesilesiyle diyeyim. İngrid hanım her zamanki gibi yoktu tabii, o hafta perşembe günü olacakmış orada. Hatta perşembe günü gitmiş olsaydık bir buket çiçek de alabilirdik.

24

Amsterdam’a yaklaşık , 1,5 saat mesafede. Önce trenle Dordrecht* şehrine, oradan da 15 numaralı otobüsle beş dakikalık bir yolculuktan sonra kolayca ulaşabiliyorsunuz.

Oranjelaan 7

3311 DH Dordrecht

Telefon: 078-639 31 11

*Sakın ola, siz benim gibi fazladan bir de para ödeyip hızlı trenle gitcem diye aktarmalı gitmeyin. İstasyonlarda inip binerken, ve tren beklerken zaten dolaşmalı giden trenle aynı vakitte ulaşıyorsunuz. Dolaşarak gidin ama tek trenle gidin. Bu gün NS’e hakkatten gıcık oldum. Onların sözünü dinlemeseydim, bindiğim tek trenle güzel güzel gidecektim. Ah NS ben sana ne deyim, bilmem ki?

Bir şey daha var, sabah erken saatte çıkarsanız yola, vakitlice mekanda olursunuz. Nitekim bu yolun bir de geri dönüsü var.

İSTANBUL’A KAÇIŞ

 2

Hani geçenlerde demiştim ya fotoğraf da yazı da geçtiğimiz yıldan bakalım kaç yıl öncesine kadar gideceğim diye. şimdiki fotoğraflar iki yıl evvelinden. Kafam o kadar karışıktı ve o kadar çok fotoğraf vardı ki bir türlü toparlayıp yayınlayamadım. Ha yayınladım ha yayınlıyorum derken hayıflana hayıflana geldik bu günlere. Sonunda şeytanın bacağını kırdım, aynen başlıktaki gibi. Hani bir ara esmişti de şeytanın bacağını kırıp soluğu İstanbul’da almıştım. Gerçi peşinden iki yıldır hiç kıpraşmam orası ayrı.

Otelime yerleşir yerleşmez Mado’da şöyle bir soluklandım. Adettendir, her gün bir dondurma. Daha önce de yazmıştım sanırım, biz ufakken dondurma istediğimizde Türkiye’ye gidince yersiniz, derlerdi. Nasıl yer etmişse zihnime şimdi ben de öyle yapıyorum. Türkiye’ye gidince yerim.

111

Manzaram müthiş. Otelim Sultanahmet Caminin tam karşısında. Tabii yataktan doğrulunca görebilmek için bir de odanızın penceresi olmalı. Önce arkadaşlarla buluşup tesettür fuarına gittik. Peşinden takı fuarı. Rahmetli Barış Manço takıları pavilyonu. Ve Cemil İpekçi, dünya gözüyle gördüm ya, daha ne deyim. Dönüşte uzun zamandır yapmadığımız bir şey yappıp çekirdek çitledik. Öncesinde yine birer dondurma. Onların külahı normal külahtı benimki ve bir arkadaşımınki çocuk dondurması gibi acayip bir külah, bu koca Mado’ya yakışmadı. Meğer açıkgözlük yapıp kornette külah istiyorum dicekmişiz. :(

34

Dostları olmalı insanın, nazının geçeceği… “yarın sendeyim” diyebilmeli…

5

Amerika’da kızın profesörüne tepesi atınca o da soluğu İstanbul’da alır. Ben o gün kahvaltıya nispeten geç o da nispeten erken çıkınca karşılaşırız. Tanışıp randevulaşırız. Doğrusu insanlarla bu kadar kolay tanışıp, anlaşıp, peşinden bir de randevulaşacağımı bilmiyordum. Bu arada öğreniriz ki o da kahramanlar diyarındanmış.

6

Ne yapalım diye konuşurken, tutturdum, ille de Kanlıca’da yoğurt yiyelim. Ama kalmamış öyle, koştura koştura gittiğimiz Kanlıca’da yoğurt plastik kaplarda sunuluyor. Hay ya Rabbim! Bildiğin yoğurt yani. Üzerine pudra şekeri serpip yiyorsunuz, niyeyse artık. Neyse yoğurdun hasını daha sonra gittiğim besi çiftliğinde yiyecektim.

10

Elimde bir İstanbul turist rehberi çocuklar gibi şen, bakıp bakıp geziyoruz. Hani bir de deneyimliyim ya (!), ben onu gezdiriyorum edasıyla. Sonra bir kayığa atlayıp tekrar geçiyoruz Avrupa’ya, nasılsa Evrupasız yapamıyoruz, denizi döve döve, duruma öyle bir el koymuşum ki kaldırmaya hiç niyetim yok, ver elini Emirgan, yol arkadaşım pek bir keyifli, pek bir kafa, her attığı adımda kahkaha atıyor, her gördüğüne seviniyor, hatta bir ara Finikelere binince “bir Türk dünyaya bedeldir” deyiverdi, uzun süredir Amerika’da yaşıyormuş, hatta bir ara Texas’ta yaşamış, sanıyorum kötü günlermiş.  7

1213

Herkeste bir Hamdi muhabbeti, a bak Hamdi deyince ben, ben de bir süredir duyardım, demek buraymış hadi gel çıkalım, dedi. Hamdi hınca hınç dolu arkadaşımın dediğine göre içli köfte müthişmiş, bir tane daha sipariş verdi. Ben anneminkinden başka içli köfte yemem.  Fakat yine de hassasiyeti olanlar için bir dip not düşeyim Hamdi alkollü. :(

89

Bir arkadaşımın oğluşunun sünnet merasiminde de bulundum. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, tüm kızlar onda toplandık.

2122

Sonrasında yine yıllardır görmediğim bir arkadaşımı buldum. Yanlış hatırlamıyorsam şeker hastasıydı, en iyisi bir demet çiçek almalı, ancak ortada yolunmuş ota benzer bir şeyler satan hani o biçim bir teyzeden başka çiçekçi filan da görünmüyor. Kadınla cebelleşe cebelleşe iki demet gül alıp düşerim yine yollara.”Get, burda durma amcang gormesing seni” diyerek beni bir sepetledi ki sormayıng gitsin. 

1516231417 

N.B. bir ara neden öyle söyledi anlamadım, Avrupa görmüş insanın hali başka deyiverdi. Neden öyle söylüyorsun deyince de sanırım bir açıklama yapmıştı fakat ben hatırlayamadım şimdi. Kendisi de Fransızca dilli bir dadı. Değişik bir durum, konuşacak çok şey var, yıllardır görüşmemişiz. Geleceğimi öğrenince bana bir kek yapar, yıllardır görüşmemiş olsak da nasıl da biliyor neyi seveceğimi. Neydi, hele bilmem hangi burçtan, lüküsüne düşkünmüş. O küçücük evinde ve o minikler miniği masasında örtü açmadan beni kahvaltıya bile oturtmadı. Her zamanki zarafet, dikkat, özen, Aman Allah’ım. Sonra kek ve kahve keyfi, sonra dondurma keyfi, sonra sevgili Beyza’nın hazırladığı zarif meyve saati, ertesi gün balık keyfi.

20

Bir ara yine Sultahahmet meydanındayım, bu kez Ahilerle birlikte. Bize helva ikram ediyorlar. Helva güzeldi, aç karnına iyi gitti. Sen yeter ki hak yolunda ol, Allah sen gitmeden rızkını gönderiyor. Param yok diye dertlenme. O’nun yolunda ol, bir sefer eyle!

1829

Elinde şu iki valizle o gar senin bu liman benim dolaşan birini görürseniz işte o benim.

  2425

 

Derken uçağa bir atış atıyorum kendimi, bir atış atıyorum… kaçırmakta iken son anda VIP kapısından geçiyorum da kapı kapanmadan kendimle birlikte adımlarımı da içine çakıveriyorum, horon teper gibi. Kan ter içindeyim. Bu tabi çok karşılaştığım bir durum değil. Koskoca hayatımda sadece ikinci defa böyle. Koltuğa kendimi atar atmaz bir battaniye çekiyorum üstüme, dokunmayın bana uyicam. Ama öncesinde hayır diyemeyeceğim şöyle mükellef bir kahvaltı var, bitmek bilmiyor kahvaltı tabağım.

26

“Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve Sen’den bir âyet (mûcize) ol­sun! Bizi rızıklandır; zâten Sen, rızık verenlerin en hayırlısısın”. (Maide:114)

2728

Havalimanından bindiğim trenden inmişim, metroya bineceğim, güzelim Amsterdam, canım güzel Amsterdam, bir yanda bulutlu ama berrak masmavi gökyüzü, uzayan ıslak yolları, öte yana baktığımda o tanıdık gri simasıyla bana adeta selam verir, hoş geldin der.

… ve derken iki yıldır hiç kıpraşmadan bacağımı kırıp oturuyorum şehircağazımda.