LEYLA ILE KAYS

P1110972

Konuşmacılar: Prof. Dr. İskender Pala ve Prof. Dr. Mustafa İsen. İki zarif insan. 

“Dünyayı Leyla ile Mecnun’dan mahrum bırakmak bizim israfımızdır” diyor üstat İskender Pala. Cümleyi duyar duymaz hemen ajandamı çıkartıp not aldım. (evet hala ajanda kullanıyorum). Hafızam çok zayıf, unuturum, munuturum eve gidinceye kadar, bu cümle önemli, bunu unutmak da ayrı bir israf olurdu.

P1110971

Dünyayı Leyla ile Mecnun’dan mahrum bırakmak bizim israfımızdır.

Acaba nasıl bir başlık atsam, Leyla ile Mecnun mu desem, İskender Pala mı desem, bir Edebiyat Akşamı mı desem? Sonunda Leyla ile Kays’da karar kıldım. Çünkü onun gerçek adı Kays. Sonradan kendini çöllere vurmuş, insanlar da ona mecnun demişler. Mecnun yani deli gibi bir şey ama deli değil, dikkat ederseniz içinde cin kelimesi geçiyor.

Anneme dedim ki cumartesi günü benimsin, bir yerlere bırakmam seni. Yürü gidiyoruz. Tabii annem tramvayla ben her zaman olduğu gibi bisikletle. Aman israf olmasın. Bilenler bilir, annem telefon ve saat kullanmaz. Ben desen, eh işte kenarından kıyısından. Nasıl mı anlaşıyoruz? Dumanla! Dolayısıyla anlaştığımız durak ve zaman çok önemli. Eğer o zaman içinde annemle o bahsi geçen durakta buluşamazsak, herkes kendi yoluna.

P1110974 P1110976

P1110975 P1110973

Sağda Amsterdam Konsolosumuz, sol fotoğrafta ise Mürekkep Edebiyat Vakfı başkanı Hilal doruk hanımlar.

Leyla ile Mecnun Fuzȗlî’nin kaleminden.

Program esnasında annem bir ara eğilip kulağıma bir şeyler söyler:

-Ben Fuzȗlî’yi bundan 55 yıl evvel okumuştum.

-Tabii, anne, okumasan şaşardım zaten.

Derken üstadın sunumu biter, annem eğilir kulağıma, bırakın beni burada sabaha kadar dinlicem. Anne program bitti, yürü gidiyoruz.

Efendim annem öyle bir enerji alır, öyle bir enerji alır ki bu akşamdan, gece yarısına kadar kuran okuyup namaz kılar. Sabah bana bir telefon, teşekkür ederim kızım beni edebiyat akşamına götürdüğün için, dehşet enerji doldum, bu bana bir müddet gider.

16 Ocak 2016 – Amsterdam Kütüphanesi

P1110977 P1110978 P1110979 P1110980

Biz Fuzȗlî’yi ve onun Leyla ile Mecnun’unu İngilizlerin Shakspeare’i ve onun Romeo ve Juliet’i gibi maalesef dünyaya anlatamamışız, anlatmamışız. Fakat hiç bir şey için geç değil. Bakın bir kış akşamı, Amsterdam Merkez kütüphanesinde Fuzȗlî’yi ve Leyla ile Mecnunu konuşuyoruz, salon tıklım tıklım dolu, her yaştan insan var. Romea ve Juliet dünyanın en ünlü trajedi eseri olarak bilinir. Fakat o mevzu öyle değil. Yani üstadlar öyle söylüyor. Hatta Avrupa’da Shakspeare gerçekten yaşamış mı yaşamamış mı diye bir de tartışma vardır. Bunu da ilk defa duyacaktım. Aslında konu şöyle gelişir. Dinleyicilerden bir tanesi Fuzȗlî gerçekten yaşamış mıdır diye bir soru yöneltir.

Evet, Fuzȗlî gerçekten yaşamıştır. 16. Yy’da yaşamıştır, yani İngiliz ünlümüzle üç aşağı beş yukarı aynı dönemin çocuklarıdırlar. Fuzȗlî hakkında en doğru bilgiye kendisinin yazmış olduğu mukaddemelerden ulaşıyoruz. Bu önemli bir kaynak. Tahmin ettiğiniz gibi Fuzȗlî asıl adı değildir. Mahlas olarak neden Fuzȗlî mahlasını seçmiş olduğunu ise Farsça divanında anlatır. Başka şairler ile karıştırılmamak, tek ve orijinal olmak ve kimsenin almak istemeyeceği bir mahlas olduğu için Fuzȗlî’yi seçtiğini belirtir. Aynı zamanda Fuzȗlî anlam olarak da iki anlamlı (tevriyeli) bir şekilde kullanılır. Fazilet kelimesinin ulum vezninde cem’i, diğer taraftan arsız ve hilaf-ı edep anlamlarına gelir, o ilim derecesinde âlimlerle laf atıştırmaya cüret ediyor olmasından dolayı, böyle bir arsızlıkta bulunduğunu kinayeli bir anlatımla yapar.

Gelelim Leyla ve Mecnun’a… Mesnevi şeklinde 3096 beyitten oluşur. Aslen bir Arap hikâyesi olan Leyla ve Mecnun arasındaki aşkı anlatır. Kademe kademe maddi aşktan geçerek, ilahi aşka ulaşan Mecnun’un hikâyesidir bu.

P1110981 P1110982

Bu hikâyenin konusu kısaca şöyledir ancak siz bunu bir defa da bir üstad ağzından dinlemelisiniz: Leyla ve Kays ilkokul yıllarında birbirlerine âşık olmuşlardır. Kısa zamanda her yere yayılan bu aşkı duyan annesi Leyla’yı okuldan alır ve Kays’la görüşmesini yasaklar. Ayrılık ıstırabıyla mahvolan Kays halk arasında Arapçada “deli” anlamına gelen “Mecnun” diye anılmaya başlar. Bu sevda yüzünden çöllere düşen Mecnun’a birçok kişi Leyla’yı unutmasını söyler; ancak onun için kainat artık Leyla’dan ibarettir ve hiçbir şekilde bu aşktan vazgeçmez. Hatta dedesi onu bu dertten kurtulmak üzere Allah’a yakarması için Kabe’ye götürür; ama oğlan deli ya, tam tersine derdinin artması için dua eder. Hem Leyla’nın hem Mecnun’un halleri gittikçe perişanlaşmaktadır. Başkasıyla nikahlandırılan Leyla, kocasından kendisini uzak tutmak için bir hikâye uydurur ve bir süre sonra adam ölür. Bu sırada Mecnun çöldedir ve aşkın bin bir türlü cefasıyla yoğrulmaktadır. Dünyayla bütün bağlantısı kesilir ve sadece ruhuyla yaşar hale gelir. Leyla’nın vücudu da dahil olmak üzere bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir. Bir gün Leyla çölde onu bulur ama Mecnun onu tanımaz ve “Leyla benim içimdedir, sen kimsin?” der. Leyla, Mecnunun ulaştığı mertebeyi anlar ve evine geri döner ve üzerinden fazla zaman geçmeden Leyla hayata gözlerini yumar. Mecnun, onun mezarına uzanır ve canından can gitmiş gibi hıçkıra hıçkıra ağlar. Yaradana feryat figan dualar ederek canını almasını, kendisini Leyla’sına kavuşturmasını ister. Duası kabul olur, göklerin gürlemesiyle birlikte âşıklar âşığı Mecnun Leyla’sına kavuşur.

 P1110983 P1110984

Bu hikâyenin sonunda; seven ve sevilen bir olmuşlardır. Âşık kendini madde dünyasından tamamen soyutlamayı başarmış ve sevdiğine ulaşmıştır. Bu noktadan sonra seven ve sevilen diye iki farklı kişiden bahsetmek de yanlıştır; ruhlar ilahi visale (ilahi kavuşmaya) ulaşmışlardır. Bu yüzden artık Mecnun sevdiğini kendinden dışarıda aramamaktadır, bu dünyayı onun yeri kabul etmez. Mesnevide Fuzȗlî, dünyevi aşkı bir basamak olarak kullanıp onun üstünden maddeden ayrılıp tamamen ruha ait olan ilahi aşkı anlatır.

P1110987

Şimdi, bu hikayeden alınması gereken ders nedir? Öylesine dinleyip ah vah edip, hüzünlenip, sonra ‘vay arkadaş ne aşkmış’ deyip geçip gidecek miyiz? Elbette hayır. Gelin bu sizin hafta sonu dersiniz olsun, siz düşüne durun. Ben biraz dinleneyim.

P1110985  P1110989 P1110990  P1110992 P1110994 P1110995

Akşamın havasına öyle bir kaptırmışım ki kendimi, kütüphaneden çıkar çıkmaz karanlıkta karşılaştığım şu manzara ile kendimi bir an İstanbul’da hissettim. Sizce de Galata kulesini andırmıyor mu?

NDSM WERF (IJHALLEN) BİT PAZARI

woensdag8-7-2009 139

P1110846    P1110816

Daha çok NDSM Werf bit pazarı adıyla tanınır (en-dey-es-em şeklinde okunur, werf de avlu anlamına geliyor). Fakat resmi adı Ijhallen vlooienmarkt yani Ijhallen bit pazarı. Sadece Amsterdam’ın değil, hatta sadece Hollanda’nın da değil Avrupa’nın en büyük bit pazarı. Diğer bir deyişle kıtamızdaki tüm bit pazarlarının şahı. Web sitesi bile var.

P1110793

P1110876 P1110885

Efendim NDSM vaktiyle tersaneydi. Bildiğiniz gemi tersanesi. Altmışlı yıllarda iş göçüyle gelen büyüklerimiz burada çeşitli kademelerde gemi yapımında çalıştılar. Örneğin o yıllarda NDSM’de kaynakçı olarak çalışmış pek çok Türk’e rastlamak mümkün. Gençlerden de duyarsınız ‘benim babam NDSM’de çalışmış, benim dedem NDSM’de çalışmış şeklinde.

P1110815 P1110804

Hala eski mimarisiyle şu an yıkık dökük duran bu binanın bir kısmında sanatçıların atölyeleri var. Örneğin bir mobilya tasarımcısı, ya da ebru sanatçısı, ya da ne bilim davulculara filan rastlamak mümkün. Ayda bir kez de hem binanın dışında girişte hem de binanın içinde devasa bir bit pazarı kurulur. Aşağı yukarı 450 tezgah bulunuyor. Girişi ücretli. Tuvaleti ücretli.

P1110868 P1110827

P1110812 P1110863

Ne ararsanız, ama ne a-rar-sa-nız mevcut. Yok yok bu pazarda. Kirli paslı olması hiç önemli değil. Annem hep bitli paklanın kör alıcısı olur der. Hollandacasıyla ‘gezelligheid’ denen olgunun dibine vurulduğu yer. Havanın soğuk olması, yağmurlu olması ya da ne bilim kundakta bebeğinizin olması, hasta bir köpeğinizin olması ya da sizin koltuk değnekleriyle yürüyor olmanız, evet bunların hiç birisi bu bit pazarına gitmemeniz için engel değil.

P1110869 P1110881

P1110855 P1110830

P1110880 P1110856

Ameliyat malzemeleri bile var.

P1110844  P1110840 P1110839 P1110838     P1110825 P1110820 

Gelelim fiyat konusuna. Ucuz mu? Değil. Evet ucuz değil. Dehşet fiyatlar söylüyorlar. Örneğin şu gördüğünüz fincanın tanesi on Euro. Yok efendim Royal Albert’mış. Neyse ne, olurunu söyle. Hatta satıcının bir tanesi Türk’tü. Ma-aile geliyorlarmış her ay satış yapmaya. Çok pahalı söylüyorsun dedim. Abla bu Royal Albert dedi. Vaaay, sen de nerden biliyorsun Royal Albert’i dedim. Bu işi yapıyorsan onu da bileceksin dedi. Ama öyle takım filan değil, bildiğiniz tek tük kalmış, eski fincanlar.

P1110795P1110794

P1110805P1110803

İşte şu gördüğünüz maymuncuk bile adeta burda fiyatlar maalesef böyle diyor.

P1110843 P1110849

Ben ne mi aldım? Annemlerin de hala sahip olduğu benim pek bir sevdiğim yetmişli yıllara ait kareli kumaş kaplı bir fotoğraf albümü aldım. Satıcı iki Euro deyince, gel etme eyleme bir Euro olsun dedim, senin dediğin de olmasın benimki de olmasın gel bir buçuk Euro olsun dedi. Hadi dedim olsun.

P1110873 P1110872

P1110852 P1110850 

P1110864 P1110878P1110877 P1110819

Gözümün kaldığı şeyler oldu ama kararlıydım almadım. Fiyatlar gerçekten hiç hoşuma gitmedi. Başka yerlerde elli cente satılan şeyler orada bir iki Euro. Dehşet fark var arada. Sonra satıcılarda bir alım bir çalım. Kimse burnundan kıl aldırmıyor. Kibar insan yok muydu? Evet vardı. Bir babayla oğul fotoğraf çekerken poz bile verdi. Söz verdim kendilerine bu gün itibariyle fotoğraflarını gönderdim. Yine bir satıcı, fiyat sorduğumda kaç Euro ödemek istersiniz diye kibarca karşılık verdi. Adam kibar olunca benim de kibarlığım tuttu iki Euro öderim dedim. Sanırsam bu kibarlık bulaşıcı. Sonra içim bir yandı, kesin fazla söylemiştim. Keşke bir Euro deseydim. Öyle bir yandı ki içim gözüme kestirdiğim bir cam ürününü de yanında hediye olarak istedim. :) huyum kurusun. Adam hiç ikiletmedi hemen onu da paketledi.

P1110814 P1110813

Şu gördüğünüz bebek porselenmiş. Yanlış hatırlıyor olabilirim, kırk Euro mu demişti yoksa yirmi beş mi? Tam hatırlayamadım, geçmiş gün.

P1110802 P1110800

Şu sağda gördüğünüz vazolara Amsterdam deniyormuş, kızın söylediğine göre bunların koleksiyoncusu varmış. İşte bunda da gözüm kaldı. Yirmiden mi ne açmıştı ağzını, hem de ufacık bir şey için. Ama mavisi aldı beni götürdü.

P1110818 P1110817

İşte şu alttaki tabağa da bittim. Ama fiyat bile sormadım. O kadar yani. Neredeyse şeytana uyup şu yetmişlerden kalan tabakları alıyordum. Kararlıyım ya hani son anda bıraktım.

P1110862 P1110858 P1110857 P1110879

Soldaki fotoğrafta 1953 şubatında Hollanda’da yaşanan sel felaketini yansıtan bir harita tablo var. Dedeler de pul koleksiyonlarına dalmışlar. Hangisi satıcı hangisi alıcı pek belli değil. Bizim alt katımızda vaktiyle yaşayan dede ve ninenin de pul koleksiyonları vardı. Hatta hırsızlığa karşı sigortalı olduğunu anlatmışlardı bir defasında. Onlar öldükten sonra acaba oğlu gelini ya da torunları sahip çıktı mı yoksa o da mı böyle yalan oldu aklıma geldi bunları görünce. Dünya gerçekten boş ve yalan. Ama yine de uğraşıyoruz işte. Allah imandan ibadetten ayırmasın.

P1110866 P1110865

Bacım hem kurmuş tezgahı satışını yapıyor, hem örgüsünü örüyor.

P1110801 P1110871

Aslında kurallara göre yeni ürün ya da parti ürünü satmak yasak. Gel gör ki insanoğlu bu, yasak dinler mi? Yeni ürün satan tüccarlara sordum, gerçekten yeni miydi yani? Evet yeniymiş. Ama ben yasak diye biliyorum. Eskiyle yeniyi karıştırıp satıyorum. Bunlar yeni ürünler, şu gördüklerin de eski ürünler. İşte bu tip tüccarlardan da bi dolu var pazarda.

P1110842 P1110841

P1110832 P1110828

P1110799 P1110798 P1110797 P1110796

Çocukların sevdası tabii ki oyuncakçılar ve kitapçılar. Erkek çocukları, kız çocukları, bebe belek. Engelliler, yaşlılar-gençler, bisikletliler-yayalar, yalnızlar, aileler, arkadaş toplulukları, turistler, herkesler orada. Tabii bir de çocuklarda yeme içme hevesi. Onlara bir eğlence olsun. Ucuz pahalı onları pek ilgilendirmiyor. Onlar için felekten çalınan bir gün bu.

P1110823 P1110875

P1110822 P1110821

P1110835 P1110833

P1110848 P1110836

Bir anne- kız önüm sıra atışarak gidiyorlar. Anne diyor ki:

– İçiyorsun ve tuvalete gidiyorsun. Hayır, içme ve tuvalete gitme. Her tuvalete gitmen bir euroma mal oluyor. Tabii her bir içecek için de bir euro harcandığını düşünürseniz tek bir çocuk için sadece içecek ve tuvalet bazında bit pazarının masrafı beş euroyu buluyor. Girişin de ücretli olduğunu hatırlarsak bir bitpazarına gitmenin maliyetini varın siz hesaplayın. Tevekkeli değil bit pazarına nur yağmış denmesi.

 P1110860 P1110861

Şu abinin paltosu milattan fırlamış gibiydi.

P1110808P1110807

Evvel zaman içinde Hollanda’da banyo takımları kum, sabun ve soda şeklinde üçlü takımlardan oluşuyormuş.

P1110806

 

P1110895P1110894

Yırtılan bisiklet koltuğunu kız koli bandıyla yapıştırmış, yine de pazardan vaz geçmemiş.

Valizini kapan, bisikletine atlayan gelmiş.

P1110826 P1110884

P1110889

Ufukta feribot göründü.

İşte şu gördüğünüz an koyunun kuzuya karışma anı. Feribottan inen akıncılar, ve ganimetleri toplamış dönen gaziler. Önce akıncılar inecek ki gaziler binebilsin.

P1110893P1110890

Satıcılar olduğu kadar pazarın ziyaretçileri de tip. Örneğin şu valizli teyze, uzuuunca saçları var, ağarmış olması hiç sorun degil, saçın yarısı örgülü yarısı değil, kahverengi palto, yeşil çanta, lacivert valiz, koyu mavi etek, eflatun pantolon mu pijama mı ayırt edemedim, bir de açık mavi sal. Ben mi? Ben ayrı bir tipim zaten. Günün anlam ve önemine uygun giyindim. Siyah ayakkabı, pembe çorap, deve tüyü rengi pantolon, üstüne mavi üzeri çiçekli entari, lacivert ceket.

P1110829 P1110888

P1110789 P1110882

O gün akşam arkadaşlara bit pazarına gittiğimi anlatınca n’aptın dediler. Tek kelimeyle ba-yıl-dım, dedim. Biz de o zaman yarın gidelim de bi de biz bayılalım diyiverdiler.

P1110810P1110809

Ulaşım şöyle: merkez istasyondan (CS’in tam arkası) Amsterdam’ın kuzeyine (Noord) kalkan üç tane feribot var. İşte onlardan en solda olanına NDSM Werf yazan duraktakine bineceksiniz. Feribot ücretsiz, yanılmıyorsam yarım saatte bir geliyor. Yaklaşık on beş dakika sürüyor yolculuk.

ndsm1

P1110792

Feribottan indikten sonra herkesin akın ettiği yöne doğru yürümeniz gerekiyor.

Ulaşım konusunda İngilizce okumak isterseniz şu linki tıklayabilirsiniz.

Ne zaman gidilir?

Ayda bir kere kurulduğu için kuruluş tarihleriyle ilgili en doğru bilgiyi web sitesinden alabilirsiniz.

Tam adres:

IJ-Hallen
T.T. Neveritaweg 15
1033 WB Amsterdam-Noord

ALMAK ÜZERİNE

Ne bir gün almamak üzerine ne de bir gün gelip almak üzerine yazacağımı hiç ama hiç aklımdan geçirmemiştim. Bu gün yaşadığım bir travma üzerine yirmi yıldır yapmak istediğim ancak bir türlü her nasıl olduysa almadığım bir şey aldım. Aman nasıl olsa vardı işte, boş ver de dediysem, buna dayanmalıyım da dediysem, o kadar da çıt kırıldım değilim, hayır olmamalıyım dediysem de yirmi yıl sonra bu gün zıpkın gibi fırladım ve bisikletime atladığım gibi kendimi bir dükkanda buldum. Dükkanın adı Gama.

Önce Gama personelini biraz karıştırdım. Dedim ki zil almak istiyorum. Kapı zili. Tarif ettiler reyonu, eleman yardımcı olsun dediler. Gittim ve zilleri görmek istediğimi bildirdim. Fakat hepsi pakette ben sesini duymak istiyorum. Duymadan almak istemiyorum.

-Bizim zillerimizin sesini duyamazsınız. Sesini duyup almak istiyorsanız Praxis’e gitmeniz gerekiyor diyerek uzaklaşıyor eleman. Tekrar danışma mı neyse işte oraya gidiyor ve epey bir süre sırada bekliyorum. Bu kez karşımdaki bir teyze mi desem abla mı desem, ama öyle böyle değil bayağı bir uzun boylu.

-Pardon en yakın Praxis nerede?

-Praxis mi? Bilmem.

-Bakın bana acilen bir zil lazım. Ancak sizin zilleriniz denenmeden alınıyormuş. Oysa ben zilin sesini duymak istiyorum. Bu imkan da sadece orada varmış. Adeta Allah rızası için nerede var o dükkan söyleyin demeye getiriyorum.

Abla mı, teyze mi neyse işte , bir hışımla, bunu size kim söyledi diye sorar. Pardon yanlış bir şey mi söyledim, yasak mıydı yoksa? Bu arada benimle birlikte tekrar zillere doğru yürümeye başlar. Tavrından ve hareketlerinden rütbenin bayağı bir yüksek olduğunu anlamam zor olmuyor. Bana sorar, tarif edebilir misiniz nasıl birisiydi? Ben hiç oralı değilim, bir benim yüzümden birisinin fırça yemesini istemiyorum. İkincisi ben bir travma içindeyim, kimseyle uğraşacak halim yok. Derken bu yüksek rütbeli abla hem benimle ilgileniyor, hem de kulağındaki CIA ajanı gibi kulaklıktan bir anons geçiyor.

-Kim demin buradaki zil bakmak isteyen hanımı Praxis’e yönlendirdi? Bu arada benimle ilgilenmesi için bir başka eleman buluyor. Eleman emrine amade ve pek bir kibar. Meğer sistem şöyleymiş, zillerin bulunduğu reyonda bir cihaz var. Siz zil kutusunun üzerindeki kodu giriyorsunuz, makine da size zilin nasıl çaldığını duyuruyor, gayet basit yani. Derken zilimi alıyorum. Yetmiyor yanında bir de pil alıyorum. Pil yetmiyor, pili de A marka alıyorum. Eleman benimle kasaya kadar gelip beni kasiyere teslim ediyor. Çünkü zili de pil paketini de açmıştır, kasada sorun yaşamamı istemiyor. Derken kasadan geçerken drop görüyorum. Travma yaşıyorum ya, yıllardır yemediğim dropa şöyle isteksiz bir bakıyorum. Sonra gayri ihtiyari elimi uzatıp bir paket alıyorum ve başlıyorum muhtevayı okumaya. Derken sıra geliyor. Diyorum ki kasiyere okumam bitsin belki bunu da alcam. Kasiyer deneyimli, jelatin mi aradığımı sorunca kısaca evetle cevaplıyorum. Vardı, yoktu bir kere de kendisi okuyor, tamam yok dediysem de kız yemin billah etmiş adeta, bir de bir kaç kasa ilerideki meslektaşına bağıra bağıra soruyor elindeki paketi havada sallayarak bunda jelatin var mı? Nihayet collegasından da onayı alınca gönül rahatlığıyla hesabı geçiyor da ben de dükkandan çıkabiliyorum.

Alış veriş yapmak için yeminli de değildim ama, nasıl olduysa oldu nbu alış veriş beni tatmin etmiyor. Atıyorum kendimi bir dükkana daha… bir kaç ihtiyaç alırken bir kaç da çikolata alıyorum indirimde(!) ya hani. Bütün bunların öncesinde hatta zilin de öncesinde öğle suları başka lüzumlu alış verişler yapıyor yanı sıra hiç almadığım granola bar alıyorum, hemi de bir kaç paket. Aman indirimdeymiş.

Hatta onun da öncesinde bir başka dükkandan iki tane mektup açacak alıyorum. İnanın bunları kendim için aldıysam namerdim. İkisini de hediye paketi yaptırıyorum. Allah’ım nedir bu? Almak için gerçekten yeminli değildim. Arefe gününün alış veriş çılgınlığı mı bulaşıyor bilemedim ki?

Bugün arefe. Yarın Noel’in birinci günü.

Bu arada Noel demişken Türkiye’de yılbaşı ağacı diye evlerinde çam ağacı süsleyen hemşerilerime de serzenişte* bulunmadan geçemicem. O ağaç yıl başı ağacı değil. Noel ağacı! Hatırlatayım Noel bayramı 25 ve 26 aralık günlerinde kutlanıyor. Duyan duymayana bilen bilmeyene haber salsın. Evet haber etsinler de yarın Noel’in birinci günü geçmeden kutlamalar başlasın. Yanlış günleri yanlış tarihlerde kutlamayalım. İnsanları ikaz etmek insanlık görevim.

Sonra da gelelim bizimkilerin kutlarken bile adında bir anlam kargaşası yaşadıkları güne. O sizin kutladığınız yıl başı değil bir kere, yıl değişimi. Yani Hollandacasıyla söylemem gerekirse jaarwisseling. Yılın son günü olan 31 aralık gecesiyle oude jaarsavond ya da oude jaarsdag, yeni yılın ilk günü olan bir sonraki gün yani eski ve yeni, oud en nieuw.

Diğer taraftan Noel’le ilgili kısa kısa bir kaç bilgi vermek istiyorum. Dünya çapında yaklaşık iki milyar insan her yıl 25 Aralık’ta, yüz milyonlarca insan da 6 veya 7 Ocak günlerinde Hazreti İsa’nın doğumunu kutluyor. Diğer taraftan milyonlarca kişi de Noel’i hiç kutlamıyor. Neden mi?

Şöyle ki: bunlardan bazıları Hıristiyan aleminden değil. Örneğin Müslümanlar, Yahudiler veya Hindular Noel’i kutlamıyorlar. Ateistler, agnostikler ya da İlah kavramını kabul etmeyen hümanistler gibi bazıları ise Noel’de yaşandığı söylenen olayların efsane olduğunu düşünürlermiş. Ancak ilginç olan şu ki, Hazreti İsa’ya inanan çok sayıda insan da Noel âdetlerini uygulamayı reddederler. Neden mi? Buna en az 4 neden gösteriyorlar. Merak edenler internete girip şöyle bir arama yapsınlar bakalım neymiş bu nedenler.

Yahudiler diğer bir deyişle Museviler ne mi kutluyor? Yahudiler/Museviler, ne diyorsak artık, Khanuka denen bir bayram kutlarlar. Bereket bizimkilerin haberi yok :)

*Serzenişin sözlük anlamı yakınmadır. İnsanlar sevdiklerinden olumsuz bir hareket gördüklerinde, serzenişte bulunurlar. Kötü bir niyetim yok yani.

KAYBOLAN DİBİNE YAKMA

IMG_0027

İki gündür arıyorum. Geçen yaptığım dibine yakma nerede? Aramadığım yer kalmadı, sadece buzdolabına değil, mutfak dolaplarına, hatta fırına bile baktım. Nerede bu? Hatırlıyorum vardı. Dibine yakma yoksa bile tencere neredeydi?

P1110657

Rahmetli anneannemin vaktiyle bana aldığı o bakır tencere. Tencereye mi yanayım dibine yakmaya mı? Dibine yakmam tenceresiyle birlikte sırra kadem basmıştı. Aklımı mı kaçırıyorum ne?

P1110656

Bu gün üçüncü gün. Sabahleyin balkonda buldum onu. Hava nasıl olsa soğuk tencere de büyük diye buzdolabına koymamışım. Hani dolap fazla enerji harcamasın. Balkondaki masanın üzerinde görünce adeta mal bulmuş gibi sevindim. Hemen bir çatal attım ağzıma. Seni bu akşam nihayet yicem.

P1110659

ALMAMAK ÜZERİNE

Bu gün FB aracılığı ile karşılaştım bloğuyla. Hatunun adı Selma Hekim, bir yıldır almamaya çalışıyormuş. (Bakın Almanya’da çalışmıyor, almamaya çalışıyor, doğru okudunuz.) Takdir ettim. Deneyimlerini paylaştığı bloğuna şöyle bir baktım, sadece almamak değil, tasavvuftan ve yogadan etkilendiğini “bir lokma bir hırka” felsefesinden yola çıktığını anlatıyor. Hatta bu yola girince sigarayı bırakmış. Aklın yolu birdir. Fakat farkındalık herkeste aynı frekansta değil. Bloğu bugün keşfetmiş olmanın heyecanıyla ben de bir şeyler yazmak istedim.

EVİMDE OLMAYANLAR VE OLMAMASINA HALA SEVİNDİKLERİM.

  • Magnetron
  • Televizyon
  • Bulaşık makinesi
  • Vitrin
  • Dresuar (doğru yazdım mı bilmiyorum)

Evet bunlar benim evimde yok, yani yeni değil bu, yıllardır böyle. Aşağı yukarı bir yirmi yıllık hikaye. Evimde var olanlardan bahsetmiyorum tabii. Ancak bu saydıklarımı evime koymayı tüm ısrarlara ve kışkırtmalara rağmen hiç düşünmüyorum.

Zaman zaman bloğumda yemekle ilgili değerlendirmelerden bahsediyorum zaten. Fakat bu vesileyle diğerlerinden de bahsedeyim. Her ne kadar etrafımda pek çok kimse bunları anlamasa bile. Yanlış anlamalara sebep olmamak için baştan söyleyeyim. Bu yaptıklarımın baş kaldırmakla ya da bir şeyleri ispatlamakla ya da cimrilikle ya da pislikle uzaktan yakından alakası yok. Böyle düşünenler varsa zahmet edip yazımı hiç okumasınlar.

Ben böyle yetiştirildim. Bizim zamanımızda böyleydi yani. Bir şeyden başka bir şey yapılırdı. Eskisi olmayanın yenisi olmaz derdi annem hep. Çanta lazım annem dikerdi. Kalem cüzdanı lazım annem dikerdi. Güneşliklerimizi yazmıştım zaten annem şeker çuvallarından dikerdi. Maalesef bizden sonraki nesil böyle yetişmedi.

Yaptığımı itiraf ettiklerim:

  1. Ambalajları saklayıp sonra yine kullanmak.
  2. Çiçek paketlerinden çıkan rafyaları bile saklamak ve lazım olduğunda kullanmak.
  3. Hediye edeceğim çiçekleri büyük oranda kendim dikip yetiştirmek.
  4. Birisine hediye götürmek istediğimde önce evi arayıp taramak. (Hele bu madde hiç yanlış anlaşılmasın, evdeki vazoyu henüz hediye olarak götürmedim).
  5. Genelde kendim bir şeyler yapıp hediye etmek.
  6. Çamaşır makinesinden dökülen sularla balkonu yıkamak
  7. Çamaşır makinesinin özellikle son suyuyla yerleri silmek.
  8. Yerleri sildiğim sularla ya sokağı yıkamak ya da tekrar balkonu yıkamak.
  9. Elektrikli süpürgeyi mümkün olduğu kadar kullanmamak, bu uygulama için halınızın olmaması gerekiyor.
  10. Bulaşıkları bir kabın içinde ve elde yıkamak.
  11. Bulaşık duruladığım suyu biriktirip özellikle mutfağın yerlerini silmek.
  12. Bir şeyi çok sevdiysem eğer yırtılıncaya kadar giymek.
  13. Sonra onu pijama niyetine giymek.
  14. Tamamen yırtıldıktan sonra toz bezi yapmak.
  15. Toz bezi için yeterince eskidiyse tahta bezi yapmak.
  16. Başına bir kaza gelmiş ya da bazı yerleri kullanılamayacak kadar yırtık olan kıyafetlerden çanta dikmek.
  17. Hiç bir şekilde kullanılamayacak olan tekstil ürünlerini el işi dersinde kullanmaları için ilkokullara vermek.
  18. Dolapları toparlayıp ihtiyaç sahiplerine kendi elimle vermek. Bunları vermek için kapı kapı kurum aramamak. Yani zihniyet evde bir mıntıka temizliği yapayım değil. Bir iyilik yapayım olmalı. Hatta derneklerdeki ihtiyaç sahiplerine verilecek kıyafetleri düzenlemeye gitmek.
  19. Yaklaşık 12 yıldır bisikletle mobilizasyonu sağlamak, toplu taşıtları kullanmamak. (Hem kan dolaşımı için çok iyi, hem de keseye müthiş katkı sağlıyor).
  20. Hava alanına taksiyle değil trenle ya da metroyla gitmek.
  21. Bit pazarlarını, eskicileri, antikacıları pek bir severim bunu herkes biliyor zaten. İhtiyaçları mümkün olduğunca buralardan tedarik etmek.
  22. Suyu gerekli gereksiz şar şar akıtmamak.
  23. Suyu soğutmak için hele hiç boşuna akıtmamak. Soğuk su istiyorsanız ya buzdolabına bir şişe su koymak ya da buz kullanmak.
  24. Pazara giderken sadece dolaşmak amacıyla gittiğimi bilmek ve bu bilinçle pazarı dolaşmak.
  25. Becerebildiğim kadar kreatif etkinliklerde bulunmak.
  26. Mümkün olduğunca şu çığrından çıkmış, furya haline gelmiş İ harfi ile başlayan A harfi ile biten o dört harfli alış veriş canavarı dükkana gitmemek. Siz anladınız onu.
  27. Poşetleri tekrar tekrar kullanmak.
  28. Çiçeklerimi meyve, sebze yıkadığım sularla sulamak.
  29. Kapıma ‘reklam istemiyorum’ etiketi yapıştırmak.
  30. Sonra annemlerin kapısına da bu etiketlerden 3 tane yapıştırmak.
P1050716

Bu hayır, hayır versiyonu. Bunların bir de hayır, evet versiyonu var.

Şimdilik aklıma gelenler bu şekilde. İlerde yaptığım halde yazmayı unuttuğum maddeler olursa yine ekleyebilirim. Neticede bilimsel bir çalışma değil bu.