KAHVALTICIK

P1110595

Severim tek kişilik sade kahvaltıcıkları.

Yeşil salata üstü haşlanmış yumurta ve çay.

P1110596

AMSTERDAM’DA GÜN DOĞUMU

Bu sabah Amsterdam. Ay, yıldız, gün doğarken.

P1110599

RUTİNLER

1

Annemle rutin Vondelpark yürüyüşlerimizden birini yaptık dün yine. Yani başlangıç itibariyle rutindi. Dönüşte güzel bir dükkancığa uğradık. Maksat öylesine bi dolaşmak olsun. Bir koltuk gördüm. Oturabilir miyim? Tabii ki oturabilirsiniz. Aman koltuk pek bir rahatmış. Gel anne sen de otur. Annem: amaaan, bizim evdeki o siyah sandalyenin aynısı, demesin mi?

Yapma anne, o nere, bu nere? Dur bir kere daha oturayım. Sahi bu koltuk ne kadar? Koltuk hele bilmem hangi dehşet fiyattan hele bilmem hangi ucuz fiyata düşmüş. Kelepir. Madem de hani o evdeki yırtık bilgisayar sandalyesinin aynısı. Şöyle bir düşündüm, alsam nasıl götürürüm. Atım yok arabam yok. Olacak bu ya dükkancı sevimli kadının da arabası yokmuş. Sahi ben sizden acayip bir enerji aldım, bu nasıl bir enerji böyle? Kadın bir kahkaha daha atıp teşekkür etti. Derken ayrıldık.

Ben bisikletimi çözerken annem de bari tramvaya doğru yürüyeyim, benim beklememe gerek yok dedi. Haklısın anne sen boşuna bekleme, evde görüşürüz, yalnız ben önce bir çukur yapcam.

-Tamam evde görüşürüz.

Derken bisikletimi nihayet kilitli olduğu yerden çözdüm ancak ne var ki aklım koltukta. Acaba anneme söz verdiğim üzere çukura mı gitsem, yoksa dönüp tekrar o dükkana mı? Dükkan mı, çukur mu? Sağa mı dönsem yoksa sola mı? Aman Ya Rabbim nu nasıl bir ikilem. Hava çok güzel yağmur yok, fırsat bu fırsat. Bir delilik yapmalıyım. En iyisi ben şu koltuğa bi koşu gidip tekrar bir bakayım.

Delilik, evet, rutinin çarkına şöyle bir çomak soktum.

Biraz çabuk geldim evet. Annemim yanında sesimi çıkartamadım da. Şu koltuğa bir kez daha bakmak istiyorum, hatta onu almak istiyorum, sizce bunu bisikletle götürebilir miyim? Sizde halat filan var mıydı? Valla çocuğum her şey var da halat var mı bilmiyorum diyerek deposuna dalar kadın. Ve çok geçmeden kahkahalarla bak ne buldum diyerek gelir yanıma. Kuşak! Harikasınız. Peki bağlayabilir misiniz? Tabii çocum bağlarım, sen hadi kapıyı aç, ben koltuğu getireyim. Tamaaam, yalnız önce ödemeyi yapayım.

P1110580 

Bisikletle çok eşya taşıyan gördüm ama bir gün benim de bisikletle koltuk taşıyacağım hiç aklıma gelmemişti. Atım arabam yok ama, bisikletim var, bir de yürüyebiliyorum. Yürüyebilmenin sadakasını vermem lazım. Tebessüm eden bakışlar arasında karşılaştığım insanlarla selamlaşarak kalabalık olmayan ara sokaklardan tıpış tıpış yürüyerek bisikletimin tepesinde kuşakla bağlanmış bir koltuk, annemlere kadar geldim. Zili çalıp kardeşimi çağırdım:

-Lütfen alış verişlerimi taşımaya gelebilir misin?

-Tamam abla geliiim.

Yukarı çıktığımda çoktan kıyamet kopmuştu. Bir papara yiyeceğimi biliyordum da bu kadarını beklememiştim. Anne tamaaam. Tamam annneee. Hadi yapmaaa. Anne lütfen, çok kırıldım. Annee hadi amaaaa. Anneeee çok rica etcem, lütfen amaaaaaa……….

Derken sessizlik………………

Bayağı bir sessizlik……………………. Sessizliği bozan tek şey annemin tövbe estağfirullah’ı, ve herkese sinir olduğunu açıklaması. Ve dahi cıkırdaması falan filan.

-Bari namazıma devam edeyim! Sen parana sadece….. evet sadece bi….. sadece bi uçak bileti alıp seyahate çıkabilirsin! (Eskiden annem parama ev almam gerektiğini söylerdi. Ben de böyle isterdim. Ancak şimdilik kazandığım parayla asla bir ev alamayacağımı öğrendiğimizden beri ev mevzu istemiyorum. O yüzden annem de ne diyeceğini şaşırdı birden. Zavallı kadın n’apsın.)

Evet anne sen namazına devam et, bakma bana. Ben parama bir uçak koltuğu aldım, onu da oturma odasının baş köşesine koydum geniş geniş oturuyorum, hemi önümde ayaklarımı uzatacak yer de var. Neyse ben de bir abdest alayım.

– Tövbe estağfurullah.

Yine sessizlik…. Çoraplarımı alıp elime, kuruluyorum koltukçuğuma. Annem:

-Hah işte öyle kızım, otur koltuğuna orada giyin. Ben tebessüm etmekle yetiniyorum, konuşmaya ne mecalim var, ne de vaktim. Namazımı kılıp oturma odasına tekrar geliyorum ve hemen koltuğuma kuruluyorum. Annem bana yemek hazırlamış. O servisi yaparken, ben büyük harflerle konuşmaya başlıyorum. BİLİYOR MUSUN ANNE, BEN DÜN DAHA KÖTÜ BİR ŞEY YAPTIM!

-Ne yaptın?

-Bir şey satın aldım. DÜN KENDİME BEŞ EUROYA BİR DEMET ÇİÇEK ALDIM!

Bu kez gülüşmeler, iyi yapmışsın kızım.

-Sadece o kadar da değil. GEÇEN HAFTA DA ÇUKURA GİTTİĞİMDE İKİ EURO HARCAMIŞTIM.

Yine gülüşmeler, KENDİNE HER ŞEY ALABİLİRSİN AMA BANA ALAMAZSIN. Uff, emir büyük yerden geldi. Zaten doğru düzgün bir şey aldığım ve yaptığım yok, yapma annee. Hem biliyorsun indirimdeydi, sen de duydun.

– O tezgahtar numarası! Bir büyük fiyat koyuyorlar bir de küçük fiyat koyuyorlar. Satış numarası bunlar.

Neyse ne, tüm koltukların fiyatı sabitti, sadece bu indirimdeydi ama. Hem kadın akşama kadar dükkanda boşu boşuna mı otursun? Ben de akşama kadar para kazanmak için koşuşturuyorum. Dükkancı da kazansın parasını.

– Ne yani elin kadını para kazansın diye, biz koltuk mu alacağız?

Yapma annee, ihtiyacımız olduğu için aldık.

 

Derken annemle birlikte dolmalarımızı doldurur, sarmalarımızı sararız. Çok geçmeden babam gelir camiden.

-Ben bir kahve içeceğim, size de yapim.

Yok bizim işimiz var, sarma sararken kahve içemeyiz dediysek de emir bu kez daha büyük bir yerden gelince fazla ses etmedik.

Biz kahvelerimizi içip sarmalarımızı sarmaya devam ederken babam da televizyonunu açar ve bir tenis müsabakası bulur, bir taraftan da bizimle sohbet ediyor. N’aptınız Vondelparkta, kalabalık mıydı?

Annem:

-Evet vardı işte millet, kimileri de tenis oynuyorlardı işte bunlar gibi.

-Siz de oynasaydınız, siz de oynadınız mı?

-Orası özel yerler, tenis kortu, kayıt oluyorsun, randevulu filan.

Ben bu kez dayamıyorum. Yani annem paralı demek istiyor. Paramız yoktu onun için tenis oynayamadık. Sadece dolaşıp geldik.

Annem o esnada kahvesinden bir yudum almıştı ki gözleriyle öyle bir bakış baktı bana ama ne bakış, o aldığı yudumu zar zor yuttu ve ekledi, paramız mı yoktu????? Bu lakırdı koltuğa bir atıftı. O gözler aman Allah’ım. Annem o iki göz ve yüz ifadesiyle, işte o çehre, onunla tüm derdini anlatabilirdi bana. Ben her zaman anlamayabilirim o başka. Bu söz üzerine aldığım koltuğu hatırlardım. Kahkahalara boğulduk birden.

OMAR MUNIE FLAGSHIP STORE, DEN HAAG MÜZE GÜNÜ ve daha bir çoğu

 

Eylül hüzünlüdür, sonbaharın habercisidir de ondan mıdır, yoksa dünyaya geldiğim aydır da ondan mıdır bilemedim, ama bir hüznü vardır eylül’ün. Ölümü mü hatırlatır, ondan mı hüzünlüdür? Aslında her bir ölüm yeni bir hayattır; her bir ölüm bir başka dirilişin habercisi. Yoksa benim için bir doğuşu hatırlatır da onun için mi hüzünlüdür? Neyse, içinden çıkamadım.

 

Çanta meraklıları Omar’ı tanırlar, hani şu dünyaca ünlü çanta tasarımcısı, Somali asıllı Hollandalı çocuk. Hani şu Allah’ın ‘yürü kulum’ dediklerinden. Çocuk dediysem, ben tanıştığımda çocuktu şimdilerde yirmili yaşların son yıllarını yaşıyor. Bundan tam olarak üç yıl evvel tanışmıştık. O gün bu gün bir şekilde görüşürüz. Geçenlerde bir davetle karşılaşırım, tam da bundan yıllar yıllar evvel doğduğum güne denk gelen gün olunca bu davet, şeytanın bacağını kıramasam da şöyle bir çatlatayım dedim. Nicedir de gitmek istiyordum dükkanına bu vesileyle dükkanını da görmüş olurum hem.

 

Bir cumartesi sabahı için oldukça erken sayılan bir saate kameramı kaptığım gibi atlarım bisikletime ver elini tren istasyonu. Yaklaşık bir saat sonra Den Haag’tayım. Tam Türkçesiyle söylemem gerekirse La Hey (La Hague, Hollanda TBMM’sinin bulunduğu şehir). Başkent Amsterdam ama meclis La Hey’de. Bu şehre çeşitli vesilelerle pek çok defa gitmiştim. Ancak hep belli bir adreste belli bir binaya girip çıktığımdan şehirde pek çok farklı yere gitmiş olsam da anladım ki şehrin kendisini hiç görmemişin. Pek bir şaşırdım. Amsterdam’dan oldukça farklı. Otuz kırk katlı devasa binaların, binalarının arasında da geniş geniş caddelerinin olduğu buna rağmen tramvayları eski ve kırmızı deri koltuklu kocamanlar kocamanı bir merkeze sahip belde.

 

Omar beni elinde bir kavanoz çilekle kapıda karşıladı. Selamün aleykum dedim. Ve aleykum selam dedi ama bir de ‘ben seni pek çıkartamadım, pardon da’ edası vardı suratında. Neyse kendimi tanıttım, hoş beşten sonra kardeşleriyle ve diğer elemanlarıyla tanıştırdı. Ömer ve tüm ekip gelen tüm misafirlerle tek tek ilgileniyorlardı, gün boyu bu böyle devam etti.

 

Hep görmek istemiştim, sonunda gördüm, çanta ve yan ürünleri yanı sıra bizim Türkçesiyle ikindi çayı dediğimiz high tea konseptiyle arkadaşlarınızla vakit de geçirebiliyorsunuz. İsterseniz de kendi çanta tasarımınızı yapıyorsunuz. Bu çocuk işi biliyor.

 

Gün boyu çay kahve içip bol bol çilekli çikolata ve valrohna temelli el yapımı bonbon atıştırdım, sohbet ettim. Servis mükemmeldi. Derken oradan ayrılıp tüm Noordeinde caddesini dolaştım. Çok güzel tasarım ürünler satan dükkancıklar vardı, ateş pahası tabii. Bir ara dükkanın birinde hani şu meşhur bit pazarım var ya, işte oradan aldığım Japon kaseleri gördüm, ben kaça almıştım hatırlamıyorum, orada tanesi 6,95 idi. Derken önünde çiçekler bulunan açık bir kapıyla karşılaştım, daldım içeri. Antremsi ince bir sokaktan geçince darmadağın bir avlu çıktı karşıma, ve küçük bir çiçek dükkanı, önünde sohbet eden insanlar. Sormadan duramadım, çiçekler satılıkmış, fotoğraf çekmeme de izin verdiler. Kim görüyor burada adeta saklı dükkanı dedim. Bilenler geliyormuş, bir de kapıdaki çiçekleri görüp avluya dalan benim gibi herkes görüyormuş orayı. Broşür vermek istediler, Amsterdam’dan geldiğimi söyledim, olsunmuş her yere sipariş gönderiyorlarmış, üstelik Amsterdam’dan gelen ve aynı günde evlenecek olan iki Türk kız kardeşin tüm düğün çiçeklerini onlar hazırlamışlar. Görseniz kulübe gibi küçücük bir dükkan, kadın üst katında yaşıyor. Bayılıyorum şu Hollandalı çiçek dükkanlarına. Çiçekçi dediğin böyle olmalı. Fotoğraf çekimi ve sohbetten sonra ayrıldım.

 

16 numaralı tramvayla gittiğim Noordeinde caddesini baştan sona salına salına gezdikten sonra 11 numaralı tramvayla dönecektim. Fakat şehre ayak bastığım tren istasyonu ile (Den Haag Hollandse spoor) şehirden ayrıldığım tren istasyonları (Den Haag Centraal Station) birbirinden farklı.

 

Yine şehre ilk vardığımda tramvayla geçerken merkezdeki caddelerden birinde Simit Sarayı’nı görmüş ve pek bir sevinmiştim. Şehirden ayrılmadan bir simit yiyeyim dedim. Dükkanı açanların, emek verenlerin kendilerine de gelmiş- geçmişlerine de rahmet diledim. İyi ki varsınız! Gördüğüm bir kaç önemli eksiği web sitelerine girerek bildirdim, dilerim el atarlar.

 

Evime geldiğimde neredeyse akşam olmuştu, üstümü başımı temizleyip bir bardak kaynamış su aldım ve koltuğuma şöyle bir oturmuştum ki zil çaldı. Dokuzuncu kolordunun taarruzuna uğramıştım. Mutlu yıllar diyerek kapıdan girdiler, birinin elinde çiçek, diğerinde çikolata, diğerinde lahmacunlar bir diğeri hacdan gelen bir arkadaşın benim için getirdiği hediye ve bir kek kalıbı paketi… sahi siz/biz ne zamandan beri doğum günü kutluyoruz diye sormadan geçemedim. Bugünden beri, dedi bir tanesi. Duyan duymayana söylesin, onlar altı eylül iki bin on dört gününden itibaren artık doğum günü kutluyorlar.

 

Geçenlerde marketten tam ayrılırken birden çikolata düşmüştü aklıma. Bir zamanlar pinda rotsjes dediğimiz fıstıklı çikolatalar yerdik, uzun zaman oldu ondan bir alayım diyerek çikolata reyonuna daldım. Ne var ki bütün rafları tekrar tekrar tek tek dolaşmama rağmen bulamadım. Her defasında dediğim gibi kel kız gelin olurken çarsı pazar kapanırmış diyerek ayrılmıştım oradan. Tabii bundan kimseye söz etmedim. Tevafuk olacak ya abimin getirdiği çikolata paketinin içinden tam altı paket pinda rotsjes paketi çıktı. SubhanAllah! dedim.

 

Sadaka vermek önemlidir. Hazreti Ali’nin narla olan imtihanını bilirsiniz. Efendim vakıa şöyle gerçekleşir. Hani bir gün Hz. Fatıma (RA) iştahsız olmuştu da eşi canının ne istediğini sorduğunda o da  “Ya Ali, nar istiyorum” buyurmuştu ya. Hazreti Ali Efendimiz de kalkıp çarşıya gider borçla da olsa bir nar satın alır. Ancak evine gelirken yol kenarında bir ihtiyar hasta görüp elindeki tek narı ona vermişti. Yaşlı adam şifa bulur. Hazreti Fatıma validemiz de evinde şifa bulur. Hazreti Ali Efendimiz Fatıma (RA)’a utana sıkıla hadiseyi anlatınca eşi ona üzülmemesi gerektiğini söyler. O sırada kapı çalınır ve Hz. Salman elinde bir tabak narla (hatta tam olarak gelen narların sayısı ondur) karşılarında duruyordur.

BU GÜN AMSTERDAM

IMG_0588

 En iyisi ben susayım resimler konuşsun. Bu gün Amsterdam böyle.

IMG_0589

Meşhur Amsterdam kapılarından bir örnek….

IMG_0590

… ve kapı detayı

IMG_0591  IMG_0593

WATERLOOPLEIN BİT PAZARI

 

2012 yılında kaleme almışım Noordermarkt bitpazarı yazımı. Hala yayınlıcam da yayınlıcam. Fakat bu cumartesi hiç olmadık bir şey oldu. Yıllardan sonra ilk defa Waterloo meydanındaki hani o belediyenin hemen dibindeki bit pazarına gittim. Niye mi? Anlatim.

Hani benim en bi, ama en bi sevdiğim pazartesi günleri kurulan ve hala yazdığımı yayınlayamadığım canım güzel Amsterdam’ımdaki canlar canı bit pazarım var ya işte orada bir ayakkabı gördüm izin günümde. Bordo. Ancak ne var ki ben lacivert istiyorum. Yıllardır lacivert ayakkabı ararım. Maalesef piyasada yok. Neyse 60’lı yıllarda yapılmış, inansam mı bilemedim, lacivert bir ayakkabı var ancak ben pek oralı değilim. İlle de o bordonun laciverti olacak. Adam dedi ki Waterlooplein’deki bit pazarında daimi yerim var, oraya sizin için getireyim, tam ayrılırken “tamam görüşürüz o halde, inşallah” deyiverdim, pek bir alışmışım ağzımdan çıkıyor. O da inşallah görüşürüz dedi. Aslına öyle aman aman abes değil. Hollanda literatüründe ‘inşallah’ var. Tabii herkes bilmeyebilir. Neyse gelelim bu cumartesiye. Tüm pazarı aradım taradım ve adamı buldum. Tek bir ayakkabı bile yok. İstediğim kadar fotoğraf çekebilirmişim.

Birden a, a, Türk çay bardağı mı görüyorum. Derken Frank başladı Türk çay bardaklarının hikayesini anlatmaya. 1970’li yıllardan kalmış. Bir Türk arkadaşlarından hatıra. İlle tutturdu ben bu bardakları size hediye etcem diye. Hani o gün ayakkabıları getirmemiş başka mal getirmiş ya bir nevi kendini suçlu hissetti de özür babından mı hediye etmek istedi neyse. Aile kaza geçirip yaşamını yitirir, kendi annesi babası da yaşamlarını yitirir. Ben de olacak bu ya, Allah rahmet etsin deyiverdim birden, yani tam olarak ‘Allah yarhamuhu’ dedim, bu kez de amin’le karşılık verdi. Artık ben mi bir bakış attım, yoksa o mu dayanamadı karısının Müslüman olduğunu söyledi, nasıl olduysa velhasıl karısı müslümanmış. Ne yani Hollandalı karısı Müslüman mıydı yani. Yok, Hollandalı değilmiş, Mali’liymiş. Bak sen Allah’ın işine.

Neyse tüm pazarda bol bol fotoğraf çektim, hava da güzeldi. Ben buraya yıllar yılı neden gelmemişim diye hayıflandım. Üstelik bir keresinde uçakta gördüğüm turistlere bit pazarına da uğramalarını sıkıca tembihleyince hani şu belediye binasının dibindeki pazar mı diye sordular, rehberde öyle yazarmış. Bu nasıl turist rehberi Noorderkerk bit pazarı yazmıyor, siz bırakın Waterloo’yu gelin beni dinleyin demiştim. Kırk yılda bir bilgelik tasladım, vakıa o ki tasladığım bilgelikten bugün utandım. Yine de bit pazarı deyince ille de Noorderkerk bit pazarına salın beni.

Fakat bence her iki bit pazarının da keyfi ayrı. Eğer çapıt yanı sıra tabak çanak cinsi almak istiyorsanız mutlaka bir pazartesi sabahı Noorderkerk dibindeki bit pazarına uğramalısınız. Diğer her şey için Waterloo meydanındaki pazar çok keyifli. İlk fırsatta bi daha gitcem insallah.

Nasip kısmet iste, bit pazarlarıyla ilgili yazı serime Waterloo ile başladım.

Adres: Waterlooplein yani Waterloo meydanı.

Daha teferruatlı anlatmam gerekirse şöyle: ister bisikletle hızlıca, ister yürüyerek salına salına, Dam meydanını geçiyorsunuz, Dam straatı da geçiyorsunuz, Oude Hoogstraat, peşinden Nieuwe Hoogstraatı da geçiyorsunuz. Sonra sağa dönüyorsunuz. Biraz daha gittikten sonra sağdaki binanın arkasında zaten o size kendini haber ediyor.