SON KRALİÇE GÜNÜ/ TAÇ DEĞİŞİMİ/ DEVİR TÖRENİ

Koninginnedag40

Babam bir süre önce yurt dışına çıktığında bir kraliçelimiz vardı. Döndüğü gün yani 30 nisan 2013 günü artık kralı olan bir ülke vardı karşısında.  Her başlangıcın bir sonu olduğu gibi kraliçe Beatrix’in görevinin de beklenen sonu gelmişti. Evet artık bir kralımız var, böylelikle  neredeyse bir asırdır kutlanan 30 nisan kraliçe günü de tarihe karıştı.

Evvelki yıl kraliçe gününe  dair kutlamalardan bahsetmiştim. Geçtiğimiz yıl başımızda pek çok kalabalık, hastane, ameliyat ıvır zıvır bir yığın hengame vardı. Kraliçe gününde Volendam’a neden gittiğimizi ne yaptığımızı anlamasam da bir kaç fotograf çekmeme rağmen bir türlü yayınlayamamıştım. Bu yıl baktım ki son kraliçe gününü idrak ediyoruz, kendimi bir arkadaşımla Vondel parka attım.

Koninginnedag15

Klasiğin kraliçesi Dominique, Almanya’da gideceğim keman kursum için para biriktiriyorum, bana yardımcı olur musunuz?

Vondel park bu günde özellikle çocukların sanatsal ve sportif faaliyetler sergilediği bir mekan, bu yönüyle inanılmaz derecede eğlenceli.

Koninginnedag27

Koninginnedag1

Şimdilerde bir cupcake modası bir cupcake modası sormayın gitsin. :) Cupcake €1,30 limonata ücretsizmiş.

 

Koninginnedag4

Bu tatlı bıcırığın kısacık da olsa filmini de çektim, becerip de bir yayınlayabilsem.

Koninginnedag5

Koninginnedag7

 

Koninginnedag12

Sokak dansçıları çocuklar,

Koninginnedag2 Koninginnedag3

 

Koninginnedag 48

“Uyuyarak zengin olacağım.” :) :) :)

Koninginnedag6 Koninginnedag8  Koninginnedag10 Koninginnedag11 Koninginnedag13

Koninginnedag49

Dondurmacı çocuklar.

Koninginnedag14 Koninginnedag16 Koninginnedag17

Bu Hollanda bayraklarının bir şeritle yapıldığını bilmiyordum. Mireille de bilmiyormuş, ikimiz de ilk defa görüyorduk.

Koninginnedag21

Hollanda’nın ilk kemik müzesiymiş.:) Kemik satın almak serbest. :)

Koninginnedag23

Size gösterilen küçük karenin içine bir kral ya da kraliçe çizmeniz karşılığında para kazanıyorsunuz.

Koninginnedag24

pantolon asılmaca.

Koninginnedag26

Su balonlarında koşmaya çalışan çocuklar.

Koninginnedag29

Öğle molası. Sağ tarafta gördüğünüz kitap yaptığım iki alışverişten bir tanesi.

Vondelparkta epey dolaştıktan sonra Mireille’nin evinde bir namaz ve atıştırmalık molası verdik. Ve peşinden bisikletlerimize atladığımız gibi kendimizi Amsterdam’ın kalbi Jordaan’da bulduk.

Koninginnedag31

Küçük bir kapı önü “bahçesi”.

Koninginnedag33

Şehirdeki pek çok güne özel turuncu vitrinlerden bir tanesi.

Koninginnedag18 Koninginnedag19 Koninginnedag20 Koninginnedag22 Koninginnedag25  Koninginnedag28 Koninginnedag30Koninginnedag9 Koninginnedag32 Koninginnedag34 Koninginnedag35 Koninginnedag36

İş başında emniyet görevlileri.

Koninginnedag37

Gelinlikçi de olsa, günün anlam ve önemine uygun süsleme sanatı. :)

Koninginnedag38 Koninginnedag39  Koninginnedag42 Koninginnedag43 Koninginnedag44 Koninginnedag45 Koninginnedag46

Ve atlı polisler.  

Kraliçe Beatrix’in kraliçelikten feragati, Willem Alexander’ın krallığı devralması imza seremonisi. Dam Meydani Kraliyet sarayı balkon faslı. Tam bir gelin kayınvalide dayanışması… Bu filmin 9.dakikasında artık prenses olan babaanne Beatrix gider ve sari elbiseli üç minik prensesçik el sallamak için acar kral ve kraliçenin yanına gelirler.

34. saniye “Yüceler yücesi Allah yardımcım olsun!”

EFSUS.ORG HAYIR YOLUNDA


Efsus.org Islamic Relief’in Amsterdam’da düzenlediği Su & Yetimler temalı etkinliğinde kurumun projelerini destekleme amacıyla bir stand açıp hazırladığı şık sunumla etkinliğe bir parça renk kattı.

 

Leyla emeğini esirgemeyip gün boyu standla birebir ilgilenerek hem efsus.org’a hem de Islamic Relief’in etkinliğine hizmet ederek kuruma önemli ölçüde destek verdi. Sevgili Şerife’nin kutu yapma ve transport konusundaki yardımlarını zikretmeden olmaz. Kendilerine bir kez de buradan teşekkür ediyorum. Başta annem olmak üzere her ikisini istemeden de olsa bir kaç fırçaladığımı biliyorum. Ama onların benim iyi niyetimden şüphesi yok bunu da biliyorum. Hatta bir ara telefona sarılıp ‘benim şirket kurmak ya da fikir üretmek gibi bir sıkıntım yok, benim eleman sıkıntım var’ diyerek feryat etmiştim. :)

Leyla sultan kızları Melinda ve Noralia ile fanı oldukları Zain Bhikha ile birlikte.

Bu benim için bir deneyim oldu. İlk defa böyle bir projenin içinde bulundum ve bu vesile ile kendimi de sınamış oldum. Aslında ilk başta her şey öyle güllük gülistanlık değildi. Haftalarca sabah kalkıp akşama kadar kafamda tasarlayıp, günün taşını kuza kuzun taşını güne çektim, ve her akşam bitap ‘hayır ben bunu yapamam, yapmamalıyım, bu beni aşar, olmaz, yapamam’ diyerek yatağıma uzanıp, her sabah kalktığımda yeniden bir iştah ‘aslında yapabilirim, şunu yaparım, bunu yaparım’ diyerek kafamda tasarlamaya devam ederim. Müthiş bir enerji kaybı. Bu kadar enerji kaybına değdi mi? Evet, yaptığım işin güzelliğini görünce değdi. Sonra ‘la ilahe illa anta subhanak, inni kuntu minazzalimin’ diyerek rahatladım.

Annem ‘kafeterya kafeterya deyip duruyordun, al sana bir günlük kafeterya, bak bakalım nasıl oluyormuş, diyerek işin içinden sıyrılmaya çalıştıysa bile benden kurtulamadı. Annemi iki gün üstelik de gece boyu çalıştırarak evimde rehin tuttum desem… Ama ben daha önce de söylemiştim, annemsiz olmuyor.

Leyla başta kızları olmak üzere kimseye parasız bir poğaça bile yedirmedi. Afacanlar ikide bir ellerinde bir Euro ile “bir poğaça alabilir miyim” diye standın başında bitiveriyorlardı. :)

Standda pek çok çeşit tatlı mı tatlı atıştırmalık yanı sıra tuzlu olarak sadece patatesli poğaça vardı. İyiki de bu poğaça varmış, örneğin Mustafa beyin tatlılarla pek arası yokmuş meğer. Gerçi soğuk poğaça ne kadar ikram oldu o da bilinmez ya. Neyse, hatırımı kırmayıp standımı desteklediği için kendisine teşekkür ediyorum. Atıştırmalıkların haricinde, maalesef henüz logosu olmayan, her biri ayrı bir tasarım olan mutfak önlüklerim ve yine kendi diktiğim masa örtüleri de vardı.

 

Geçtiğimiz şu koskoca yıl içerisinde blogumun yeni yılına bu şekilde gireceğim hiç aklımdan dahi geçmemişti. Efsus.org bu gün itibariyle üç yılını doldurup dördüncü yıldan saatler aldı. Allah’ım sen ne kadar yücesin.

Standımı ve bloğumu destekleyen başta annem ve babam olmak üzere kardeşlerime ve tüm güzel insanlara bir kere daha sonsuz teşekkür ediyorum. Sizin desteğiniz olmasaydı bu çalışma gerçekleşemezdi. Yine sizin desteğiniz olmasaydı yaptıklarımın hiç birini satamazdım. Verdiğim sponsorluğun yanı sıra desteğiniz sayesinde Islamic Relief’in Su ve Yetimler fonuna devede kulak da olsa Efsus.org olarak bir miktar bağışta bulunabildik. Allah gönlünüze göre versin, gönlünüzdekiler sizlere hayırlar getirsin. Amin.

Efsus.org’un yanı sıra sponsorluklarıyla etkinliğe destek veren kardeş stantlardan bahsetmeden olmaz.

İki adet Paris güzeli, iki adet fındıklı kurabiye, bir adet kremalı kurabiye… bunlar ertesi gün sabah kahveme eşlik edenler.

ANNEMSİZ OLMUYOR

“İş kurdum annemi cumartesi işine aldım”, diye takılıyordum. “Olur, gelirim, gencim yakışıklıyım, cebimde param da var diyerek gelirim” dedi annem. Güldük. Hatırlıyorum babamın böyle dediği günleri. Cumartesi işine giderken babam kravatı takar, elini cebine atıp bozuk paraları (iş için gerekliymiş bozuk para) şıkırdatır ve böyle söylerdi. ‘Tam olarak neresiydi?’ diye sordum babama. Ben sanki Tip de Bruin diye hatırlıyordum. “Yok” dedi, orada başka bir arkadaşı çalışıyormuş. Babamın çalıştığı yer City Huis imiş. Diğerine oranla biraz daha lüks, fakat şimdilerde yerinde yeller esiyor.

Neyse, annem biraz fazla kaptırmış olacak ki kendini, cumartesi sabahı başlamış poğaça yapmaya. “Hayırdır, yoksa havaya mı girmeye çalışıyorsun, ben seni akşam işine almıştım, bak sen bana akşam lazımsın” derim. Bu kardeşimin programı için. Bana söz verdiği üzere benim etkinliğim için akşam gelecek. Tüm malzemeleri masanın üzerine hazırlarım… gelince hemen işine koyulsun, kargaşa olmasın diye.

Gece saat 01.00’de ancak biter tüm hazırlıklarımız. Zaten her şey taze olsun düşüncesiyle ikindi üzeri geçmiştik ya işimizin başına. Son tepsiler tezgahın üzerinde, sondan bir önceki iki tepsi fırında. Masa toplanıp üzerine pişen kekler ve peynirli, kıymalı, patatesli poğaçalar yerleştirilip üzerleri örtüldü, yerler silindi. Bulaşıklar yıkandı.

Bütün bir akşam annemle didişip durduk. Biz annemle didişmeden mutfakta çalışamayız. Hele çamaşır hiç seremeyiz. Didişip güleriz. “Ne kadar mütevazısın” dedim anneme, bir ara hamur yoğururken neredeyse bırakıp gidecek diye korktum. Babam tutturmuştu, “o ne kadar maya öyle, çok oldu… Biraz daha un ilave etmen lazım, hamur kulak memesi yumuşaklığında olacak, …” ve daha neler neler. “Sen olmasaydın, ben böyle bir sorumluluğu asla alamazdım” dedim anneme. Oysa annem yaptıklarının benim vesilemle olduğunu, ben olmasaydım böyle bir çalışmadan haberi bile olamayacağını söyler. Hani çok mütevazıdır ya.

Ertesi gün…

Kapıdan girer girmez, mesai arkadaşlarımdan bir bey, iğne iplik var mı diye sormasın mı? İnanın aklıma gelmişti. Fakat amaaan, demiştim, kim isteyecek. “Olsa olsa bu sende olur diye düşündüm”, dedi yine güldük. Oysa yanıma “bakarsın belki birine lazım olur” düşüncesiyle neler almamıştım ki. Maalesef. Siz siz olun aman bir etkinliğe katılacaksanız yanınıza mutlaka iğne iplik alın. Bakarsınız birisine lazım olur. :)

Bir başkası başı ağrırmış, ağrı kesici var mı diye sorar, inanın o da gelmişti aklıma ama evde yoktu maalesef. Siz siz olun aman ha bir kaç tane de ağrı kesiciyi cüzdanınızdan, çantanızdan eksik etmeyin. Bakarsınız birileri sizden medet umarlar.

Ha bir şey daha var. Ağzı kuruyana, midesi bulanana, ağzının tadını değiştirmek isteyene… Bir kaç şeker, çantada mutlaka bulunmalı.

Ana baba günü millet birbirini yicek adeta. İmza isteyenler, birlikte fotoğraf çekinmek isteyenler, fotoğrafı beğenmeyip tekrar sıraya girenler… Yok, canım, tabii ki de benimle değil. Halbuki podyumun arkasında görmüştüm, karanlıkta eğreti bir yerde oturan mütevazı bir garip çocuk.

Bu millet niye feryat figan eder birini görünce, anlamam. Neyse program biter, imza, fotoğraf faslı da biter bir zaman sonra M. Zain annemle karşılaşır ve ona “dua et” der. Peki, annem ne der? İnşallah, sen de bize dua et demek ister ama hangi dilde söyler meçhul. “O beni anladı” deyip gülmekten kırıyor hepimizi. Dürüst olmam gerekirse ben tanımıyordum. Gece bir arkadaşımı rüyamda görünce ertesi gün aradım ve biraz değişiklik olsun diye akşam olan bitenden bahsettim. Sordum, o da tanımıyormuş, benim gibi hiç duymamış. Yaşlı bir nesilden olduğumuza karar verdik sonra. Ertesi gün, yine karşılaşırız. Kardeşime “bak normal normal bir insan görüyorsun değil mi” derim. O da beni tasdik edip hiçbir gayri normallik olmadığını normal bir insan olduğunu, insanların durumu o hale getirdiğini söyler.

Program bitiminde birden yanımda görünce kardeşimi bile göndermiştim. “Burada beklemeyin ayağımın dibinde, fotoğraf motoğraf çekinilmiyor, izin verilirse ve müsait olursa ben size haber veririm” diye. Bir zaman sonra öğrenirim ki fotoğraf çekiniliyor. Aslında büyük bir hata. Çıkartılacak dersler var tabi. Ortalık ana baba günü, iten kakan… Sonra bir de bakarım adamı ayağımın dibinden alır götürürler. Annem o kalabalığın içinde nerede ve nasıl görür anlamam. (Diğer taraftan adam giderken peşinden sel gibi akan bir kalabalığı görmemek mümkün değil). “Eyvah adamı götürüyorlar, çocuklar fotoğraf istiyorlardı” diyerek deli divane gibi dolaşır etrafımda. Yahu kardeşim adamın menajeri ben değilim ki. Gider… Gelir, adamların keyfi bilir. Bir zaman sonra esas adam gelir de, söz verdiğim fotoğraf mevzuunu hallederim. Neyse bugün, yani salı günü öğrenirim ki aslında adam fotoğraf çekinmiyormuş, hele birilerinin kendisine değmesini asla istemiyor. Kim ister ki zaten. Örneğin ben birilerinin bana değmesini bırakın, etrafımdaki teritoryuma dalmasından bile son derece rahatsız olurum.

Sonra dr. Hany El Banna, pek çok kimse için büyük bir ilham kaynağı, bir garip mütevazı adam da o. Bu yaşta bir adam, Afrika’da ve dünyanın pek çok yerinde pek çok acıya şahitlik etmiş, bu kadar mı enerjik olur, bu kadar mı dik durur, güler yüzüyle? Allah nazarlardan saklasın.

Karnı acıkan, poğaça ve kek yiyen mesai arkadaşlarımın, gönüllülerimizin iltifatlarına rağmen tecrübe edinirim ve anlarım ki, tüm organize ve üzerinde düşündüğümüz detaylara rağmen, sabah 10.00’dan akşam 22.00’ ye kadar kıpır kıpır bir o yan bir bu yana koşuşturan arkadaşlarıma daha iyi bir hizmet sunabilme adına, tüm diğer gerekli evraklarımın yanı sıra hazırladığım atıştırmalıklar için bana özel, ayrı ufacıcık da olsa bir bölüm olması şart. Bir sonraki sefere inşallah.

30 NİSAN KRALİÇE GÜNÜ

Yani Hollandacası ile Koninginnedag. Bu gün ulusal bayram günü olarak kutlanır. Ülkenin tüm beldelerinde çeşitli etkinlikler düzenlenir. Kraliçe ailesi ile birlikte bu günde bir beldeyi ziyaret edip etkinliklere katılır. Kraliçenin bu yıl ziyaret ettiği beldenin belediye başkanının yaptığı kısa konuşmasında da vurguladığı gibi Hollanda kimliğinin öne çıktığı, bizi biz yaptığı, yani bir ‘biz’ duygusunun zirveye çıktığı bir gün.

30 Nisan aslında tam olarak da Kraliçe Beatrix’in doğum günü değil. Kraliçe Beatrix’in annesi Juliana’nın doğum günüdür. Onun da annesi Kraliçe Wilhelmina’nın kraliyet döneminde bu gün 31 ağustos ve kraliçe Juliana döneminde ise 30 nisan günlerinde kutlanmıştır. Fakat Kraliçe Beatrix 30 nisan 1980 yılında annesi Juliana’dan kraliyeti devraldığında yaptığı konuşmada annesine saygı göstererek geleneği bozmayacağını söyleyip yine kraliçe gününün aynı günde kutlanmaya devam edileceğini bildirmiştir. (İhtimal o ki, kendi doğum gününün kışa denk gelmesi de bu kararı almasına neden teşkil etmiştir.) 30 nisanın pazar gününe denk geldiğinde ise bu kutlama 29 nisan günü yapılır.

İlk defa prenses Wilhelmina’nın doğum günü olan 31 ağustos 1889 tarihinde ülkesel olarak kutlanmış ve bu kutlamayla ulusal bütünlüğün pekiştirilmesi amaçlanmıştır. Daha sonra 1902 yılında Wilhelmina ağır bir hastalık geçirir, iyileşince de halk bunu büyük bir sevinçle karşılar ve ilk defa işte bu yıl, ‘prenses günü’ olarak yıllar sonra bu gün kutlanacak olan ‘kraliçe gününe’ de öncülük edecek tam bir halk bayramı olarak kutlanır.

Aslında kraliçe Wilhelmina’nın döneminde kraliçe ve ailesi halkın içine girmemektedirler. Kraliçe Beatrix bu kutlamaya bir yenilik ilave ederek ilk defa 30 nisan 1980 yılında halkın içine girerek bir beldedeki festivali ziyaret eder. Pek çok insanın düşündüğü gibi öyle havai fişek kutlamaları filan yoktur. Bu bir festival, bir halk bayramı, herkesin kendince eğlendiği bir sokak kutlamasıdır. O beldenin sanatçıları, müzisyenleri çeşitli eserler sergiler, çocuklar spor gibi sanat gibi çeşitli alanlarda yeteneklerini ve becerilerini sunarlar. Bunların yanı sıra zaman içerisinde insanların evlerindeki döküntüyü satılığa çıkardığı bir güne de dönüşmüştür.

Bu yıl kraliçe Beatrix ve ailesi yani prensler ve prensesler Limburg eyaletinin Weert şehrinde ve Thorn beldesinde idiler. Program her zaman olduğu gibi Hollanda 1 televizyonundan naklen yayınlandı. Programı buradan izleyebilirsiniz. (Kraliçe ve ailesinin otobüsünün köye gelmesi bu filmin aşağı yukarı 15. dakikasında başlıyor.) Prensesler bir yana her yıl prenslerin kıyafetleri genel olarak olumsuz bir eleştiri alırken, bu yıl prensler moda yorumcularından, kıyafetleri eşlerininkilerle uyum içerisinde olduğundan, artı puan aldılar.

Gençler tramvay durağına sandalyeyi atmışlar, inen binen kalabalık onların umurunda dahi değil.

Yukarıda değindiğim gibi tüm ülkede bir bit pazarı kurulmuştur. Fakat araba belli bir saatten sonra kardeşime lazım olduğu için bit pazarının birini sadece 20 dakika içerisinde gezmek durumunda kalırım. Hiç bir bit pazarı, hem de ülkenin tamamına kurulu ise bu pazar 20 dakikada gezilir mi? Ve toplam 1 Euro, 75 cent harcarım. Annemin gönlü hiç olmaz tabii buna. Sanki babamın kanı karşılığında alış-veriş yapmışım. Neyse moralim sıfırlanmadı ise de yerlerde sürünmedi de değil hani.


Genelde çocuklar eski oyuncaklarını satarak hem evi toparlamış olurlar hem de ufak ufak ticareti öğrenirler. Çocuğu büyüyenler bebek mobilyalarını ve küçülen çocuk kıyafetlerini satarlar. Yeni ürün satan pazarcılar da vardır ara ara. Tüm Hollanda turuncuya boyanır.  Biz, Türkler olarak damgamızı bu eğlence gününe vuralı çok olmuş. Yiyecek türünden ufak işletmeleri olan Türkler elektrikli mangalı koyarlar işletmenin kapısının önüne tüttürürler acılı/acısız mangalda köfteyi. :) Yanına da ayranı unutmamak lazım tabii.

Bu güne dek ben hiçbir şey satmadım ‘kraliçe gününde’. Ofiste bir Hollandalı arkadaş, büyük bir coşkuyla, ‘arkadaşlar, kraliçe gününde satış yapmaya var mısınız?’ diye sorunca “git Alla’a sen de” türünden bir şey söyledim. Konuştuk sonra. Eski kıyafetlerini satarak bir keresinde tam 200 Euro kazanmış. Doğrusu benim ticaretten yana pek bir kısmetim yoktur. Hatta ailemin de kısmeti yoktur bu alanda. Yıllar evvel erkek kardeşlerimden biri henüz ilkokulda iken annem elmalı pasta yapar ve babam götürür kardeşimi caddeye koyar. Aklı sıra çocuğa ticareti öğretecektir. Elmalı pastaların tanesi 0,25 centtir (gulden zamanıdır tabii o zamanlar). Yanındaki çocuk da eski çizgi romanlarını satar. Bizimkisi de kitap okumaya meraklı ya, ne bulsa okuyor. Alır eline bir kitap okumaya koyulur. Tabii o çocuk da bu arada kardeşimin elmalı pastalarını atıştırmaya devam eder. Bir zaman sonra bizimkisi zaten canından bezmiştir ya, elmalı pasta tepsisini bırakıp alır başını eve gelir. Annemler sorunca da yanındaki çocuğa teslim ettiğini söyler. Berikiler kızar tabii. Sen başında dururken çocuk ver ha atıştırıyordu, şimdi bütün pastalar bitmiştir, tanımadığın çocuğa nasıl bırakırsın diye serzenişte bulununca, benim saf kardeşim “Türk ya, çocuk müslüman, niye yesin canım, emanet” diye savunmaya çalışır kendini. Sonra tutarlar çocuğun elinden tekrar caddeye giderler. Bir de bakarlar ki elmalı pastalar bitmiştir. Bizim kraliçe günündeki ticaret maceramız da böylelikle başlamadan biter.

Sanıyorum geçtiğimiz yıl evden dışarı çıkmamıştım. Bu yıl bir farklılık yapayım diyerek fotoğraf çekmek için kendimi kalabalığın içine attım. Attım ama ne atış? Millet içip içip kendinden geçiyor, ihtiyaç gideriyor. Hoş gerçi oraya buraya tuvaletler yapılmış ama sanırım giderleri iyi olmadığı için yola akıyor. Daha merkezi ve kalabalık bölgelerde insanı bayan ağır bir tuvalet kokusu bira kokusuyla karışınca ortalığı ildiren bir koku oluşmuş. Tek kelime ile iğrenç. O pisliğin içinde de ellerinde bira bardakları ile dans etmeye devam ederler. Gerçekten çok ilginç bir anlayış. Her ne kadar dikkat ettiysem de kesin sıçramıştır diye düşünerek kendimi eve atar atmaz çantam ve montum da dahil olmak üzere üstümü başımı, tepeden tırnağa hepsini makineye atıp ayakkabılarımı sildim.

Kimi istemeden poz verir, kimisi de üç kuruşluk çanağının özel alan olduğunu iddia ederek fotoğraf çektiğim için kıyamet kopartır. Hele bir deli de vardı ki ayağımın dibinde dans ederek yoldan geçmemi engelledi.

ŞEKER HAMURLU PASTA

Bir kaç hafta evvel zorunlu olarak bir etkinliğe katıldım. Marsepein yani şeker hamurlu pasta. Sırf birilerinin gönlü olsun, çocuklar eğlensin. Belki çocuklar için yaratıcı olabilir ya da ne bileyim gençler için bir eğlence vesilesi sayılabilir. Bana göre tamamen yapay ve gereksiz masraf. Yoksa ben normal mi değilim ne? Kendime haksızlık etmeyeyim. Belki de ben çocuk ya da yeni yetme genç kategorisine girmediğim için normali de budur. Elden ayrık sığ? Yoo yo, ikincisi hiç değil. Çünkü katıldım, bütünleşmiş oldum, yani lafın kısası uyum sağladım, hani entegre diyorlar ya şimdilerde.

Tadı mı? çok kısa ve net söyleyeyim: berbat demek istemiyorum, tahmin ettiğim gibi. Bilmem yeterince net olabildim mi? Bir arkadaşımın dediğine göre en yenilebilir pasta benimkiymiş. Katmanların arasına çok az miktarda reçel sürdüğüm ve şeker hamurunu pastanın üzerine son derece ince bir tabaka halinde kullandığım için. O bir doğum gününe götürmüştü, çocuklar çok sevmişler. Ben de epey bir kara kara düşündükten sonra arkadaşlarıyla yemesi için komşumun çocuğuna verdim.

Heves edenler için yapılışını anlatayım: öncelikle şeker hamurunu elinizle bir güzel yoğuruyorsunuz. Açacak kadar yumuşadığında içine gıda boyası koyup renk tamamen elinizdeki yumağın her yanına karışıncaya kadar tekrar yoğurmaya devam edip pudra şekeri serpiştirerek merdaneyle açıyorsunuz. Sonrasında kekinizi yatay olarak üç parçaya bölüp ara parçaların üzerine reçel sürüyorsunuz. Açtığınız şeker hamurunu pastanın üzerine örtüp kenarları temizledikten sonra üst ve yan yüzeyleri şekerlemelerle süslüyorsunuz. Benim en canımı su eden kısım da işte bu üstünü süsleme kısmı idi. Ne yapmalı, nasıl süslemeliydi? Ölümlerden ölüm beğenmek gibi bir şeydi benim için. Fakat çok şatafatlı olmasa da biraz sancılı olmakla birlikte ortaya yukarıdaki pasta çıktı. Bir daha asla ve kata yapmamacasına.

Ve bir kez daha anladım ki ben kendi mutfağımda ve kendimce yaptıklarımla daha mutlu mesudum. Ama yine de toplum mutluluğu ve toplu mutluluk için uyum sağlamak önemli. Ne de olsa hayatımı bağışlamadım, sadece kıymetli bir buçuk saatim gitti. O da bütünleşme, çocuklar ve onların mutluluklarını görmek için değerdi. Neticede bu çalışmanın yansımalarını hep birlikte tüm toplumda görecektik.