İKİ SADE SAHUR

İlk fotoğraf… Yeşil ve beyazın dansı.

Türk yoğurdu ve yeşil üzüm.

Tatlısı olmayan tüm sofralarımızın tadı,

Ara öğünlerimiz.

Ofiste örnek öğle yemeğim.

Ramazan gecelerimde sahurum. Daha ne deyim?

İki farklı yeşil ve iki farklı beyaz… ancak bu kadar bir biriyle uyumlu olabilir.

Yoğurt, üzüm ve orkide…

Alttaki resme gelince…

Tam sahur vakti güç bela kalkıp abdestinizi almışınız, su kaynamakta… Filtre süzeğini alıp fincanın üzerine yerleştiriyorsunuz, kaynayan su ile önce çalkalanacak ki fincan ısınsın. Elinizi rutin olarak çekmeceye atıyorsunuz… O da nesi? Kahve filtresinin paketi boş, son kağıt çoktan kullanılmış, rezerve bakıyorsunuz yerinde yeller eser. Kek tabakta sizi bekliyor… Yenecek ama kahvesiz olmaz… Sahurun bitmesine siz deyin 15 ben deyim 20 dakika kalmış… Bu kahve içilmeli, ama nasıl? Tam da o anda, pek de sık kullanmadığım, kağıt mutfak havlusu gelir aklıma. Olur mu olmaz mı diye düşünecek hiç vaktim, kaybedecek hiç bir şeyim yok. Önce filtreyi ve fincanı kaynamış su ile çalkayıp ısıtırım. Ardından kağıt havluyu dörde katladığım gibi filtre süzeğin içerisine yerleştirip kahvesini koyarım. Geriye bir kez daha fokurdattırdığım suyu üzerine dökmek kalıyor.

Ve kahvem hazır!

 

TAHİN-PEKMEZ

‘Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır’ der ya hani atasözümüz. Ufakken ilk duyduğumda bunu anlamamış, açıklamasını öğrendikten sonra da büyük keyif almış, her fırsatta bahar geldi diye havaların ısınacağı beklentisi içinde olanlara vakarla bu atasözünü hatırlatmıştım. Atasözlerini Hollandacaya çevirmek ve ne anlatılmak istendiğini Hollandalılara anlatmak zor olsa dahi, benim bilinçaltıma öyle fena yerleşmişler ki ata sözlerini söylemeden geçemiyorum. Her ne kadar mart ilkbaharın ilk ayı olsa da vakıadır, martın kapıdan baktırdığı. Türkiye’ye kar tekrar geldi. Amsterdam’da ısı ciddi derecede düştü. İşte tam da bu soğuk günlerde bire birdir tahin-pekmez.

Tahin ve pekmez değil. Tahin-pekmez. Bilmiyorum başka milletlerde de var mı? Başlı başına bir Anadolu buluşudur sanki. Tahin kendi başına bir gıda ürünü: ezilmiş susam; pekmeze gelince onu herkes zaten biliyor: üzüm suyunun kaynatılmış hali. Adı var kendisi yok bir muamma tahin-pekmez. Tahin ayrı alınır, pekmez ayrı. Herkes damak tadına göre istediği ölçüde ikisini birbirine karıştırır. Hatırladığım kadarıyla bu karma işlemi her evde hep erkeklerin işidir. Tahin-pekmezi evin erkeği masanın üzerine koyar ve büyük bir vakarla karıştırır. Bu karma işlemi tam bir seremonidir oturma odasının ortasında. Ailemin vazgeçilmezlerindendir, ben beni bildim bileli evde hep bulunmuştur tahin-pekmez.

Yemeğin üzerine tatlı yoksa tatlı yerine geçer. Yanında da kaşıklanan ev yapımı yoğurt. Yemeğin kendisi yoksa karın doyurmak için yenir, bizatihi doyurucu. Yoğurt azsa yanında ayrana hayır denmez. İster ekmeğe sürülüp yenir, isterse lokma lokma. Kış günlerinde bire bir enerji kaynağı, insanın içini ısıtır. Kahvenin yanında benim ‘fevkaladenin fevkinde’ olan tatlarımdan, tatlılarımdan. Hani ekmek bulamadığı için pasta yemek durumunda kalanlar için ya da ekmeğin bulunmadığı yolculuk hallerinde ya da aceleden kahvaltılarda krakerin üzerine sürüldü mü en meşhur pastacının pastasından âlâdır.

Bilmem hatırlar mısınız? 80’li 90’li yıllarda rahmetli Barış Manço’nun adam olacak çocuk adında bir televizyon programı vardı. Amerikalı bir aile iş gereği Türkiye’de yaşamaktadır. Çocukları Barış Manço’nun televizyon programına katılır. Çocuk oldukça iyi düzeyde Türkçe konuşmaktadır. Barış Manço çocuğa ne yediğini sorduğunda çocuk büyük bir vakarla “tahin-pekmez” der ve rahmetli kopar.

Bu Amerikalı çocukla olan programdan bir fragman bulur muyum acaba diye You tube’a girince şu linki buldum.  Bunun yanı sıra Barış Manço deyince karşıma Barış Akarsu da çıktı. Her ikisine de bu vesileyle Allah’dan rahmet diliyorum, Allah taksiratlarını affetsin, mekanları cennet olsun.

Malzeme

  • 1 ölçü tahin
  • 2 ölçü pekmez

Hazırlanışı

Malzeme başlığı altında verdiğim ölçüye sabit kalmaksızın damak tadınıza göre istediğiniz miktarlarda tahin ve pekmezi her ikisi de birbiriyle güzelce hem hal oluncaya kadar güzelce karıştırıyoruz. Hepsi bu kadar.

Afiyet olsun!

YEŞİM USULÜ KAHVALTI

Yeşimin kahvaltı sofrası

İlk geldiğinde ikindi üzere idi sadece akşam yemeği yiyip anneme geçtik çay için. İkinci gün kahvaltıyı ben hazırladım. Üçüncü gün çayı nasıl demlediğimi, dördüncü gün de kahveyi nasıl filtrelediğimi gösterdim. Beşinci güne gelince kalkıp başucunda havanda kardemom dövdüm, atılacakları atıp tutulacakları tuttum ve yattım. Yatmadan önce de vaktinde kalkmadığı için ona ceza verdiğimi kahvaltıyı onun hazırlamasını istediğimi söyledim. İtirazsız kabul etti.

İlk kahvaltımız

Bir taraftan rahatça yatmak isterken diğer taraftan da aklım onda kalmadı değil. Kısa bir zaman sonra beni şaşırtırcasına ‘abla kalk kahvaltı hazır‘ dedi. Kalkıp elimi yüzümü yıkadım ve oturma odasına ilk geldiğimde gördüğüm manzara ilk çığlığımı atmama yetti de arttı bile. Hanım tam bir ‘klasik Türk kadını’* gibi kahvaltılıkları benim buzdolabının üzerine ters çevirerek koyduğum ve uzun zaman kullanmadığım için üzeri yağlı-toz sıvalı olan bir tepsiye doldurup getirir ve üzerindekileri masaya yerleştirdikten sonra o altı pis olan tepsiyi koltuğun üzerine koyar. Bir de üste çıkıp usta usta ve sakince “beni başıboş koyarsan olacağı bu” diyerek istifini bile bozmadan kahvaltısını yapmaya devam eder. Tam bir krize girme durumunda nasıl bu kadar sakin olabildiğini sorduğumda üçüncü bir cümle: krize girecek bir şey yokmuş, öyle bir durum olursa o bana haber verirmiş. Bir de kalkıp “hani o annenin yaptığı bazlamalar nerede onları bulamadım” demesin mi? Pes valla. Bazlamalar bitmiştir, varsa zaten buzdolabında vardır.

İkinci gün kahvaltı soframız

–       Eee, neden “bizde var” diyerek akşamdan almadın o zaman?

–       ???? (Bu kız hangi dilden konuşuyor biri bana anlatsın!)

–       Bu gün Zeynep teyzeye gidince ben ondan bazlama alcam.

–       ????? (Şaşkınlığım büsbütün artıyor)

*Benim güzel kardeşim ne kadar çatlasa da patlasa da bana iğneler soksa da beceremiyor Amerika/Avrupa ayaklarını, her haliyle klasik bir Türk kadını imajı var onda. :) Üzgünüm. Örneğin o da annem gibi, ki benim annem klasik bir Türk kadınıdır, her şeyi tepsiye doldurup getiriyor. Bu arada klasik Türk kadınlarının tepsi kullanmadığını söylüyor bana. Eh yani benim annem ne peki? Hani minimalist ya her şey, :) hani yer yok ya öyle tepsi filan koymak için… Örneğin ben… Tepsi denildiğinde ölümlerden ölüm beğenmeyi tercih ederim. Her şeyden önce o tepsiyi koymak için bir yer hazırlamak gerekir. Sonra tepsiyi yıkamak gerekir. Sonra her şeyi tek tek tepsiye doldurmak ve odaya getirince de tepsiyi koyacak bir yer açmak gerekir ki o yer genelde yoktur. Sonrasında tepsiyi tekrar yıkayıp yerine kaldırma ayrı bir aksiyon. Bu kadar eylem gerçekleştirme yerine ben gidip gelmeyi yeğlerim. Yeşim’e göre bu davranış klasik bir Türk kadını davranışıdır ve söylediğine göre o klasik bir Türk kadını değildir. Çok değil birazcık düşündüğüm zaman, yani bir Hollanda Türkü gözüyle bakınca tepsi kullanmak yerine, bu uğurda kullansam mı kullanmasam mı şeklinde hiç çaba bile sarf etmememe rağmen, benim davranışımın bir klasik Türk kadınına aykırı olduğu kanısındayım. Dedim ya aykırı olmak için uğraşmamama rağmen. Nereden mi biliyorum? Annem ve daha pek çok kimse beni tepsi için pek çok defa ikaz etmişlerdir. Benim bu incelikler için gerçekten vaktim ve yerim yok. Amerikalılar/Avrupalılar nasıl yaşıyorlar diye dizi seyretmem. Nasıl davranış sergilerler diye televizyon izlemem. Bir yönüyle İstanbul’da yetişmiş olan ben diğer taraftan Hollanda toplumuyla çok iç içeyim. Doğal yaşamın gereği etkiliyor ve etkileniyorum elbet. Fakat dedim ya cnbc-e izleyerek değil. Davranışları ‘siz’leştirerek ‘biz’leştirerek değil. Birileri gibi olmak için çaba sarf ederek değil. Her kim tarafından ediliyorsa -empoze edilerek- değil. İmkanım neye ve nelere elveriyorsa o kadarı ile yetinerek. Nasılsam öyle yani.

CUMARTESİ GEÇ KAHVALTI


Daha geçenki yazımda demiştim “dilerim en kısa zamanda sevgili Beyhan ve Leyla ile de bir 5 çayında buluşabiliriz” diye. Aman Allah’ım insanın duası bu kadar çabuk mu kabul olur? Bu yazıyı yazdığım günlerde Leyla ile henüz bir çay sofrasında buluşamamıştık ama hanım Hollanda’nın bir ucundan çıkıp Amsterdam’a gelir. Yok canım benim için değil. Gelmişken bana da, ofise, uğramayı ihmal etmez. Hatırlarsınız belki ‘kelepçeli kek kalıbım yok diye’ çıtlatmıştım blogdan, kimse tınmadı. Ben de çareyi bangır bangır bağırmada buldum. Yani bağırmak dediysem baktım ki dolaylı olarak söyleyince olmadı, doğrudan Leyla’ya söyledim. Bana, adını dahi söyleyemediği 26 santimlik kelepçeli kek kalıbı almış. (Sanıyorum piyasada bundan bir kaç santim daha küçük iki farklı ölçüsü daha var). :) Yanında bir paket de kardelen. Hep kardelenlerim olsun istemişimdir. :)

Derken ve biz cuma gününe henüz girmişken bir mesaj gelir: ‘yarın Amsterdam’da olacağım müsaitsen uğrayayım’. Beyhan’la görüşmeyeli sanıyorum iki yıl oluyor. Bir taraftan keyfim yok, diğer taraftan işler şu sıra çok yoğun, sonra bir de iş gereği yurt dışına gitmem gerekiyor, ‘hayır uğrama’ diyemeyecek kadar uzak, kafamı yastığa koyup yanında yatacak kadar yakın. Hazır gelmişken ben biraz kestireyim varsın valizimi de o hazırlasın.

Bu kadar ani gelene, üstelik yola da çıkacakken, ne yapılıp ikram edilir ki? Baktım ertesi gün Beyhan gelecek, akşam eve gelince önce çamaşırları makineye atıp serdim. Bu arada bulaşıkları yıkayıp yerleri silmeyi de ihmal etmedim. Peşinden bir de Paris Güzeli. İş çıkışı marketten, hazır almaya hiç alışkın olmadığım, tereyağlı bir yaprak hamuru ve iki meyve almıştım. Ne yalan söyleyeyim yaprak hamurunu ben misafirlerime kendim hazırladığımda daha bir mutlu olurum. İki yıl evvel çukurdan aldığım fondu takımını ilk defa Beyhan için kullanacağım hiç aklıma gelmemişti. Yaprak hamurunu uyduruk, acele, hızlı bir pizza için kullandım. Dolapta bulduğum tüm malzemelerle bir de makarna salatası yaptım içinde yok yok.

Kahvemizin yanına sevgili Beyhan’ın getirdiği ve altını çizerek ‘alkolsüz-katkısızdır’ şeklinde italiklediği el yapımı çikolatalarımızı gönül rahatlığı ile atıştırıyoruz.

“Cumartesi sabahı Beyhan gelmeden bir de çukur yaptım” demeyi çok isterdim. Biliyorsunuz sahip olduğum tek gezme gününde çukuru kolaçan etmeden rahat etmem. Beyhancımla akşam konuştuk ve onu bana erken gelmesi durumunda birlikte çukur yapabileceğimiz sonra da enine boyuna bir kahvaltı yapabileceğimiz konusunda ikna ettim. Sevgili Beyhan bir sürpriz yapar ve bundan yaklaşık 20 yıl evvel üniversitede Hollandaca öğrenme gayreti içinde aynı sıralarda dirsek çürüttüğümüz ablasını da getirir. Hem de ne getiriş? Sabah 9:00 sularında ablasını arar ve Amsterdam’a gideceğini bana da uğrayacağını söyler. Üstelik arabasında bir kişilik yer de vardır. Gülhan bu teklifi hiç düşünmeden kabul eder ve atlar arabaya. Sağ olun var olun beni sevip-sayıp geldiniz, kahvaltıcığıma eşlik ettiniz.

Onu görmeyeli yıllar olmuştu. Çok iyi oldu, hep birlikte çukurumuzu da dolaştık. Uzun zamandır döküntücü pazarcıya ‘düğme getirmiyor musunuz?’ diye sormaktan dilimde tüy bitmişti. Nihayet pembe bir düğme alabildim. Sonra pazarcının biri yine bir döküntü getirmiş ki sormayın: üç tane fincan sorarım “25 Euro” der. 4 tane tabağa 15 Euro ister. Kardeşim deli misin nesin? Git Allah aşkına. Bir de üşenmeden bana marka sayar… Yok, hele kimin tasarımıymış porselenler. Tamam, ama orası çukur pazarı, şimdi bu söylediğin fiyat hiç çukura yakıştı mı? Dolayısı ile düğmeden başka hiçbir şey alamadan geldim. Bir de ukala ‘almak zorunda olmadığımı’ söyler. Sanıyorum bu pazarcıların ortak ukalalığı. Hele bir de önüne her gelene “sana şu fiyat” demiyor mu? Bana o fiyat da, peki ilk defa çukur pazarına gelmiş arkadaşlarıma niye ‘hadi size şu fiyat’? Sanırım sürekli müşterisi olduğumu unuttu. Garip. Belli Türklerden öğrenmiş. Ama dersine iyi çalışmamış. Yoksa çok mu çalışmış? :)

İkram konusunda çok maharetli değildim kabul, fakat maksat sohbet olsun. Yüzeysel atıştırmalıklarımıza karşın sohbetimiz aksine bir o kadar derindi. Dilerim bu geç kahvaltı sofralarında sevgili Beyhan’la daha sık bir araya gelme fırsatı buluruz. Fakat bu kez daha hazırlıklı olmayı yeğlerim.

5 ÇAYI İLE SOSYALLEŞME


Yıllardır uygulanmayan bir gelenek. Amsterdam’a yeni geldiğimde pek fazla bilinmeyen bir olgu idi 5 çayı, hatta hiç bilinmeyen. Oysa İstanbul’da olağandı. İçerisinde yoğrularak büyüdüğüm tam bir Türk geleneği idi benim için. Zaman içinde öğrenirim ki meğer benim içinde yoğrulduğum, özümsediğim, benimsediğim 5 çayı biz Türklere İngilizlerden geçmiş.

Hani daha önce yazmıştım onun şimdi asker olduğunu. Annemlerin oturma odası yıllardır işgal altında. Şimdi hazır işgalci anavatanı, memleketi beklemeye gitmişken biz de bayanlar olarak bir 5 çayını vesile kılarak vaderland dediğimiz ‘baba vatanda’ bir nebze sosyalleştik. Sosyal medyada sosyalleşmeden bahsedenlere taş çıkartırcasına kurulu bir masanın etrafına toplanarak hem dahi çayımızı yudumlayarak söyleştik. :) Bu arada bizim askerin çok hoşuna gider bulunduğu ortam on beş ay subay olarak kalmaya karar verir. Sanırım bir çay sofrası başında sosyalleşmek için pek çok fırsatımız olacak.

5 çayı bayanlara özgüdür, bir erkek işi değildir yani. Kısır gibi, hani o da bir bayan yiyeceğidir ya. Fakat son zamanlarda erkekler fena halde sahiplendiler kısıra. 5 çayı bayanların, ‘kabul günü’ bayanların, kısıra da bayanların dedik. Erkeklerin nesi vardı sahi? Bir saniye bir düşüneyim. Iııııııım…hala bulamadım, ıııııııı… Hah şimdi buldum onların askerliği var.

Az evvel kabul gününü de zikredince annemin anlattığı bir anekdot geldi aklıma. Yıl 1962, rahmetli Mahi-Nur teyzem nişanlıdır. Memlekette komşunun kabul günü vardır. Fakat anne başka bir şehirde yaşayan kızının doğumundan dolayı şehir dışında olacağından kabul günü iptal edilir. Telefon yoktur henüz o yıllarda, yakında olanlara haber verilir, ancak uzaktakiler durumdan bihaber çaresiz geleceklerdir. Evin kızı, Hüseyin onbaşının kızı Naciye, bir kaç kaymaklı bisküvi alır ve teyzemle annemi de davet eder. Durumu izah eder onlara, fazla kimsenin gelmeyeceğini yine de uzakta olduklarından ötürü haber veremedikleri hanımların geleceğini söyler ve der ki teyzeme ‘memurla nişanlandın, sabah evlenip başka bir şehre gideceksin… Memur karısı olacaksın… Sen de gel de kabul günü nasıl kutlanır adetleri öğren’. Pardon, nesi var ki öğrenilecek?

Anneme sorarım, ‘siz de gittiniz ha?’ diye. Evet, gitmişlerdir. Teyzem annemi de alır yanına giderler. Öyle ya kabul gününün de kendine özgü adetleri, görgü kuralları vardır. Ben olsam büyük ihtimalle ‘kardeşim git Allaha sen de’ derdim. Eve gelen misafirle sohbet edilir, ona ikramda bulunulur, bunu zaten içinde yetiştiğiniz ailenizden öğrenirsiniz.

Teyzem rahmetli daha sonra bu deneyimine binaen evlenerek yerleştiği Muş’ta kabul günlerini kutlamaya başlayacaktır.

Annemler gittiklerinde henüz kimse yoktur. Önce kahve ikram edilir. Normalde ev yapımı atıştırmalıklar da olmalıdır, fakat dediğimiz gibi anne şehir dışındadır ve bu aslında kural dışı bir kabul günüdür, o sebepten bisküvi ile idare edilecektir. Annemler otururlarken Saime abla gelir (o da Ihsan öğretmemin karısıdır. Şimdiki Yargıtay başkanı Nazım Kaynak’ın yengesi). Annem kendisine ikram edilen kahveyi almak istemez. Kibarca “Saime ablaya verseydin’ der.

Kabul günü kural bir: kapıdan gelenin eline hemen çay/kahve tutuşturulmaz!

Kabul günü kural iki: ikramda büyük küçük sırası gözetilmez!

Önce gelen önce yer sonra gelen sonra yer.

Kabul günü kural üç: 10-15 dakika oturan gider. Aynen ölü evine gelenin biraz oturup kalktığı gibi. Öyle sabahtan gelip de akşama kadar yayılmak yoktur. Bakmayın evin erkeği sabah erkenden evi terk etmek ve geç saate kadar eve gelmemek durumundadır. Anneme bunu nereden bildiğini sorduğumda müftü efendinin de eşinin kabul günü olduğunu ve o gün müftü efendinin geç saate kadar dedemin dükkanında oturduğundan bildiğini söyler. Yani istisnasız bütün memur hanımlarının günü vardır, sadece yerliler gün kutlamazlar. Yerlilere her dakika gelebilirsiniz, herkes her daim ‘hoş geldi safa geldi’, ikramda izzette kusur edilmez. Ne demiştik daha önce? Misafire hizmet Allah için hizmet. Gerçi şimdilerde yerlilerin de günü varmış, onların günü özellikle sülale kadınları arasında oluyormuş.

Bu da annemin işlediği çay takımından bir parça. İstanbul’da bulmuştum, bir süredir bende.

Bu arada çay takımı örtüsünü ve peçetelerini unutmamak lazım. Tabii o zamanlar kağıt peçete yoktur henüz, ya da yaygın değildir. O günlerde yine konuşulan konulardan bir tanesi de çay takımının kimilerine göre çok gereksiz olduğudur. Oysa takımların içinde en kullanışlısı çay takımıdır. Bisküvi ikram edilmeden önce çay peçetesi ikram edilir ki her ısırıldığında bisküvi kırıntıları yerlere dökülmesin. Her kızın çeyizinde bulunmalıdır.

Yine aynı dönemde annemlerde ‘sofra’ kültürü hakimdir. Yere serilen bir sofranın üzerine bir kalbur yerleştirilip üzerine sini konur ve onun başına toplanılır ve eğer her hangi bir pirinç ya da bulgur tanesi dökülüyorsa sofra bezine dökülür. Sofra da yemekten sonra tavukların önüne silkelenir ve katlanıp kaldırılır.

Bir günde iki üç ‘gün’ olur.

Bakın bu da çok komik. Annem 10-13 yaşlarında çocuktur ya henüz, bir şey ikram edildiğinde ‘yok başka almayım, bir günüm daha var’ cümlesine bir türlü anlam veremez, cümleyi kavrayamaz. ‘İki günüm daha var, ben artık kalkayım’ :) :) Gerçekten de bu konuya yabancı birinin anlaması hele de bir çocuğun anlaması imkânsız gibi, yani bir günde iki üç gün olması eşyanın tabiatına aykırı. Nasıl yani ‘bir günde iki gün var’. Tam komedi…

Memur hanımı olmak da zordur sanırım o yıllarda… Bir günde iki üç kabul günü olurmuş ya. Bir günden öteki güne yetişmek zorunda kalırmış hanımlar. Sıkar valla. En azından beni feci sıkar, zor iş.

Ufakken anneme ‘kabul günü ne demek, niye kabul günü demişler?’ diye sormuştum. Annem de bana ilk zamanlar bir ‘memur hanımları geleneği’ olduğunu daha sonraları da muhtemelen şehirlerde yaygınlaştığını (ya da tam tersi) ve şehirli hanımların ki bunlar (konumuzla alakalı olanlarından bahsediyorum) genelde ev hanımları oluyorlar, memur hanımları da zaten ev hanımları, her gün misafir kabul etmedikleri yılda sadece bir günde kapılarının misafire açık olduğu onun için adının ‘kabul günü’ olduğunu söylemiş ve bu hatırasını paylaşmıştı. Yani ev sahibi sadece o gün misafir kabul ediyor, başka hiçbir gün sizi eşiklikten öteye kabul etmiyor. O gün bu gün bu anekdotu yıllarca dinlemiş ve etrafımda kabul gününün ne anlama geldiğini bilmeyenler olduğunda hep annemin, yukarıda zikrettiğim, hatırasını paylaşmışımdır. Zaman içerisinde bu kabul günü, yanılmıyorsam 1990’lı yılların başlarında Amsterdam’daki Türk hanımları arasında da uygulamaya konulur. Etraftan duyardım “bizim bu hafta sonu günümüz var” dendiğini.

Neyse biz dönelim tekrar 5 çayımıza. Kabul günü bana göre ne kadar gıcıksa 5 çayı benim için o kadar keyiflidir. Çünkü 5 çayı bir keyiftir, kendi kendinize yaparsınız onu, gönlünüzden gelir… Bir zorlama, bir zorunluluk yoktur onda.

Uzun zamandır Paris Güzeli yapmak istiyordum. Bir canım çekti bir canım çekti sormayın. Fakat ben profiterol yapıp annem de zaten bir süre önce aldığı kabağı nihayet tatlı yapmaya karar verince üçüncü bir şekerliye gerek görmedim. Paris Güzeli bir başka vesileye inşallah. Annem klasiklerinden talaş böreği, mercimek gıyması ve yeni yaptığı turşusu ile katılacakken, tutar bir de kek yapar. Malum evde nane molla çok. Oysa ben bir de kağıtlı kek yapmayı çok istemişken, çeşit kargaşası yaşamama adına ondan bile vazgeçmiştim. Kağıtlı kek de yine benim çocukluk günlerimden. Bakmayın şimdilerde muffin olduklarına, o zamanlar kağıtlı kek denirdi.

Bu kurabiyecikler ve sunum da Kevser’den.

Dilerim en kısa zamanda sevgili Beyhan ve Leyla ile de bir 5 çayında buluşabiliriz.

Bu yazıyı yazarken çok güldüm. Aman bir yanlışlık olmasın diye anekdotla ilgili bölümü yazdıktan sonra anneme telefon edip yazımı okudum ve eksik kalan yerlerini tamamlamasını rica ettim. Annem kendini hatıralarına fazla kaptırmış olacak ki Hüseyin onbaşının kızının evlenmesinden, kiminle evlendiğinden, ondan önce kimin istemeye geldiğinden, Saime ablanın sülalesinden vs. vs. bile bahseder. Her defasında ‘bir dakika konu bu değil, sen o günki kabul günüyle ilgili olan kısımları anlat kâfi’ derim. Konu her dağıldığında gülmekten kırılır ve annemi sadede getirtinceye kadar belki elli defa “bi dakika, bi dakika” diyerek öğrenmek istediğim kısımları not almaya çalışırım.

Katkılarından dolayı annişime sonsuz teşekkürü bir borç bilirim.