ALMAK ÜZERİNE

Ne bir gün almamak üzerine ne de bir gün gelip almak üzerine yazacağımı hiç ama hiç aklımdan geçirmemiştim. Bu gün yaşadığım bir travma üzerine yirmi yıldır yapmak istediğim ancak bir türlü her nasıl olduysa almadığım bir şey aldım. Aman nasıl olsa vardı işte, boş ver de dediysem, buna dayanmalıyım da dediysem, o kadar da çıt kırıldım değilim, hayır olmamalıyım dediysem de yirmi yıl sonra bu gün zıpkın gibi fırladım ve bisikletime atladığım gibi kendimi bir dükkanda buldum. Dükkanın adı Gama.

Önce Gama personelini biraz karıştırdım. Dedim ki zil almak istiyorum. Kapı zili. Tarif ettiler reyonu, eleman yardımcı olsun dediler. Gittim ve zilleri görmek istediğimi bildirdim. Fakat hepsi pakette ben sesini duymak istiyorum. Duymadan almak istemiyorum.

-Bizim zillerimizin sesini duyamazsınız. Sesini duyup almak istiyorsanız Praxis’e gitmeniz gerekiyor diyerek uzaklaşıyor eleman. Tekrar danışma mı neyse işte oraya gidiyor ve epey bir süre sırada bekliyorum. Bu kez karşımdaki bir teyze mi desem abla mı desem, ama öyle böyle değil bayağı bir uzun boylu.

-Pardon en yakın Praxis nerede?

-Praxis mi? Bilmem.

-Bakın bana acilen bir zil lazım. Ancak sizin zilleriniz denenmeden alınıyormuş. Oysa ben zilin sesini duymak istiyorum. Bu imkan da sadece orada varmış. Adeta Allah rızası için nerede var o dükkan söyleyin demeye getiriyorum.

Abla mı, teyze mi neyse işte , bir hışımla, bunu size kim söyledi diye sorar. Pardon yanlış bir şey mi söyledim, yasak mıydı yoksa? Bu arada benimle birlikte tekrar zillere doğru yürümeye başlar. Tavrından ve hareketlerinden rütbenin bayağı bir yüksek olduğunu anlamam zor olmuyor. Bana sorar, tarif edebilir misiniz nasıl birisiydi? Ben hiç oralı değilim, bir benim yüzümden birisinin fırça yemesini istemiyorum. İkincisi ben bir travma içindeyim, kimseyle uğraşacak halim yok. Derken bu yüksek rütbeli abla hem benimle ilgileniyor, hem de kulağındaki CIA ajanı gibi kulaklıktan bir anons geçiyor.

-Kim demin buradaki zil bakmak isteyen hanımı Praxis’e yönlendirdi? Bu arada benimle ilgilenmesi için bir başka eleman buluyor. Eleman emrine amade ve pek bir kibar. Meğer sistem şöyleymiş, zillerin bulunduğu reyonda bir cihaz var. Siz zil kutusunun üzerindeki kodu giriyorsunuz, makine da size zilin nasıl çaldığını duyuruyor, gayet basit yani. Derken zilimi alıyorum. Yetmiyor yanında bir de pil alıyorum. Pil yetmiyor, pili de A marka alıyorum. Eleman benimle kasaya kadar gelip beni kasiyere teslim ediyor. Çünkü zili de pil paketini de açmıştır, kasada sorun yaşamamı istemiyor. Derken kasadan geçerken drop görüyorum. Travma yaşıyorum ya, yıllardır yemediğim dropa şöyle isteksiz bir bakıyorum. Sonra gayri ihtiyari elimi uzatıp bir paket alıyorum ve başlıyorum muhtevayı okumaya. Derken sıra geliyor. Diyorum ki kasiyere okumam bitsin belki bunu da alcam. Kasiyer deneyimli, jelatin mi aradığımı sorunca kısaca evetle cevaplıyorum. Vardı, yoktu bir kere de kendisi okuyor, tamam yok dediysem de kız yemin billah etmiş adeta, bir de bir kaç kasa ilerideki meslektaşına bağıra bağıra soruyor elindeki paketi havada sallayarak bunda jelatin var mı? Nihayet collegasından da onayı alınca gönül rahatlığıyla hesabı geçiyor da ben de dükkandan çıkabiliyorum.

Alış veriş yapmak için yeminli de değildim ama, nasıl olduysa oldu nbu alış veriş beni tatmin etmiyor. Atıyorum kendimi bir dükkana daha… bir kaç ihtiyaç alırken bir kaç da çikolata alıyorum indirimde(!) ya hani. Bütün bunların öncesinde hatta zilin de öncesinde öğle suları başka lüzumlu alış verişler yapıyor yanı sıra hiç almadığım granola bar alıyorum, hemi de bir kaç paket. Aman indirimdeymiş.

Hatta onun da öncesinde bir başka dükkandan iki tane mektup açacak alıyorum. İnanın bunları kendim için aldıysam namerdim. İkisini de hediye paketi yaptırıyorum. Allah’ım nedir bu? Almak için gerçekten yeminli değildim. Arefe gününün alış veriş çılgınlığı mı bulaşıyor bilemedim ki?

Bugün arefe. Yarın Noel’in birinci günü.

Bu arada Noel demişken Türkiye’de yılbaşı ağacı diye evlerinde çam ağacı süsleyen hemşerilerime de serzenişte* bulunmadan geçemicem. O ağaç yıl başı ağacı değil. Noel ağacı! Hatırlatayım Noel bayramı 25 ve 26 aralık günlerinde kutlanıyor. Duyan duymayana bilen bilmeyene haber salsın. Evet haber etsinler de yarın Noel’in birinci günü geçmeden kutlamalar başlasın. Yanlış günleri yanlış tarihlerde kutlamayalım. İnsanları ikaz etmek insanlık görevim.

Sonra da gelelim bizimkilerin kutlarken bile adında bir anlam kargaşası yaşadıkları güne. O sizin kutladığınız yıl başı değil bir kere, yıl değişimi. Yani Hollandacasıyla söylemem gerekirse jaarwisseling. Yılın son günü olan 31 aralık gecesiyle oude jaarsavond ya da oude jaarsdag, yeni yılın ilk günü olan bir sonraki gün yani eski ve yeni, oud en nieuw.

Diğer taraftan Noel’le ilgili kısa kısa bir kaç bilgi vermek istiyorum. Dünya çapında yaklaşık iki milyar insan her yıl 25 Aralık’ta, yüz milyonlarca insan da 6 veya 7 Ocak günlerinde Hazreti İsa’nın doğumunu kutluyor. Diğer taraftan milyonlarca kişi de Noel’i hiç kutlamıyor. Neden mi?

Şöyle ki: bunlardan bazıları Hıristiyan aleminden değil. Örneğin Müslümanlar, Yahudiler veya Hindular Noel’i kutlamıyorlar. Ateistler, agnostikler ya da İlah kavramını kabul etmeyen hümanistler gibi bazıları ise Noel’de yaşandığı söylenen olayların efsane olduğunu düşünürlermiş. Ancak ilginç olan şu ki, Hazreti İsa’ya inanan çok sayıda insan da Noel âdetlerini uygulamayı reddederler. Neden mi? Buna en az 4 neden gösteriyorlar. Merak edenler internete girip şöyle bir arama yapsınlar bakalım neymiş bu nedenler.

Yahudiler diğer bir deyişle Museviler ne mi kutluyor? Yahudiler/Museviler, ne diyorsak artık, Khanuka denen bir bayram kutlarlar. Bereket bizimkilerin haberi yok :)

*Serzenişin sözlük anlamı yakınmadır. İnsanlar sevdiklerinden olumsuz bir hareket gördüklerinde, serzenişte bulunurlar. Kötü bir niyetim yok yani.

ALMAMAK ÜZERİNE

Bu gün FB aracılığı ile karşılaştım bloğuyla. Hatunun adı Selma Hekim, bir yıldır almamaya çalışıyormuş. (Bakın Almanya’da çalışmıyor, almamaya çalışıyor, doğru okudunuz.) Takdir ettim. Deneyimlerini paylaştığı bloğuna şöyle bir baktım, sadece almamak değil, tasavvuftan ve yogadan etkilendiğini “bir lokma bir hırka” felsefesinden yola çıktığını anlatıyor. Hatta bu yola girince sigarayı bırakmış. Aklın yolu birdir. Fakat farkındalık herkeste aynı frekansta değil. Bloğu bugün keşfetmiş olmanın heyecanıyla ben de bir şeyler yazmak istedim.

EVİMDE OLMAYANLAR VE OLMAMASINA HALA SEVİNDİKLERİM.

  • Magnetron
  • Televizyon
  • Bulaşık makinesi
  • Vitrin
  • Dresuar (doğru yazdım mı bilmiyorum)

Evet bunlar benim evimde yok, yani yeni değil bu, yıllardır böyle. Aşağı yukarı bir yirmi yıllık hikaye. Evimde var olanlardan bahsetmiyorum tabii. Ancak bu saydıklarımı evime koymayı tüm ısrarlara ve kışkırtmalara rağmen hiç düşünmüyorum.

Zaman zaman bloğumda yemekle ilgili değerlendirmelerden bahsediyorum zaten. Fakat bu vesileyle diğerlerinden de bahsedeyim. Her ne kadar etrafımda pek çok kimse bunları anlamasa bile. Yanlış anlamalara sebep olmamak için baştan söyleyeyim. Bu yaptıklarımın baş kaldırmakla ya da bir şeyleri ispatlamakla ya da cimrilikle ya da pislikle uzaktan yakından alakası yok. Böyle düşünenler varsa zahmet edip yazımı hiç okumasınlar.

Ben böyle yetiştirildim. Bizim zamanımızda böyleydi yani. Bir şeyden başka bir şey yapılırdı. Eskisi olmayanın yenisi olmaz derdi annem hep. Çanta lazım annem dikerdi. Kalem cüzdanı lazım annem dikerdi. Güneşliklerimizi yazmıştım zaten annem şeker çuvallarından dikerdi. Maalesef bizden sonraki nesil böyle yetişmedi.

Yaptığımı itiraf ettiklerim:

  1. Ambalajları saklayıp sonra yine kullanmak.
  2. Çiçek paketlerinden çıkan rafyaları bile saklamak ve lazım olduğunda kullanmak.
  3. Hediye edeceğim çiçekleri büyük oranda kendim dikip yetiştirmek.
  4. Birisine hediye götürmek istediğimde önce evi arayıp taramak. (Hele bu madde hiç yanlış anlaşılmasın, evdeki vazoyu henüz hediye olarak götürmedim).
  5. Genelde kendim bir şeyler yapıp hediye etmek.
  6. Çamaşır makinesinden dökülen sularla balkonu yıkamak
  7. Çamaşır makinesinin özellikle son suyuyla yerleri silmek.
  8. Yerleri sildiğim sularla ya sokağı yıkamak ya da tekrar balkonu yıkamak.
  9. Elektrikli süpürgeyi mümkün olduğu kadar kullanmamak, bu uygulama için halınızın olmaması gerekiyor.
  10. Bulaşıkları bir kabın içinde ve elde yıkamak.
  11. Bulaşık duruladığım suyu biriktirip özellikle mutfağın yerlerini silmek.
  12. Bir şeyi çok sevdiysem eğer yırtılıncaya kadar giymek.
  13. Sonra onu pijama niyetine giymek.
  14. Tamamen yırtıldıktan sonra toz bezi yapmak.
  15. Toz bezi için yeterince eskidiyse tahta bezi yapmak.
  16. Başına bir kaza gelmiş ya da bazı yerleri kullanılamayacak kadar yırtık olan kıyafetlerden çanta dikmek.
  17. Hiç bir şekilde kullanılamayacak olan tekstil ürünlerini el işi dersinde kullanmaları için ilkokullara vermek.
  18. Dolapları toparlayıp ihtiyaç sahiplerine kendi elimle vermek. Bunları vermek için kapı kapı kurum aramamak. Yani zihniyet evde bir mıntıka temizliği yapayım değil. Bir iyilik yapayım olmalı. Hatta derneklerdeki ihtiyaç sahiplerine verilecek kıyafetleri düzenlemeye gitmek.
  19. Yaklaşık 12 yıldır bisikletle mobilizasyonu sağlamak, toplu taşıtları kullanmamak. (Hem kan dolaşımı için çok iyi, hem de keseye müthiş katkı sağlıyor).
  20. Hava alanına taksiyle değil trenle ya da metroyla gitmek.
  21. Bit pazarlarını, eskicileri, antikacıları pek bir severim bunu herkes biliyor zaten. İhtiyaçları mümkün olduğunca buralardan tedarik etmek.
  22. Suyu gerekli gereksiz şar şar akıtmamak.
  23. Suyu soğutmak için hele hiç boşuna akıtmamak. Soğuk su istiyorsanız ya buzdolabına bir şişe su koymak ya da buz kullanmak.
  24. Pazara giderken sadece dolaşmak amacıyla gittiğimi bilmek ve bu bilinçle pazarı dolaşmak.
  25. Becerebildiğim kadar kreatif etkinliklerde bulunmak.
  26. Mümkün olduğunca şu çığrından çıkmış, furya haline gelmiş İ harfi ile başlayan A harfi ile biten o dört harfli alış veriş canavarı dükkana gitmemek. Siz anladınız onu.
  27. Poşetleri tekrar tekrar kullanmak.
  28. Çiçeklerimi meyve, sebze yıkadığım sularla sulamak.
  29. Kapıma ‘reklam istemiyorum’ etiketi yapıştırmak.
  30. Sonra annemlerin kapısına da bu etiketlerden 3 tane yapıştırmak.
P1050716

Bu hayır, hayır versiyonu. Bunların bir de hayır, evet versiyonu var.

Şimdilik aklıma gelenler bu şekilde. İlerde yaptığım halde yazmayı unuttuğum maddeler olursa yine ekleyebilirim. Neticede bilimsel bir çalışma değil bu.

RUTİNLER

1

Annemle rutin Vondelpark yürüyüşlerimizden birini yaptık dün yine. Yani başlangıç itibariyle rutindi. Dönüşte güzel bir dükkancığa uğradık. Maksat öylesine bi dolaşmak olsun. Bir koltuk gördüm. Oturabilir miyim? Tabii ki oturabilirsiniz. Aman koltuk pek bir rahatmış. Gel anne sen de otur. Annem: amaaan, bizim evdeki o siyah sandalyenin aynısı, demesin mi?

Yapma anne, o nere, bu nere? Dur bir kere daha oturayım. Sahi bu koltuk ne kadar? Koltuk hele bilmem hangi dehşet fiyattan hele bilmem hangi ucuz fiyata düşmüş. Kelepir. Madem de hani o evdeki yırtık bilgisayar sandalyesinin aynısı. Şöyle bir düşündüm, alsam nasıl götürürüm. Atım yok arabam yok. Olacak bu ya dükkancı sevimli kadının da arabası yokmuş. Sahi ben sizden acayip bir enerji aldım, bu nasıl bir enerji böyle? Kadın bir kahkaha daha atıp teşekkür etti. Derken ayrıldık.

Ben bisikletimi çözerken annem de bari tramvaya doğru yürüyeyim, benim beklememe gerek yok dedi. Haklısın anne sen boşuna bekleme, evde görüşürüz, yalnız ben önce bir çukur yapcam.

-Tamam evde görüşürüz.

Derken bisikletimi nihayet kilitli olduğu yerden çözdüm ancak ne var ki aklım koltukta. Acaba anneme söz verdiğim üzere çukura mı gitsem, yoksa dönüp tekrar o dükkana mı? Dükkan mı, çukur mu? Sağa mı dönsem yoksa sola mı? Aman Ya Rabbim nu nasıl bir ikilem. Hava çok güzel yağmur yok, fırsat bu fırsat. Bir delilik yapmalıyım. En iyisi ben şu koltuğa bi koşu gidip tekrar bir bakayım.

Delilik, evet, rutinin çarkına şöyle bir çomak soktum.

Biraz çabuk geldim evet. Annemim yanında sesimi çıkartamadım da. Şu koltuğa bir kez daha bakmak istiyorum, hatta onu almak istiyorum, sizce bunu bisikletle götürebilir miyim? Sizde halat filan var mıydı? Valla çocuğum her şey var da halat var mı bilmiyorum diyerek deposuna dalar kadın. Ve çok geçmeden kahkahalarla bak ne buldum diyerek gelir yanıma. Kuşak! Harikasınız. Peki bağlayabilir misiniz? Tabii çocum bağlarım, sen hadi kapıyı aç, ben koltuğu getireyim. Tamaaam, yalnız önce ödemeyi yapayım.

P1110580 

Bisikletle çok eşya taşıyan gördüm ama bir gün benim de bisikletle koltuk taşıyacağım hiç aklıma gelmemişti. Atım arabam yok ama, bisikletim var, bir de yürüyebiliyorum. Yürüyebilmenin sadakasını vermem lazım. Tebessüm eden bakışlar arasında karşılaştığım insanlarla selamlaşarak kalabalık olmayan ara sokaklardan tıpış tıpış yürüyerek bisikletimin tepesinde kuşakla bağlanmış bir koltuk, annemlere kadar geldim. Zili çalıp kardeşimi çağırdım:

-Lütfen alış verişlerimi taşımaya gelebilir misin?

-Tamam abla geliiim.

Yukarı çıktığımda çoktan kıyamet kopmuştu. Bir papara yiyeceğimi biliyordum da bu kadarını beklememiştim. Anne tamaaam. Tamam annneee. Hadi yapmaaa. Anne lütfen, çok kırıldım. Annee hadi amaaaa. Anneeee çok rica etcem, lütfen amaaaaaa……….

Derken sessizlik………………

Bayağı bir sessizlik……………………. Sessizliği bozan tek şey annemin tövbe estağfirullah’ı, ve herkese sinir olduğunu açıklaması. Ve dahi cıkırdaması falan filan.

-Bari namazıma devam edeyim! Sen parana sadece….. evet sadece bi….. sadece bi uçak bileti alıp seyahate çıkabilirsin! (Eskiden annem parama ev almam gerektiğini söylerdi. Ben de böyle isterdim. Ancak şimdilik kazandığım parayla asla bir ev alamayacağımı öğrendiğimizden beri ev mevzu istemiyorum. O yüzden annem de ne diyeceğini şaşırdı birden. Zavallı kadın n’apsın.)

Evet anne sen namazına devam et, bakma bana. Ben parama bir uçak koltuğu aldım, onu da oturma odasının baş köşesine koydum geniş geniş oturuyorum, hemi önümde ayaklarımı uzatacak yer de var. Neyse ben de bir abdest alayım.

– Tövbe estağfurullah.

Yine sessizlik…. Çoraplarımı alıp elime, kuruluyorum koltukçuğuma. Annem:

-Hah işte öyle kızım, otur koltuğuna orada giyin. Ben tebessüm etmekle yetiniyorum, konuşmaya ne mecalim var, ne de vaktim. Namazımı kılıp oturma odasına tekrar geliyorum ve hemen koltuğuma kuruluyorum. Annem bana yemek hazırlamış. O servisi yaparken, ben büyük harflerle konuşmaya başlıyorum. BİLİYOR MUSUN ANNE, BEN DÜN DAHA KÖTÜ BİR ŞEY YAPTIM!

-Ne yaptın?

-Bir şey satın aldım. DÜN KENDİME BEŞ EUROYA BİR DEMET ÇİÇEK ALDIM!

Bu kez gülüşmeler, iyi yapmışsın kızım.

-Sadece o kadar da değil. GEÇEN HAFTA DA ÇUKURA GİTTİĞİMDE İKİ EURO HARCAMIŞTIM.

Yine gülüşmeler, KENDİNE HER ŞEY ALABİLİRSİN AMA BANA ALAMAZSIN. Uff, emir büyük yerden geldi. Zaten doğru düzgün bir şey aldığım ve yaptığım yok, yapma annee. Hem biliyorsun indirimdeydi, sen de duydun.

– O tezgahtar numarası! Bir büyük fiyat koyuyorlar bir de küçük fiyat koyuyorlar. Satış numarası bunlar.

Neyse ne, tüm koltukların fiyatı sabitti, sadece bu indirimdeydi ama. Hem kadın akşama kadar dükkanda boşu boşuna mı otursun? Ben de akşama kadar para kazanmak için koşuşturuyorum. Dükkancı da kazansın parasını.

– Ne yani elin kadını para kazansın diye, biz koltuk mu alacağız?

Yapma annee, ihtiyacımız olduğu için aldık.

 

Derken annemle birlikte dolmalarımızı doldurur, sarmalarımızı sararız. Çok geçmeden babam gelir camiden.

-Ben bir kahve içeceğim, size de yapim.

Yok bizim işimiz var, sarma sararken kahve içemeyiz dediysek de emir bu kez daha büyük bir yerden gelince fazla ses etmedik.

Biz kahvelerimizi içip sarmalarımızı sarmaya devam ederken babam da televizyonunu açar ve bir tenis müsabakası bulur, bir taraftan da bizimle sohbet ediyor. N’aptınız Vondelparkta, kalabalık mıydı?

Annem:

-Evet vardı işte millet, kimileri de tenis oynuyorlardı işte bunlar gibi.

-Siz de oynasaydınız, siz de oynadınız mı?

-Orası özel yerler, tenis kortu, kayıt oluyorsun, randevulu filan.

Ben bu kez dayamıyorum. Yani annem paralı demek istiyor. Paramız yoktu onun için tenis oynayamadık. Sadece dolaşıp geldik.

Annem o esnada kahvesinden bir yudum almıştı ki gözleriyle öyle bir bakış baktı bana ama ne bakış, o aldığı yudumu zar zor yuttu ve ekledi, paramız mı yoktu????? Bu lakırdı koltuğa bir atıftı. O gözler aman Allah’ım. Annem o iki göz ve yüz ifadesiyle, işte o çehre, onunla tüm derdini anlatabilirdi bana. Ben her zaman anlamayabilirim o başka. Bu söz üzerine aldığım koltuğu hatırlardım. Kahkahalara boğulduk birden.

OMAR MUNIE FLAGSHIP STORE, DEN HAAG MÜZE GÜNÜ ve daha bir çoğu

 

Eylül hüzünlüdür, sonbaharın habercisidir de ondan mıdır, yoksa dünyaya geldiğim aydır da ondan mıdır bilemedim, ama bir hüznü vardır eylül’ün. Ölümü mü hatırlatır, ondan mı hüzünlüdür? Aslında her bir ölüm yeni bir hayattır; her bir ölüm bir başka dirilişin habercisi. Yoksa benim için bir doğuşu hatırlatır da onun için mi hüzünlüdür? Neyse, içinden çıkamadım.

 

Çanta meraklıları Omar’ı tanırlar, hani şu dünyaca ünlü çanta tasarımcısı, Somali asıllı Hollandalı çocuk. Hani şu Allah’ın ‘yürü kulum’ dediklerinden. Çocuk dediysem, ben tanıştığımda çocuktu şimdilerde yirmili yaşların son yıllarını yaşıyor. Bundan tam olarak üç yıl evvel tanışmıştık. O gün bu gün bir şekilde görüşürüz. Geçenlerde bir davetle karşılaşırım, tam da bundan yıllar yıllar evvel doğduğum güne denk gelen gün olunca bu davet, şeytanın bacağını kıramasam da şöyle bir çatlatayım dedim. Nicedir de gitmek istiyordum dükkanına bu vesileyle dükkanını da görmüş olurum hem.

 

Bir cumartesi sabahı için oldukça erken sayılan bir saate kameramı kaptığım gibi atlarım bisikletime ver elini tren istasyonu. Yaklaşık bir saat sonra Den Haag’tayım. Tam Türkçesiyle söylemem gerekirse La Hey (La Hague, Hollanda TBMM’sinin bulunduğu şehir). Başkent Amsterdam ama meclis La Hey’de. Bu şehre çeşitli vesilelerle pek çok defa gitmiştim. Ancak hep belli bir adreste belli bir binaya girip çıktığımdan şehirde pek çok farklı yere gitmiş olsam da anladım ki şehrin kendisini hiç görmemişin. Pek bir şaşırdım. Amsterdam’dan oldukça farklı. Otuz kırk katlı devasa binaların, binalarının arasında da geniş geniş caddelerinin olduğu buna rağmen tramvayları eski ve kırmızı deri koltuklu kocamanlar kocamanı bir merkeze sahip belde.

 

Omar beni elinde bir kavanoz çilekle kapıda karşıladı. Selamün aleykum dedim. Ve aleykum selam dedi ama bir de ‘ben seni pek çıkartamadım, pardon da’ edası vardı suratında. Neyse kendimi tanıttım, hoş beşten sonra kardeşleriyle ve diğer elemanlarıyla tanıştırdı. Ömer ve tüm ekip gelen tüm misafirlerle tek tek ilgileniyorlardı, gün boyu bu böyle devam etti.

 

Hep görmek istemiştim, sonunda gördüm, çanta ve yan ürünleri yanı sıra bizim Türkçesiyle ikindi çayı dediğimiz high tea konseptiyle arkadaşlarınızla vakit de geçirebiliyorsunuz. İsterseniz de kendi çanta tasarımınızı yapıyorsunuz. Bu çocuk işi biliyor.

 

Gün boyu çay kahve içip bol bol çilekli çikolata ve valrohna temelli el yapımı bonbon atıştırdım, sohbet ettim. Servis mükemmeldi. Derken oradan ayrılıp tüm Noordeinde caddesini dolaştım. Çok güzel tasarım ürünler satan dükkancıklar vardı, ateş pahası tabii. Bir ara dükkanın birinde hani şu meşhur bit pazarım var ya, işte oradan aldığım Japon kaseleri gördüm, ben kaça almıştım hatırlamıyorum, orada tanesi 6,95 idi. Derken önünde çiçekler bulunan açık bir kapıyla karşılaştım, daldım içeri. Antremsi ince bir sokaktan geçince darmadağın bir avlu çıktı karşıma, ve küçük bir çiçek dükkanı, önünde sohbet eden insanlar. Sormadan duramadım, çiçekler satılıkmış, fotoğraf çekmeme de izin verdiler. Kim görüyor burada adeta saklı dükkanı dedim. Bilenler geliyormuş, bir de kapıdaki çiçekleri görüp avluya dalan benim gibi herkes görüyormuş orayı. Broşür vermek istediler, Amsterdam’dan geldiğimi söyledim, olsunmuş her yere sipariş gönderiyorlarmış, üstelik Amsterdam’dan gelen ve aynı günde evlenecek olan iki Türk kız kardeşin tüm düğün çiçeklerini onlar hazırlamışlar. Görseniz kulübe gibi küçücük bir dükkan, kadın üst katında yaşıyor. Bayılıyorum şu Hollandalı çiçek dükkanlarına. Çiçekçi dediğin böyle olmalı. Fotoğraf çekimi ve sohbetten sonra ayrıldım.

 

16 numaralı tramvayla gittiğim Noordeinde caddesini baştan sona salına salına gezdikten sonra 11 numaralı tramvayla dönecektim. Fakat şehre ayak bastığım tren istasyonu ile (Den Haag Hollandse spoor) şehirden ayrıldığım tren istasyonları (Den Haag Centraal Station) birbirinden farklı.

 

Yine şehre ilk vardığımda tramvayla geçerken merkezdeki caddelerden birinde Simit Sarayı’nı görmüş ve pek bir sevinmiştim. Şehirden ayrılmadan bir simit yiyeyim dedim. Dükkanı açanların, emek verenlerin kendilerine de gelmiş- geçmişlerine de rahmet diledim. İyi ki varsınız! Gördüğüm bir kaç önemli eksiği web sitelerine girerek bildirdim, dilerim el atarlar.

 

Evime geldiğimde neredeyse akşam olmuştu, üstümü başımı temizleyip bir bardak kaynamış su aldım ve koltuğuma şöyle bir oturmuştum ki zil çaldı. Dokuzuncu kolordunun taarruzuna uğramıştım. Mutlu yıllar diyerek kapıdan girdiler, birinin elinde çiçek, diğerinde çikolata, diğerinde lahmacunlar bir diğeri hacdan gelen bir arkadaşın benim için getirdiği hediye ve bir kek kalıbı paketi… sahi siz/biz ne zamandan beri doğum günü kutluyoruz diye sormadan geçemedim. Bugünden beri, dedi bir tanesi. Duyan duymayana söylesin, onlar altı eylül iki bin on dört gününden itibaren artık doğum günü kutluyorlar.

 

Geçenlerde marketten tam ayrılırken birden çikolata düşmüştü aklıma. Bir zamanlar pinda rotsjes dediğimiz fıstıklı çikolatalar yerdik, uzun zaman oldu ondan bir alayım diyerek çikolata reyonuna daldım. Ne var ki bütün rafları tekrar tekrar tek tek dolaşmama rağmen bulamadım. Her defasında dediğim gibi kel kız gelin olurken çarsı pazar kapanırmış diyerek ayrılmıştım oradan. Tabii bundan kimseye söz etmedim. Tevafuk olacak ya abimin getirdiği çikolata paketinin içinden tam altı paket pinda rotsjes paketi çıktı. SubhanAllah! dedim.

 

Sadaka vermek önemlidir. Hazreti Ali’nin narla olan imtihanını bilirsiniz. Efendim vakıa şöyle gerçekleşir. Hani bir gün Hz. Fatıma (RA) iştahsız olmuştu da eşi canının ne istediğini sorduğunda o da  “Ya Ali, nar istiyorum” buyurmuştu ya. Hazreti Ali Efendimiz de kalkıp çarşıya gider borçla da olsa bir nar satın alır. Ancak evine gelirken yol kenarında bir ihtiyar hasta görüp elindeki tek narı ona vermişti. Yaşlı adam şifa bulur. Hazreti Fatıma validemiz de evinde şifa bulur. Hazreti Ali Efendimiz Fatıma (RA)’a utana sıkıla hadiseyi anlatınca eşi ona üzülmemesi gerektiğini söyler. O sırada kapı çalınır ve Hz. Salman elinde bir tabak narla (hatta tam olarak gelen narların sayısı ondur) karşılarında duruyordur.

AMSTERDAM 2. EL KİTAP PAZARI

Deli cüsün cüsün her biri bir cüsün, derdi rahmetli anneannem. Yani deli çeşit çeşit, her biri bir çeşit. Bunun ne başlıkla ne de aşağıdaki yazım ve konumuzla uzaktan yakından bir alakası yok. Bu gün bunu söyledim kendi kendime, bu gün bunu hissettim, bu gün rahmetli anneannemin bu sözünü hatırladım. Bu gün haleti ruhiyem bu sözü hatırlattı bana. P1030875

De Kan 1986’dan bu yana Amsterdam’ın merkezi Dam meydanında aşağı yukarı 100 standlik büyükçe bir ikinci el kitap pazarı organize ediyormuş.  FB sağ olsun sevgili Hilal’den  duydum. Ve bisikletime atladığım gibi soluğu Dam’da aldım. Çok da istememe rağmen onunla karşılaşamadık fakat anladım ki aynı kartpostalcının başında ikimizde farklı saatlerde epey bir vakit geçirmişiz. Tabii burada gören göz olmak farklı. :) Benim kraliçem  yine yapmış yapacağını, kitap pazarını fethetmiş. :)

P1030862

Sorunun cevabı: ben Çapa, Beşiktaş, Avcılar ve tabii ki harikalar diyarı Tarlabaşı’ndan, Turan caddesi ve Basma Tulumba’danım. :) :)

P1030847 P1030832 P1030834 P1030835 P1030836 P1030837 P1030838

Kapı önü sokak çiçekleri P1030839 P1030840 P1030841 P1030842P1030845

Şu bisikletli yaşlı adam, o da kitap pazarı yolunda. Bisikletinin arkasına koymuş kitaplarını ucundan da kolinin tutarak düşmesin diye,  bir o yana bir bu yana yalpalanarak gidiyordu önüm sıra.

P1030843

Anna Frankhuis önü her zamanki gibi uzuuuunca kıvrım kıvrım bir kuyruk.

P1030846  P1030849 P1030850 P1030851 P1030852

Evet ikinci el kitap pazarı, fakat kitaplar ve kartpostallar ateş pahası idi. Makarna’nın İncili imiş mesela, ederi nedir diye sorduğumda adam içinde yazıyor diye açıp gösterdi. Gözlerime inanamadım. €10,-. Kartpostallara hiç bulaşmadım zaten üzerinde €4,- filan yazıyordu. Antika imiş bunlar, nereden diye sordum, müzayedelerden alıyorlarmış. Oysa ben yaşamını yitirmiş insanların döküntüleri arasından toparladıklarını düşünmüştüm.

P1030853 P1030854P1030856 P1030855

Bunlar da benim aldığım kartpostallar. Kartpostalları aldığım satıcıya sordum, anladığım kadarıyla bir pazar tezgahı için €95,- ödüyormuşsunuz doğru mu bu, diye. Evet öyle diyerek teyit etti beni. Eh peki ne kazanıyorsunuz? Hiç belli olmuyor, bazen hiç bir şey kazanmıyorum, bazen de az bir şey kazanıyorum fakat bu lokasyon, yani Dam meydanı süper, dedi ve çıkartıp dükkanının kartvizitini verdi bana.

P1030857 P1030858P1030863 P1030859 P1030860 P1030861 P1030864 P1030865 P1030866 P1030867 P1030868

Bu arada babalar ve bebeler başlıklı yazıma yeni fotoğraflar ekledim.

P1030870 P1030871 P1030872P1030879 P1030885

 

Nasıl da rüzgarlı, bulutlu bir gündü yine.  Hatta yağmur bile çiseledi.

P1030886 P1030887 P1030888P1030869 P1030891 P1030892 P1030893

Sevgili Ş’ye geçen ay diktiğim bir etek. Bir de masa örtüsü dikiyordum ama o henüz bitmedi. 

P1030833P1030831

Ve derken sevgili Ş’nin mütevazı sofrasına konuk oldum. Sadece patlıcan kebabı ve bulgur pilavı yeterli demiştim. Ama kime diyorum. Gerçi ben de az değilim, siz deyin yemeğin adını koydum, dolayısı ile arkadaşımın işini kolaylaştırdım, ben deyim sipariş vermiş gibi oldum. Neyse yedim, yedik, söyleştik. Allah olmayan tüm kullarına versin, kimseyi açlıkla terbiye etmesin. Arkadaşımın en kısa zamanda hacı sofraları olsun inşallah. Amin, amin, amin!

P1030895P1030896P1030894