TATİL VE BAHAR TEMİZLİĞİ

Yıllık iznimden on günlük (hafta sonlarını hiç saymıyorum bile o sebepten on günlük) almama rağmen bu yıl tatile çıkmadım, çıkamadım. Onun yerine evde dip köşe bir bahar temizliği yaparak değerlendirdim tatilimi. Sahip olduğum tek pazartesi günü maandag  yaptım, hem de iki kez. Pek bir eğlendim. Aldıklarımdan bir tanesini anneme hediye etmek istedim. Paramı çar çur etmemen gerektiğini hatırlatıp  istemedi. Sadece bir Euro, çok para harcamadığımı söyledim yine istemedi. Say ki 250 gr kıyma yedim, o lazımmış kıymayı yiyip vitamin alacakmışım. Ama ben yarım kilo bonfile yemiş gibi mutlu ve enerjik olmuştum, yüzümde güller açmıştı. Babam sadece ‘afiyet olsun’ demekle yetindi. Nihayet annem aldığım bıçağı kabul etti. Sonra haftanın diğer günleri her gün bir çukur  yapıp çukurun tadını doya doya olmasa da çıkartabildiğim kadar çıkardım. Bir de geçtiğimiz pazar günü çukura kumaş pazarı kurulmuştu, kumaş pazarlarında aslında pek de öyle aman aman hem kaliteli ve dahi ucuz bir şey yoktur. Fakat madem kuruldu ziyaret edip bir hatırını almadan olmazdı.

Ön planda görülen fiyatlar nispeten ucuz olanları. İlan-ı fiyat edilmeyenlerin ederleri küçük rakamlarla üzerlerinde yazıyor. :)

De baas is gek” yani ‘patron deli’ymiş.

Bakın ne yazıyor. Opruiming=temizlik (yani toplama anlamında temizlik) adam dükkanında bir mıntıka temizliğine girişmiş anlaşılan. Ne var ne yok dökmüş pazara. Parçası beş Euro. Allah aşkına beş Euro’nun neresi ucuz? Dese ki iki parçası €5,- ve her bir parça da en azından 2,5 metre olsa hadi neyse dicem.

Geçtiğim gün diş doktorumda randevum vardı. Hal hatır sorunca tatilde olduğumu fakat tatile çıkmak yerine bir mıntıka temizliğine giriştiğimi söyleyince, ‘indirdiniz  mi tüm dolapları’ diye sordu. Yok, canım o kadar değil. Dolapları indirmeye fırsat kalmadan tatilimin son gününü de idrak ettim. Dolaplar da yazdan kışa geçiş temizliğine kalsın artık. Fakat ha taşındım ha taşınacağım derken, malum kollarım da hassas olunca, dört beş yıldır yıkayamadığım perdelerimi ve tüllerimi bir güzel yıkadım. (Bunu İstanbul’da yaşayan bir arkadaşıma telefon konuşması esnasında anlatınca hayretini hiç gizlemedi. Ne??? Dört beş yıl mı dedin? Evet, canım dört beş yıl. Normalde her yıl yıkardım. Her yıl mı? Evet, niye ki? Normalde perdeler ve tüller yılda iki kez yıkanırmış. Bazı titiz olan hanımlar her ay bile yıkarmış, karar ise iki ayda bir yıkamakmış. Yok, daha neler. Yahu bu İstanbullu hanımların başka işi gücü yok mu? Hem bizden sonra gelecek bir nesil var, nereye gidiyor o kadar sabunlu su?) Perdelerim o kadar kirliydiler ki makinede kiriyle pişmemeleri için önce ıslatmak durumunda kaldım. Perdelerimi ıslattığım sodalı su ile de bir güzel balkonlarımı yıkadım. Böylelikle kışın tüm kiri pası da gitti, her iki balkonum da misler gibi oldu. Allah’dan iznimi almamla birlikte neredeyse tüm tatilim boyunca yağmur yağdı da rahatça balkonumu yıkayıp serin serin perdelerimi ütüledim. Kendimi yormadan tabii tüm bunlar. ‘Aralarda’ dikiş bile diktim. Bu araların neden tırnak içinde yazıldığını bazı arkadaşlar şıp diye anlamışlardır eminin. O nisan ve mayıs sıcakları haziranda da olsaydı ütü beni hayli yorardı.

Ara ara mutfağa girdiğim de oldu tabii. Fakat ortada kayda değer bir şey olmadığından şimdilik bir tarif yok. Sanırım daha çok deneyim kazandım.

Dikiş makinemin örtüsünü, her ne kadar babam ‘artık kaldır şu örtüyü, dikiş makinesinde örtü olmaz’ dediyse bile, ben buranın bir ev olduğunu sanayi olmadığını hatırlatarak, yıkayıp ütülerken, ütü masamın hem örtüsünü hem de altlığını yenilemeyi ihmal etmedim.

Altmış kapıya yetmiş değnek çalarak dolaştım. Yine dayanamayıp pek kaliteli ve pek uygun fiyata güzel güzel kumaşlar aldım. Tatile çıkamamıştım ama o kumaşları katlayıp yerleştirirken ve bazılarını dikerken adeta dünya turu attım. Kim bilir onların pamuğu kimler tararından hangi ülkede toplanmış, nerede işlenmiş, nerede dizayn edilip, kumaş olarak dokunmuş, boyası nerede hazırlanmış, desenleri nasıl çizilmiş ve benim elime kaç el değiştirdikten sonra geçmişti? Kesilmiş olanları dikmeden hiç bir şey kesmicek ortalığı daha fazla dağıtmayacaktım, söz vermiştim kendime, fakat gelin görün ki sözümü tutamadım. Bir kaç lastikli yazlık etek diktim. Önce bir tane ile başlamıştım, sonra şunu filana, bunu da filana derken bir kaç tane daha kesip diktim. Bu arada bir yıldır bekleyen pantolonlarımı nihayet kısaltabildim. Düğme dikilmesi gereken tuniklerimin düğmelerini diktim. Bir kaç dolap da yerleştirmedim değil hani. Örneğin en başta kaşıklığımı yerleştirdim. Hatta annemlerin kaşıklığını bile yerleştirdim. Atılacakları atıp tutulacakları tuttum.

 

Annem bu şala yıllar evvel başlamış, şimdi bitirdi.

Annemlerde bir kaç köşe bucak karıştırıp artık parçaları buldum. (Hatta annemin yarım kalmış dantellerini ve örgülerini bulup eline tutuşturuverdim. Bir tanesini annem hemen yapıp bitirdi bile. Geçtiğimiz yıl da yine annemin artık yünlerini bulup değişik bir şekilde ördürmüştüm ona. Aslına bakarsanız ben örgüden pek anlamam ama güzel anlatırım vesselam). Bu parçaların nispeten büyük olanları ile bir arkadaşımın kızlarına çok şirin etekler diktim. Diktiğim bu eteklere yine annemlerde bulduğum uygun fistolardan ve sutaşlarından çekmeyi de unutmadım. Küçük olanları ile de kırk yama dikmek için ilk adımı attım.

 

Hep böyle üçgenler yapmak istemişimdir. En küçük ama birazca da uzun olanları saç örgüsü gibi örüp balkon kapılarıma bağcık olarak diktim. Kafamın içi bayağı rahatladı. Köpüklü köpüklü dişlerimi fırçalamış gibi hissettim zihnimi.

Sonrasında balkonumu da temizlemiştim ya, geç olmakla birlikte karagözlerimi de bu vesile ile ektim. Hafiften çıkmaya başladılar. Daha sonra çukurdaki çiçekçide 1,5 Euro’ya kiraz-domates buldum. Ne zaman oradan bir buçuğu görüp bir şey alsam kasada iki buçuk oluyor diye emin olmak için elemanı çağırıp ‘bunlar bir buçuk mu?’ diye teyit ettirdim. Gerçekten de öyleymiş. İki tane domates aldım. Biri bana diğeri anneme.
“Bir kilo domates fiyatına, akar yoook, kokar yok, artık her yıl yeriz” dedim anneme. Yoksa o her yıl yenen çilek miydi? Annemle güldük. Domates bir yıllık olur, o her yıl yeniden çıkan tabii ki de çilekti. Olsun biz de çekirdeklerini kurutur seneye yeniden ekeriz. “Bak işte o olur” dedi bizim hanım. Yoksa pahalı mı almıştım? Neyse ki pahalı sayılmazlarmış.

Bir de bir arkadaşımın daveti üzerine ufak çaplı, yani tek kişilik, bir balık ziyafetine icabet ettim.

Pazartesi itibariyle bismillah diyerek işimin başına geçtim. Oh çok özlemişim. Biraz da oraya el atmak lazım. Bilgisayarımın klavyesinden başladım. :)