İKİNDİ ÜZERİ UYUMAK

IMG_0098

1966 yılında babamın bir expat olarak Amsterdam’a ilk adım attığında kaldığı pansiyon, Keizersgracht 770 numara. Değerli hatıralar… Yazıyla bir alakası yok.

Yatağımın hemen karşısında duran saat uyandığımda beşin yirmi geçtiğini gösteriyordu, buna rağmen ocağın kış günleri için oldukça parıltılı bulduğum bir güneş odamın içine dolmuş, kafamı kaldırıp arkaya baktığımda evimin her iki cepheden de ışıklarla dolmuş olduğunu görüyordum.

Beşi yirmi geçiyor olması akşam mı yoksa sabah mı olduğu anlamını taşıyordu?

Günlerden hangi gündü? Ben tam olarak hangi gün uyumuş, hangi güne uyanmıştım?

Pazartesi, salı, çarşamba yoksa perşembe mi olmuştu?

Pazartesi günü doktorumdan randevum vardı. Ona gitmiş miydim? Evet, gitmiştim.

Salı günü belediyede randevum vardı, o ne olmuştu? Evet ona da gitmiştim. Hatta oradan çıkınca bir arkadaşıma da uğramış, hatta onları yataktan kaldırmıştım.

Çarşamba günü eğitim vardı sabah erkenden. Ona geç mi kalmıştım yani şimdi? Geç kaldıysam zaten lokale giremem. İki kere giremeyince de devam etme hakkımı kaybederim. Ama eğer sabah saatleriyse bu hala saat dokuzdaki eğitime yetişebilirdim. Beşten dokuza daha dört saat vardı. Sekizde evden çıksam haydi haydi yetişirdim.

Perşembe günü sipariş vardı teslim etmem gereken? Ben daha aldığım ilk siparişi de mi yetiştirememiştim?

Bir an aklımı oynattığıma kanaat getirdim. Ama kanaat getirebildiğime göre, demek  hala bir aklım vardı.

Tamamen tersim dönmüştü. Derken saatin aslında tam olarak dördü yirmi geçiyor olduğunu hatırladım bir an. Saatimi ben geri almamıştım. Sonra oturma odasına geldim, saat orada da dört yirmi gibi görünüyordu. Derken cep telefonumu buldum. Tamı tamına 16:20 idi, yani akşama doğru. Ama nasıl bir güneş bu, nasıl bir parıltı? Emin olmak için mutfağa gittim, ocağın saati da 16:20yi gösteriyordu. Artık iyice emindim. Saat ikindi üzeri 16:20 idi, o gun hava güneşli olduğu için tam da gün batımı öncesi parıldayan bir güneş vardı. Evet, evet, akşam olmak üzereydi.

Fakat hangi gündü bu gün?

Hemen ajandamı açtım. Günlere baktım, sonra randevularıma. Hangi gün hangisi vardı, tam olarak neleri yapmıştım, neleri yapmamıştım?

Derken ajandamı biraz daha inceledikten sonra bugünün hala salı olduğunu, çarşamba günkü eğitimi kaçırmadığımı, perşembe günkü siparişin de hala emniyette olduğunu anladım, ve kendimi  tekrar pelte gibi yatağıma attım.

Evet, evet asayiş berkemaldi. Derken telefon çaldı. Kalktım inleyerek, annemdi. Bana geleceklermiş, dedim anne, kusura bakma çok hastayım, yarın akşam buyurun. Tamam dedi, hemen ahizeyi mandalın üzerine yerleştirdim, ve kendimi bir kez daha yatağıma attım. Şükür aklıma mukayyettim hala.

Bir an hatırladım, ikindi üzeri uyuyan delleniyor muydu ne? Bu konuda dini bir metin mi vardı? Başka bir ifadeyle “İkindiden sonra yatıp da, delirmeden uyanana şaşarım” mıydı ifade tam olarak? Evet, kulaktan dolma böyle bir bilgiye sahiptim. Fakat aslı astarı neydi bunun? Neden bütün gereksiz şeyleri ben biliyordum? Bu konuya bir el atmak lazımdı. Hemen bilgisayarımı açtım. Şöyle bir karıştırdım.

Konuyla ilgili zayıf bir hadis dolanıyormuş ortada. Fakat pek aslı yok gibi. Yani Kütübü sitte’de böyle bir hadis- i şerif yokmuş. Peki sağlıkla, sıhhatle ilgili bir boyutu var mıydı bunun? Yani ikinci uzeri uyuyunca  beyinde ya da vücutta tam olarak ne oluyor, sistem nasıl işliyordu? Bu konuda da fazla bir bilgiye rastlamadım, ya da ben bulamadım. Evet iyi bir bilgisayar kullanıcısı değildim. Ama bütün bunları değerlendirebildiğime göre hala bir aklım vardı. Çok şükrettim. Elhamdülillah, çok şükür.

Konuyla ilgili bilgisi olan varsa, yazsın lütfen sevinirim.

Bu gun günlerden salı… 17 ocak. Yıl 2017. Saat 16:20 idi, şu an 19:20. Asayiş berkemal. Elhamdülillah.

LAHMACUNLA İMTİHANIMIZ

Yoğun bakımda yatıyorum. Sabahleyin bir hemşire geliyor ve diyor ki “sizi travmatolojiye geçireceğiz, annenizin durumu ağır onu da akademi hastanesine göndereceğiz. Gitmeden önce bir görüşün, anneniz de yoğun bakımda, fakat o tek kişilik bir odada yatıyor, sizi bölüme geçirmeden önce yatağınızla birlikte annenizin odasına götürelim” diyor. Böylece kısa bir yolculuğa çıkıyoruz. Az sonra yatağım annemin yatağının yanında. Annemin her yanında envai çeşit kablolar ve bunların bağlı olduğu envai çeşit aletler… ve gözleri kapalı.

Sızılar içerisinde güç bela kımıldanıp sol elimle annemin sağ elini tutma çabasındayım. Kısa kısa olanı biteni anlatma gayretiyle biraz konuşmaya çalışıyorum annemle. Bende çeşmeler bozuk. Annemin hali hal değil. Annem hafiften bir gözlerini kımıldatıyor ve soruyor “kızım lahmacunlar nerde?” (şimdi yazarken bile gülmekten kendimi alamıyorum). Lahmacun???? O da ne???? Ben şaşırıyorum. Çünkü biz başka bir dertteyiz. Büyük bir trafik kazası oldu. Arabamız toto loş. 15 dakikada bir morfin yememe rağmen gece sabaha kadar gözümü ne açabilmişim ne uyuyabilmişim. Ağrımdan feryat etsem yeri. (Ama kızların sesi çıkmaz!) Yanımdaki yatakta da yaşlı bir adamcağız yatıyor. Hoş arada perde var, görmüyorum ama, iniltisi beynimde ötüyor adeta, korkuyorum bir taraftan, adam sanki öldü ölecek. Aman Allah’ım ben bir ölünün yanında mı sabahlıyorum? Yanımda sabaha kadar bekleyen hemşire “korkma ben buradayım ölmez, yaşıyor” diyor. Acaba annemle babam ne durumdalar diye düşünüyorum. Ve annemle ilk karşılaşmamda soru “lahmacunlar nerede” oluyor. Güler misiniz, ağlar mısınız? Oysa benim hiç aklıma bile gelmemişti lahmacunlar.

Bu kadar mı? Tabii ki de hayır. Yaklaşık bir hafta kadar sonra hastaneden çıkmışım. Evde yatıyorum. Babamdan bir telefon “kızım arabayı kaldırdıkları yere gittim, arabayı buldum, lahmacunlar hala arabadaydı, onları alıp kuşlara attım”. Eh yani ben şimdi ne diyim. Ne bitmez lahmacunumuz varmış bizim. Aman Allah’ım bu nasıl bir muhabbet?

Efendim hikaye şöyle: bir ramazan bayramının ertesi günü. Annem lahmacun yapmış, misafirleri de var. Bana telefon ediyor, lahmacun yaptığını ve benim de tatmamı çok istediğini söylüyor ve sayıyor bak filan filan da burada diye. Ben gitmiyorum tabii.

Ertesi gün annemlerdeyim, bahsi geçen lahmacundan yiyorum. Babam ısrarla beni arabayla evime bırakmak isteyinceee … olanlar oluyor. Annem bir paket yapıp eline alıyor, beni evime bıraktıktan sonra abime uğrayacaklar, o da tatsın istiyor. Bana da ısrar ediyor ‘ille bir paket de kendine yap’ diye. Ben de zaten yemişim ya orada, istemiyorum. Neden sonra annemin ısrarlarına dayanamıyorum, hadi içine dert olmasın düşüncesiyle iki lahmacun paketleyip alıyorum elime. Aradan 2 bilemediniz 3 dakika geçiyor. Aniden bir araba arkadan gelip tam da evimin kapısının önünde bize tosluyor. Aman ya Rabbim o ne inanılmaz, ne dehşet bir çarpma gürültüsüydü öyle. Derken ortalık ana-baba gününe dönüyor bir anda. Benim o telaş anlarında gördüğüm kadarıyla, bir kaç polis arabası, sonrasında beş ambulans peşinden de iki itfaiye harıl harıl uğraşıyorlar. Hastane hemen karşısı. Vakit adeta geçmek bilmiyor, oysa saniyeler önemli. Ben sokaktayım, ayakta, annemle babam arabada sıkışmış. Ağzımın içinde cam parçaları. Tükürsem mi ağzımdaki cam parçalarını yere? El ne der? Herkes bize bakıyor… Yere tükürülmez! (nasıl yetiştirildiysem?) Yetmiyor bir de Türk’üz ya hani. Sanıyorum biz bu kompleksi bir kaç nesil daha yaşayacağız. Aklım allak bullak… İnanılmaz bir hızla bin bir türlü düşünce geçiyor zihnimden. Yıl 2004, aylardan Kasım, bir çarşamba günü.

Babam, ibadet ehlidir. Bu olaydan bir yıl kadar evveldi… Ameliyattan çıkıp yoğun bakımda yatarken gözlerini bile aralayamadan hafiften bir kımıldanıp “akşam namazı oldu mu?” diye sormuştu. Yine babamın sürekli ev alıp satan bir arkadaşı da ameliyatından sonra yoğun bakımda ayılırken eşinin “yo hayır sen ölmedin, yaşıyorsun” şeklindeki telkinlerine rağmen, kendisinin öldüğünü söylerken hangi evleri satıp hangisinde yaşaması gerektiğini anlatırmış eşine. Anneme gelince, anemin eline ver her gün iki kilo un onunla uğraşsın dursun, ikram etsin, yedirsin-içirsin. Hoş annem yoğun bakımda söylediği hiçbir şeyi hatırlamıyor. Hatta orada yattığını da hatırlamıyor ama şimdilerde biz bunu anlatıp anlatıp gülüyoruz: lahmacunlar nerede? Annem artık iyice anlamış, kanaat getirmiş: bir insan bu dünyada ne ile uğraşırsa, öte dünyada onunla haşr olacak.

Lahmacunlar burada, efsus.org‘da :) :)

Gelelim annemin elinden meşhur lahmacunumuza:

Lahmacunla ilgili

tüm detaylar için lütfen bir sonraki yazıma bakınız.

Lahmacun içi

  • 1 kg kıyma
  • 2 adet soğan
  • 5-6 sarımsak
  • 2 adet acılı ya da acısız yeşil ya da kırmızı biber
  • 2 tatlı kaşığı kırmızı biber
  • 1 yemek kaşığı biber salçası
  • 1 yemek kaşığı domates salçası
  • 1 tatlı kaşığı karabiber
  • 1 tatlı kaşığı karanfil
  • 1 çay kaşığı tarçın (opsiyonel)
  • 1 demet maydanoz

ALMAK ÜZERİNE

Ne bir gün almamak üzerine ne de bir gün gelip almak üzerine yazacağımı hiç ama hiç aklımdan geçirmemiştim. Bu gün yaşadığım bir travma üzerine yirmi yıldır yapmak istediğim ancak bir türlü her nasıl olduysa almadığım bir şey aldım. Aman nasıl olsa vardı işte, boş ver de dediysem, buna dayanmalıyım da dediysem, o kadar da çıt kırıldım değilim, hayır olmamalıyım dediysem de yirmi yıl sonra bu gün zıpkın gibi fırladım ve bisikletime atladığım gibi kendimi bir dükkanda buldum. Dükkanın adı Gama.

Önce Gama personelini biraz karıştırdım. Dedim ki zil almak istiyorum. Kapı zili. Tarif ettiler reyonu, eleman yardımcı olsun dediler. Gittim ve zilleri görmek istediğimi bildirdim. Fakat hepsi pakette ben sesini duymak istiyorum. Duymadan almak istemiyorum.

-Bizim zillerimizin sesini duyamazsınız. Sesini duyup almak istiyorsanız Praxis’e gitmeniz gerekiyor diyerek uzaklaşıyor eleman. Tekrar danışma mı neyse işte oraya gidiyor ve epey bir süre sırada bekliyorum. Bu kez karşımdaki bir teyze mi desem abla mı desem, ama öyle böyle değil bayağı bir uzun boylu.

-Pardon en yakın Praxis nerede?

-Praxis mi? Bilmem.

-Bakın bana acilen bir zil lazım. Ancak sizin zilleriniz denenmeden alınıyormuş. Oysa ben zilin sesini duymak istiyorum. Bu imkan da sadece orada varmış. Adeta Allah rızası için nerede var o dükkan söyleyin demeye getiriyorum.

Abla mı, teyze mi neyse işte , bir hışımla, bunu size kim söyledi diye sorar. Pardon yanlış bir şey mi söyledim, yasak mıydı yoksa? Bu arada benimle birlikte tekrar zillere doğru yürümeye başlar. Tavrından ve hareketlerinden rütbenin bayağı bir yüksek olduğunu anlamam zor olmuyor. Bana sorar, tarif edebilir misiniz nasıl birisiydi? Ben hiç oralı değilim, bir benim yüzümden birisinin fırça yemesini istemiyorum. İkincisi ben bir travma içindeyim, kimseyle uğraşacak halim yok. Derken bu yüksek rütbeli abla hem benimle ilgileniyor, hem de kulağındaki CIA ajanı gibi kulaklıktan bir anons geçiyor.

-Kim demin buradaki zil bakmak isteyen hanımı Praxis’e yönlendirdi? Bu arada benimle ilgilenmesi için bir başka eleman buluyor. Eleman emrine amade ve pek bir kibar. Meğer sistem şöyleymiş, zillerin bulunduğu reyonda bir cihaz var. Siz zil kutusunun üzerindeki kodu giriyorsunuz, makine da size zilin nasıl çaldığını duyuruyor, gayet basit yani. Derken zilimi alıyorum. Yetmiyor yanında bir de pil alıyorum. Pil yetmiyor, pili de A marka alıyorum. Eleman benimle kasaya kadar gelip beni kasiyere teslim ediyor. Çünkü zili de pil paketini de açmıştır, kasada sorun yaşamamı istemiyor. Derken kasadan geçerken drop görüyorum. Travma yaşıyorum ya, yıllardır yemediğim dropa şöyle isteksiz bir bakıyorum. Sonra gayri ihtiyari elimi uzatıp bir paket alıyorum ve başlıyorum muhtevayı okumaya. Derken sıra geliyor. Diyorum ki kasiyere okumam bitsin belki bunu da alcam. Kasiyer deneyimli, jelatin mi aradığımı sorunca kısaca evetle cevaplıyorum. Vardı, yoktu bir kere de kendisi okuyor, tamam yok dediysem de kız yemin billah etmiş adeta, bir de bir kaç kasa ilerideki meslektaşına bağıra bağıra soruyor elindeki paketi havada sallayarak bunda jelatin var mı? Nihayet collegasından da onayı alınca gönül rahatlığıyla hesabı geçiyor da ben de dükkandan çıkabiliyorum.

Alış veriş yapmak için yeminli de değildim ama, nasıl olduysa oldu nbu alış veriş beni tatmin etmiyor. Atıyorum kendimi bir dükkana daha… bir kaç ihtiyaç alırken bir kaç da çikolata alıyorum indirimde(!) ya hani. Bütün bunların öncesinde hatta zilin de öncesinde öğle suları başka lüzumlu alış verişler yapıyor yanı sıra hiç almadığım granola bar alıyorum, hemi de bir kaç paket. Aman indirimdeymiş.

Hatta onun da öncesinde bir başka dükkandan iki tane mektup açacak alıyorum. İnanın bunları kendim için aldıysam namerdim. İkisini de hediye paketi yaptırıyorum. Allah’ım nedir bu? Almak için gerçekten yeminli değildim. Arefe gününün alış veriş çılgınlığı mı bulaşıyor bilemedim ki?

Bugün arefe. Yarın Noel’in birinci günü.

Bu arada Noel demişken Türkiye’de yılbaşı ağacı diye evlerinde çam ağacı süsleyen hemşerilerime de serzenişte* bulunmadan geçemicem. O ağaç yıl başı ağacı değil. Noel ağacı! Hatırlatayım Noel bayramı 25 ve 26 aralık günlerinde kutlanıyor. Duyan duymayana bilen bilmeyene haber salsın. Evet haber etsinler de yarın Noel’in birinci günü geçmeden kutlamalar başlasın. Yanlış günleri yanlış tarihlerde kutlamayalım. İnsanları ikaz etmek insanlık görevim.

Sonra da gelelim bizimkilerin kutlarken bile adında bir anlam kargaşası yaşadıkları güne. O sizin kutladığınız yıl başı değil bir kere, yıl değişimi. Yani Hollandacasıyla söylemem gerekirse jaarwisseling. Yılın son günü olan 31 aralık gecesiyle oude jaarsavond ya da oude jaarsdag, yeni yılın ilk günü olan bir sonraki gün yani eski ve yeni, oud en nieuw.

Diğer taraftan Noel’le ilgili kısa kısa bir kaç bilgi vermek istiyorum. Dünya çapında yaklaşık iki milyar insan her yıl 25 Aralık’ta, yüz milyonlarca insan da 6 veya 7 Ocak günlerinde Hazreti İsa’nın doğumunu kutluyor. Diğer taraftan milyonlarca kişi de Noel’i hiç kutlamıyor. Neden mi?

Şöyle ki: bunlardan bazıları Hıristiyan aleminden değil. Örneğin Müslümanlar, Yahudiler veya Hindular Noel’i kutlamıyorlar. Ateistler, agnostikler ya da İlah kavramını kabul etmeyen hümanistler gibi bazıları ise Noel’de yaşandığı söylenen olayların efsane olduğunu düşünürlermiş. Ancak ilginç olan şu ki, Hazreti İsa’ya inanan çok sayıda insan da Noel âdetlerini uygulamayı reddederler. Neden mi? Buna en az 4 neden gösteriyorlar. Merak edenler internete girip şöyle bir arama yapsınlar bakalım neymiş bu nedenler.

Yahudiler diğer bir deyişle Museviler ne mi kutluyor? Yahudiler/Museviler, ne diyorsak artık, Khanuka denen bir bayram kutlarlar. Bereket bizimkilerin haberi yok :)

*Serzenişin sözlük anlamı yakınmadır. İnsanlar sevdiklerinden olumsuz bir hareket gördüklerinde, serzenişte bulunurlar. Kötü bir niyetim yok yani.

ALMAMAK ÜZERİNE

Bu gün FB aracılığı ile karşılaştım bloğuyla. Hatunun adı Selma Hekim, bir yıldır almamaya çalışıyormuş. (Bakın Almanya’da çalışmıyor, almamaya çalışıyor, doğru okudunuz.) Takdir ettim. Deneyimlerini paylaştığı bloğuna şöyle bir baktım, sadece almamak değil, tasavvuftan ve yogadan etkilendiğini “bir lokma bir hırka” felsefesinden yola çıktığını anlatıyor. Hatta bu yola girince sigarayı bırakmış. Aklın yolu birdir. Fakat farkındalık herkeste aynı frekansta değil. Bloğu bugün keşfetmiş olmanın heyecanıyla ben de bir şeyler yazmak istedim.

EVİMDE OLMAYANLAR VE OLMAMASINA HALA SEVİNDİKLERİM.

  • Magnetron
  • Televizyon
  • Bulaşık makinesi
  • Vitrin
  • Dresuar (doğru yazdım mı bilmiyorum)

Evet bunlar benim evimde yok, yani yeni değil bu, yıllardır böyle. Aşağı yukarı bir yirmi yıllık hikaye. Evimde var olanlardan bahsetmiyorum tabii. Ancak bu saydıklarımı evime koymayı tüm ısrarlara ve kışkırtmalara rağmen hiç düşünmüyorum.

Zaman zaman bloğumda yemekle ilgili değerlendirmelerden bahsediyorum zaten. Fakat bu vesileyle diğerlerinden de bahsedeyim. Her ne kadar etrafımda pek çok kimse bunları anlamasa bile. Yanlış anlamalara sebep olmamak için baştan söyleyeyim. Bu yaptıklarımın baş kaldırmakla ya da bir şeyleri ispatlamakla ya da cimrilikle ya da pislikle uzaktan yakından alakası yok. Böyle düşünenler varsa zahmet edip yazımı hiç okumasınlar.

Ben böyle yetiştirildim. Bizim zamanımızda böyleydi yani. Bir şeyden başka bir şey yapılırdı. Eskisi olmayanın yenisi olmaz derdi annem hep. Çanta lazım annem dikerdi. Kalem cüzdanı lazım annem dikerdi. Güneşliklerimizi yazmıştım zaten annem şeker çuvallarından dikerdi. Maalesef bizden sonraki nesil böyle yetişmedi.

Yaptığımı itiraf ettiklerim:

  1. Ambalajları saklayıp sonra yine kullanmak.
  2. Çiçek paketlerinden çıkan rafyaları bile saklamak ve lazım olduğunda kullanmak.
  3. Hediye edeceğim çiçekleri büyük oranda kendim dikip yetiştirmek.
  4. Birisine hediye götürmek istediğimde önce evi arayıp taramak. (Hele bu madde hiç yanlış anlaşılmasın, evdeki vazoyu henüz hediye olarak götürmedim).
  5. Genelde kendim bir şeyler yapıp hediye etmek.
  6. Çamaşır makinesinden dökülen sularla balkonu yıkamak
  7. Çamaşır makinesinin özellikle son suyuyla yerleri silmek.
  8. Yerleri sildiğim sularla ya sokağı yıkamak ya da tekrar balkonu yıkamak.
  9. Elektrikli süpürgeyi mümkün olduğu kadar kullanmamak, bu uygulama için halınızın olmaması gerekiyor.
  10. Bulaşıkları bir kabın içinde ve elde yıkamak.
  11. Bulaşık duruladığım suyu biriktirip özellikle mutfağın yerlerini silmek.
  12. Bir şeyi çok sevdiysem eğer yırtılıncaya kadar giymek.
  13. Sonra onu pijama niyetine giymek.
  14. Tamamen yırtıldıktan sonra toz bezi yapmak.
  15. Toz bezi için yeterince eskidiyse tahta bezi yapmak.
  16. Başına bir kaza gelmiş ya da bazı yerleri kullanılamayacak kadar yırtık olan kıyafetlerden çanta dikmek.
  17. Hiç bir şekilde kullanılamayacak olan tekstil ürünlerini el işi dersinde kullanmaları için ilkokullara vermek.
  18. Dolapları toparlayıp ihtiyaç sahiplerine kendi elimle vermek. Bunları vermek için kapı kapı kurum aramamak. Yani zihniyet evde bir mıntıka temizliği yapayım değil. Bir iyilik yapayım olmalı. Hatta derneklerdeki ihtiyaç sahiplerine verilecek kıyafetleri düzenlemeye gitmek.
  19. Yaklaşık 12 yıldır bisikletle mobilizasyonu sağlamak, toplu taşıtları kullanmamak. (Hem kan dolaşımı için çok iyi, hem de keseye müthiş katkı sağlıyor).
  20. Hava alanına taksiyle değil trenle ya da metroyla gitmek.
  21. Bit pazarlarını, eskicileri, antikacıları pek bir severim bunu herkes biliyor zaten. İhtiyaçları mümkün olduğunca buralardan tedarik etmek.
  22. Suyu gerekli gereksiz şar şar akıtmamak.
  23. Suyu soğutmak için hele hiç boşuna akıtmamak. Soğuk su istiyorsanız ya buzdolabına bir şişe su koymak ya da buz kullanmak.
  24. Pazara giderken sadece dolaşmak amacıyla gittiğimi bilmek ve bu bilinçle pazarı dolaşmak.
  25. Becerebildiğim kadar kreatif etkinliklerde bulunmak.
  26. Mümkün olduğunca şu çığrından çıkmış, furya haline gelmiş İ harfi ile başlayan A harfi ile biten o dört harfli alış veriş canavarı dükkana gitmemek. Siz anladınız onu.
  27. Poşetleri tekrar tekrar kullanmak.
  28. Çiçeklerimi meyve, sebze yıkadığım sularla sulamak.
  29. Kapıma ‘reklam istemiyorum’ etiketi yapıştırmak.
  30. Sonra annemlerin kapısına da bu etiketlerden 3 tane yapıştırmak.
P1050716

Bu hayır, hayır versiyonu. Bunların bir de hayır, evet versiyonu var.

Şimdilik aklıma gelenler bu şekilde. İlerde yaptığım halde yazmayı unuttuğum maddeler olursa yine ekleyebilirim. Neticede bilimsel bir çalışma değil bu.

RUTİNLER

1

Annemle rutin Vondelpark yürüyüşlerimizden birini yaptık dün yine. Yani başlangıç itibariyle rutindi. Dönüşte güzel bir dükkancığa uğradık. Maksat öylesine bi dolaşmak olsun. Bir koltuk gördüm. Oturabilir miyim? Tabii ki oturabilirsiniz. Aman koltuk pek bir rahatmış. Gel anne sen de otur. Annem: amaaan, bizim evdeki o siyah sandalyenin aynısı, demesin mi?

Yapma anne, o nere, bu nere? Dur bir kere daha oturayım. Sahi bu koltuk ne kadar? Koltuk hele bilmem hangi dehşet fiyattan hele bilmem hangi ucuz fiyata düşmüş. Kelepir. Madem de hani o evdeki yırtık bilgisayar sandalyesinin aynısı. Şöyle bir düşündüm, alsam nasıl götürürüm. Atım yok arabam yok. Olacak bu ya dükkancı sevimli kadının da arabası yokmuş. Sahi ben sizden acayip bir enerji aldım, bu nasıl bir enerji böyle? Kadın bir kahkaha daha atıp teşekkür etti. Derken ayrıldık.

Ben bisikletimi çözerken annem de bari tramvaya doğru yürüyeyim, benim beklememe gerek yok dedi. Haklısın anne sen boşuna bekleme, evde görüşürüz, yalnız ben önce bir çukur yapcam.

-Tamam evde görüşürüz.

Derken bisikletimi nihayet kilitli olduğu yerden çözdüm ancak ne var ki aklım koltukta. Acaba anneme söz verdiğim üzere çukura mı gitsem, yoksa dönüp tekrar o dükkana mı? Dükkan mı, çukur mu? Sağa mı dönsem yoksa sola mı? Aman Ya Rabbim nu nasıl bir ikilem. Hava çok güzel yağmur yok, fırsat bu fırsat. Bir delilik yapmalıyım. En iyisi ben şu koltuğa bi koşu gidip tekrar bir bakayım.

Delilik, evet, rutinin çarkına şöyle bir çomak soktum.

Biraz çabuk geldim evet. Annemim yanında sesimi çıkartamadım da. Şu koltuğa bir kez daha bakmak istiyorum, hatta onu almak istiyorum, sizce bunu bisikletle götürebilir miyim? Sizde halat filan var mıydı? Valla çocuğum her şey var da halat var mı bilmiyorum diyerek deposuna dalar kadın. Ve çok geçmeden kahkahalarla bak ne buldum diyerek gelir yanıma. Kuşak! Harikasınız. Peki bağlayabilir misiniz? Tabii çocum bağlarım, sen hadi kapıyı aç, ben koltuğu getireyim. Tamaaam, yalnız önce ödemeyi yapayım.

P1110580 

Bisikletle çok eşya taşıyan gördüm ama bir gün benim de bisikletle koltuk taşıyacağım hiç aklıma gelmemişti. Atım arabam yok ama, bisikletim var, bir de yürüyebiliyorum. Yürüyebilmenin sadakasını vermem lazım. Tebessüm eden bakışlar arasında karşılaştığım insanlarla selamlaşarak kalabalık olmayan ara sokaklardan tıpış tıpış yürüyerek bisikletimin tepesinde kuşakla bağlanmış bir koltuk, annemlere kadar geldim. Zili çalıp kardeşimi çağırdım:

-Lütfen alış verişlerimi taşımaya gelebilir misin?

-Tamam abla geliiim.

Yukarı çıktığımda çoktan kıyamet kopmuştu. Bir papara yiyeceğimi biliyordum da bu kadarını beklememiştim. Anne tamaaam. Tamam annneee. Hadi yapmaaa. Anne lütfen, çok kırıldım. Annee hadi amaaaa. Anneeee çok rica etcem, lütfen amaaaaaa……….

Derken sessizlik………………

Bayağı bir sessizlik……………………. Sessizliği bozan tek şey annemin tövbe estağfirullah’ı, ve herkese sinir olduğunu açıklaması. Ve dahi cıkırdaması falan filan.

-Bari namazıma devam edeyim! Sen parana sadece….. evet sadece bi….. sadece bi uçak bileti alıp seyahate çıkabilirsin! (Eskiden annem parama ev almam gerektiğini söylerdi. Ben de böyle isterdim. Ancak şimdilik kazandığım parayla asla bir ev alamayacağımı öğrendiğimizden beri ev mevzu istemiyorum. O yüzden annem de ne diyeceğini şaşırdı birden. Zavallı kadın n’apsın.)

Evet anne sen namazına devam et, bakma bana. Ben parama bir uçak koltuğu aldım, onu da oturma odasının baş köşesine koydum geniş geniş oturuyorum, hemi önümde ayaklarımı uzatacak yer de var. Neyse ben de bir abdest alayım.

– Tövbe estağfurullah.

Yine sessizlik…. Çoraplarımı alıp elime, kuruluyorum koltukçuğuma. Annem:

-Hah işte öyle kızım, otur koltuğuna orada giyin. Ben tebessüm etmekle yetiniyorum, konuşmaya ne mecalim var, ne de vaktim. Namazımı kılıp oturma odasına tekrar geliyorum ve hemen koltuğuma kuruluyorum. Annem bana yemek hazırlamış. O servisi yaparken, ben büyük harflerle konuşmaya başlıyorum. BİLİYOR MUSUN ANNE, BEN DÜN DAHA KÖTÜ BİR ŞEY YAPTIM!

-Ne yaptın?

-Bir şey satın aldım. DÜN KENDİME BEŞ EUROYA BİR DEMET ÇİÇEK ALDIM!

Bu kez gülüşmeler, iyi yapmışsın kızım.

-Sadece o kadar da değil. GEÇEN HAFTA DA ÇUKURA GİTTİĞİMDE İKİ EURO HARCAMIŞTIM.

Yine gülüşmeler, KENDİNE HER ŞEY ALABİLİRSİN AMA BANA ALAMAZSIN. Uff, emir büyük yerden geldi. Zaten doğru düzgün bir şey aldığım ve yaptığım yok, yapma annee. Hem biliyorsun indirimdeydi, sen de duydun.

– O tezgahtar numarası! Bir büyük fiyat koyuyorlar bir de küçük fiyat koyuyorlar. Satış numarası bunlar.

Neyse ne, tüm koltukların fiyatı sabitti, sadece bu indirimdeydi ama. Hem kadın akşama kadar dükkanda boşu boşuna mı otursun? Ben de akşama kadar para kazanmak için koşuşturuyorum. Dükkancı da kazansın parasını.

– Ne yani elin kadını para kazansın diye, biz koltuk mu alacağız?

Yapma annee, ihtiyacımız olduğu için aldık.

 

Derken annemle birlikte dolmalarımızı doldurur, sarmalarımızı sararız. Çok geçmeden babam gelir camiden.

-Ben bir kahve içeceğim, size de yapim.

Yok bizim işimiz var, sarma sararken kahve içemeyiz dediysek de emir bu kez daha büyük bir yerden gelince fazla ses etmedik.

Biz kahvelerimizi içip sarmalarımızı sarmaya devam ederken babam da televizyonunu açar ve bir tenis müsabakası bulur, bir taraftan da bizimle sohbet ediyor. N’aptınız Vondelparkta, kalabalık mıydı?

Annem:

-Evet vardı işte millet, kimileri de tenis oynuyorlardı işte bunlar gibi.

-Siz de oynasaydınız, siz de oynadınız mı?

-Orası özel yerler, tenis kortu, kayıt oluyorsun, randevulu filan.

Ben bu kez dayamıyorum. Yani annem paralı demek istiyor. Paramız yoktu onun için tenis oynayamadık. Sadece dolaşıp geldik.

Annem o esnada kahvesinden bir yudum almıştı ki gözleriyle öyle bir bakış baktı bana ama ne bakış, o aldığı yudumu zar zor yuttu ve ekledi, paramız mı yoktu????? Bu lakırdı koltuğa bir atıftı. O gözler aman Allah’ım. Annem o iki göz ve yüz ifadesiyle, işte o çehre, onunla tüm derdini anlatabilirdi bana. Ben her zaman anlamayabilirim o başka. Bu söz üzerine aldığım koltuğu hatırlardım. Kahkahalara boğulduk birden.