2014 HASTANE GÜNLERİ

Ben severim hastane günleri fotoğraflarını. Bütün aile bir aradadır. Hatta duyan eş- dost gelir, uzun zaman görmediklerinizi görürsünüz bahaneyle. Anı fotoğrafları bir yana bir de yemek bloğumuz olunca yemek fotoğrafları çekmeden olmazdı.

5

Yataktan inmesi yasak olan babamı mescitte buldum. Diğerlerini seçememiştim meğer onlar da bizim tayfaymış.

 

Ne vakit ailemden biri yorulur kendini şöyle bir hastaneye atıp bir kaç zaman dinlenir. Bundan hayli bir zaman önce bizim hanım sıcaklardan bir bunalır, bir bunalır ama ne bunalma. Der ki “Allah’ım ya Rabbim şöyle yatacak güzel bir yatağım güzel bir odam olsa küfül küfül havalı”. Bir iki güne kalmaz otobüste giderken fenalaşır, hastaneye kaldırırlar. Ben Türkiye’de yaşarken hastanede kimse yüzümüze bakmazdı. Oysa şimdilerde Amsterdam’da insanlar sigortaları olmasına ragmen hastanelerde doğru düzgün ihtimam görmüyor, ya da ben görmüyorum.

12

Babam hastanenin ‘Halal” olmasına rağmen mıllı mıçcırıklı yemeklerini tabii ki yemez. Tansiyon yerlerde sürünüyor. Yorgun ve bitkin annem olayın da şokuyla ilk gün evden yemek getiremez. Yemezsen iyileşemezsin dedik. İşlem yapılabilmesi için tansiyonun normalleşmesi lazım. Ertesi gün memleketin tarhana çorbasını bir kavanoz içince babamın tansiyonu yükselir. #Çiçeksiz ve çikolatasız olmaz.

3

Haa, bizim hanım diyordum… ya insaf ederler ya da bakarlar ki ballı bir sigortası var alırlar çocuğu hastaneye, üstelik yanında refakatçisi için de bir yatak vardır. Çocuk kendine iyice gelip de etrafı fark edince, “şöyle rahat bir yatak, serin bir oda demiştim ama duamın bu kadar çabuk kabul olacağını bilmiyordum, üstelik bu kadar lüksünü hiç beklememiştim” der. Bir zaman sonra annemi dinlenmeye alırız, ben, abim derken şimdi sıra babamdadır.

46

Kalp gözü dedikleri bu olsa gerek.

Bundan bir kaç hafta evvel babam göğsünde bir yanma hisseder, herhalde açlıktan oldu diye düşünüp önemsemez. Derken akşam yemekten sonra yine aynı yanma ancak bu kez daha belirgin. Zaten kalp hastası olduğu için aslında durumun farkındadır ama, aman erkekliğe halal gelmesin. Ben şurdan bir koşu bi hastaneye gidim der, ne olur ne olmaz. Annem dur nereye gidiyorsun, bir taksi çağıralım, çocuklara haber verelim dediyse de zapt edemez. Ortalık ayağa kaldırılmamalıdır. Çocuklar işinden gücünden edilmemelidir. Derken apar topar peşine takılır, binerler tramvaya ve alırlar soluğu hastanede. Hastaneye vardıklarında doğruca ilk yardıma gidip olanı biteni anlatır ve kalp hastası olduğunu ilave eder. Şükür ki bunu söyler. Eh, yaş da olunca epey, doğruca kalp bölümüne gönderip müşahede ederler. Evet gerçekten de bir kalp krizi atlatmıştır. Kalp fonksiyonu, damarlar, böbrek fonksiyonları, yok tansiyon ıvır zıvır derken, durumun da ciddiyetinden ötürü tam iki haftayı bulur bir anjiyo* olması.

7

Yemeyenin aşını ekmeğini yerler.

 

 

*Anjiyo, kalbi besleyen, koroner damar adı verilen damarların görüntülenmesi olarak özetlenebilir. Devamında da amaç, tıkalı damarı tespit ederek damarın açılması (Stendleme) işleminin yapılması. Yani en azından benim anladığım böyle. Bu stendleme işlemi kesilip biçilerek olmuyor tabii. Koldan damardan ya da kasıktan damardan girilerek kalbe kadar gidilip takılıyor stendler. En basit anlatış şekliyle böyle ancak gerek ön araştırmalar gerekse bu işlemin kendisi hastayı haddinden fazla yoruyor. Sonra tüm kalp ve diğer iç organların fonksiyonları düzgünse ertesi gün bile taburcu olabiliyorsunuz. Hekimler bu mevzuyu daha iyi anlatırlar tabii, ben kendimce özet geçtim burada.

MEKKEYE DESİRE/HAC ARZUSU/KABE ÖZLEMİ

 1       

Hacla ilgili ‘Verlangen naar Mekka’ sergisi  Hollanda’nın Leiden şehrinde olan Ulusal Etnoloji Müzesi’nde bulunuyor. 9 Mart’a kadar gezilebilecek olan bu serginin ailenizle birlikte gidebileceğiniz hem eğlenceli, hem de kültürel bir etkinlik adına güzel ve eğitici bir güne vesile olacağından emin olabilirsiniz. Gruplar için indirimleri de var. Küçük çocuklar, genç çocuklar, eşler, dedeler, nineler, hayding hep birlikte müzeye! Geniş bilgi için, buraya tıklayabilirsiniz.

2

Girişte biletinizi alırken verilen bir kartla sergi alanında bulunan bilgisayarlardan sergide edindiğiniz bilgiyi pekiştirebileceğiniz on soruluk bir quiz yapabiliyorsunuz. Her bilgisayarda çok seçenekli ayrı birer soru var. Müze çıkışında bu kartı kasaya teslim ettiğinizde size küçük bir hediye ikram ediliyor. Gerek quizin kendisi gerekse hediye  çocuklarınız hatta sizin için oldukça eğitici ve eğlenceli.

45

Hac sergisi Hollanda’da konuyla ilgili bu denli büyük boyutta sergilenen ilk sergi. Bir süredir ziyaretçilerine açık olan sergi Londra’daki British Museum ile işbirliği içinde hazırlandı.
Bildiğiniz üzere Mekke dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan müslümanlar için hayatlarında bir defa mutlaka gitmek istedikleri kutsal bir şehir. Kabe dünyadaki tüm Müslümanların kıblesi.

9

Her yıl milyonlarca insan hacca gider. Mekke aynı zamanda dilimiz Hollandacada köklü bir şekilde yerini almış bir kelime, hani o hep kullandığımız meşhur  “cennet”  veya  “mükemmel bir yer” gibi anlamlara gelen Mekke bu Mekke’dir aslında. Örneğin ‘Amsterdam mimari tutkunlarının Mekkesidir’ deriz ya.

 38

Mekke bizim bildiğimizden, farkında olduğumuzdan çok daha fazla Hollanda kültürü ve tarihin bir parçasıdır aslında. Geçmişte Hollanda Kraliyetinin yüz binlerce sakini Endonezya , Surinam ve Hollanda’dan yola çıkarak hacca gitmişlerdir. Bu nedenledir ki Mekke ve hac yolculuğu Hollanda tarihinin ve kültürünün bir parçasıdır.

Mekke’ye hac yüzyıllar boyunca bir çok Hollandalı sanatçının ilham aldığı, pek çok şehzadenin nadide eserler ürettirmesi için bir esin kaynağı olur. Sergide British Museum ile birlikte dünyanın en iyi İslam sanat koleksiyonlarından derlenen 250’den fazla eşsiz parça bulunuyor. Bu eserler Endonezya’dan Fas’a, onuncu yüzyıldan günümüze kadar geniş bir yelpazeyi içerir.

67

Hacıları çeken nedir? Gidenler hangi arzuları güdüyorlar? Hangi ibadetler ifa edilir? Orada hangi imtihanlarla karşılaşır insan, nasıl arınır? Hacılar yolculuk esnasında, orada bulunduklarında ve  döndükten sonra unutulmayacak hangi deneyimler edinirler? Sergide dünyanın en büyük  manevi, kültürel ve dini fenomenlerinden biri olan Mekke ve Kabe ile ilgili kişisel deneyimler ve öykülerin de paylaşıldığı eşsiz ve benzersiz bir iç görü sunulmakta.

 10

Bunları biliyor musunuz?

Kâbe Müslümanların en önemli mabedi, kıblesi. Kabe Suudi Arabistan’ın  Mekke’de şehrinde .

1000 kg olan Kabe’nin örtüsü ipekten olup  işlemeleri altın iplikle yapılmıştır. Kisve adındaki bu örtü her yıl değiştirilir. Kisve’nin üzerindeki islemeler Kur’an ayetlerinden oluşmakta.

Hac esnasında Kâbe’nin etrafında yaklaşık 3 milyon Müslüman yürüyor.

Kâbe’nin güneydoğu köşesinde bulunan siyah taş ‘Hacer ul Esved’  Hazreti İbrahim aleyhissselama melek Cebrail aleyhissselam tarafından verilmişti. Rivayete göre siyah taş bir zamanlar beyazken insanların günahlarından dolayı siyaha döner .

Kâbe çevresinde 7 kez yürümeye bir tavaf denir.

Kaynak: www.volkenkunde.nl

Mekke’ye desire/ Hacca gitme arzusu
Ulusal Etnoloji Müzesi ‘nde 9 Mart’a  kadar açık.
Adres: Steenstraat 1,  Leiden

Verlangen naar Mekka, De reis van de pelgrim

t/m 9 maart 2014 te zien op het Rijksmuseum Volkenkunde

Steenstraat 1, Leiden

BU ZAMANE DOKTORLARI

Sözümüz meclisten dışarı tabii. Fakat ben ne demeliyim bu zamane doktorlarına bilmem ki?

Hastanın kolları zayıftır zaten. Fakat öyle bir ağrır ki son zamanlar dayanılacak gibi değildir. Bir gün iş öncesi ilk sırayı alabilmek için sabahın köründe kalkar ve doktorun kapısına dayanır. Der ki: böyleyken böyle. Doktor bir kan tahliline gönderir ve iki tane de paracetamol içmesini tembihler.

Bizim hasta yolda giderken kara kara düşünür: “ama koluma bakmadı”. Fakat iş işten geçmiştir artık. Sonra bir ara yine aklına gelir. Hem kan tahlilinin sonucunu almak hem de kolunun çekilmez ağrısını tekrar öğrenmek için bu kez randevu alıp gider, hem de günün son randevusu. Böylece hem iş günü güme gitmesin, hem de 5 dakikalık aceleye getirilen muayene saati yerine randevu saati olsun, ‘benden sonra kimse olmasın’ doktor da aceleye getirmesindir düşünce. Gerçi bu kez de doktor çok yorulmuştur, gün bitimidir artık evli evine köylü köyüne misali gözü kapıda. Ancak bir ‘hekim iş günü’nün içerdiği üç vakit vardır: sabah, öğle, ya da öğleden sonra yani ikindi saatleri. Üç vaktin de kendine göre ayrı ayrı sakatlıkları olabilir. Sabah aceleye gelir çünkü millet doktor  cephesinden bakınca muayenehaneye adeta ölüyorlarmış gibi akın etmiştir, geberesiceler (bunları gerçekten bir aile hekiminin ağzından duymuş olmamız çok üzücü, ama öyle işte), öğlen iyice telaşlıdır bir an evvel herkesi göndermeli ki öğle paydosuna çıksın. Akşam tamamen pili bitmiştir doktorun, vakitlice ailesine kavuşmak ister, kim bilir belki de viziteler vardır.

Hasta bu kez ‘öteki’ doktora gidecektir, randevusunu ona göre alır. Derken vakit saat tamam olur ve bizimki bir iki hafta öncesinde yine geldiğini söyleyerek halini arz eder. Peşinden ekler “bu kolda bir iltihaplanma olmasındı?” diye, çünkü bu kez donanımlıdır. Hani anlatmıştır ya eşe dosta. Hani herkesler bir şeyler söylemiştir ya… Peşinden de ilave eder, kan tahlili havalesinde demirin işaretlenmediğini fark etmiş onu da kendisi işaretleyivermiştir. Neyse ki doktora göre bu pek sorun teşkil etmez, fakat ekler, ‘ama zaten o olunca filan filanın da işaretlenmesi gerekliydi. Hem sonra D vitamininin ölçülmemiş olmasını da ayrı bir şanssızlık olarak görür doktor efendi ve bir kere daha kan tahlili yaptırmak isteyip istemediğini sorar hastasına. Beriki “eh bari hadi bakalım” der.

Bu arada tahlilde de zaten bir iltihaplanma gözükür fakat iltihap denebilecek oranda görünmemektedir. Bu kez hasta akıl eder de doktorun koluna bakmak isteyip istemediğini sorar. [Bu da yeni moda]. “Tabii, bir bakim” der doktor kibarca. Bir kaç egzersiz yaptırdıktan sonra kol kaslarından birinin iltihaplanmış olduğunu söyleyip eline hemen kaslardan oluşan bir maket alarak tam olarak hangi kasın iltihaplanmış olduğunu gösterir ve tekrar bilgisayarının başına oturur. [Herkes gibi doktorlar da teknolojiden haddinden fazla nasiplerini alırlar, hepsi bilgisayar karşısında akşamlar]. Bu arada sormayı da ihmal etmez: “iltihaplanmaya karşı bir şey kullanmak ister misin?” şeklinde. Hasta tamamen dumura uğrar. “Ne gibi” ile ancak karşılık verebilir. Doktor aynı rahatlıkla “örneğin iltihapla mücadele ilaçları gibi” cevabını yapıştırır. Ehm… veeeer, diyebilir hasta sadece. Fakat neye uğradığını da pek anlamaz. Sanki manava gidip bir şeyler almış. Manav da bir kilo da biber ister misin abla, diye sorunca, manavı kırmama adına “eh, ver bakalım” demesi gerekmiştir.

Neyse bir kan tahlili daha… demir düşük olmakla birlikte, D vitamini yerlerde sürünmektedir ve azıcık da olsa düşük oranda anemi. Önce haftada bir kere 1 ml’lik kalsiyum, sonra altı haftada bir kere. Sonrası Allah kerim.

……………………..

Altı ay sonra

Demir ve D vitamini yerlerde sürünmeye devam eder. Takviyeler durmaksızın alınır. Bu kez 2 ml’lik şırıngalar… Hafta ortası yenen tüm yeşilliklerin yanı sıra her hafta sonu ıspanak: ıspanaklı sac böreği, ıspanaklı talaş böreği, göz yumurtalı ıspanak… Sahi fark ettim de bunların hiç biri bloğumda yok. En kısa zamanda inşallah.

Ümîde sarıl sımsıkı!

Üstad Mehmet Akif sanki taa 1913’de bana seslenmiş. Ne derin bir anlatım, ne içten bir ifade. Yazdan kalma görseller eşliğinde bir seda vermek isterim.

P1050363

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:

P1050364

Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’
Davransana… Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

P1050365

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?

P1050366

Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye’se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver… Kalma yolundan.

P1050367

Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?

P1050368

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez…
En korkulu câni gibi ye’sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye’s ile şirkin;
Mâdâm ki ondan daha mel’un daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
Nevmid olarak rahmet-i mev’ûd-u Hudâ’dan,
Hüsrâna rıza verme… Çalış… Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

P1050369

Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş…
Sesler de: ‘Vatan tehlikedeymiş… Batıyormuş! ‘
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da yapışsam demiyor bir taraftan!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.

P1050370

Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
‘İş bitti… Sebâtın sonu yoktur! ‘ deme, yılma.

Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.  14 Mart 1913

P1050372

Köprü açık mı…

P1050373

…yoksa kapalı mı? Kime göre açık, neye göre kapalı?

P1050374

Hadi bu da dinlemek isteyenlere gelsin.

AMSTERDAM’da KOMŞULUK 1

Ah bir evim olsaydı diye dualar ederken bir de bakmışım, ilk defa bir evim olmuş. Heyecan sıkıntıya karışmış, nasıl yaparım, nasıl yetiştiririm, geçim nasıl ederim zihnimde dolaşan pek çok kaygıdan sadece bir kaçı. Henüz eşyanın e’si yokken kapıda beliren ev şirketi yetkilisi bir tanışma günü organize etme derdinde ve şimdilik beni konu komşuyla kapı ağzında tanıştırmaya gelmiş. Derken komşularımla tanışırım.

En alttaki komşu kadın, çocuklar nerede, kaç çocuk diye sorar. Ne sandıysa? Çocuk mu? Çocuk benim ya? Sonra, sahi sen Türkiye’ye ne zaman döneceksin, demesin mi? Siz hiç yeni gelen birine ne zaman gideceksin diye sorulduğunu duydunuz mu? (Ah pardon, evet onu daha önce İstanbul’da da duymuştum. Okul yıllarında İstanbul’da yaşarken, annemi havaalanında karşılamaya gitmek üzereyken , akrabayı taalluktan bir edepsiz  ‘annen ne zamana gidecek’ diye sormuştu). Onun tam üstündeki hanım ters ters bakıp tepeden tırnağa inceler. O zamanki karşı komşum, kapıyı hafiften aralayıp görevlinin maruzatını dinleyince aralıktan isteksiz elini uzatır ve ‘beni hiç göreceğini sanmıyorum, günde sadece iki saatliğine evdeyim, onda da görüşeceğimizi sanmıyorum” deyip kapıyı kapatır. Ben neye uğradığımı şaşırırım, eh yani ben de senin için ölmüyorum ya. Derken onun altına ineriz. Bu kez bir adamla karşı karşıyayız, ev şirketinden gelen yetkili yine eski komşuyla yeni taşınan komşuyu, yani beni, tanıştırmak istediğini söyleyince adam, sizin için şimdi vaktim yok, lütfen gidin der.  Beriki tekrar vaktinizi almayacağız, sizi sadece tanıştıracağım, der. Adam yine vaktinin olmadığını ve gitmemizi istediğini söyler. Yetkili kişi tekrar maruzatını dile getirir, içeri girmek gibi bir derdimizin olmadığını daha önce de bir komşuyu tanıştırmaya getirdiği gibi beni tanıştırmak için dolaştığını, sadece elini sıkıp gideceğimizi uzuuun uzuun anlatır. Ve bu kez adamın “merhaba” demek için vakti vardır her nasılsa. Oysa bu kadar muhabbet yerine çoktan kırk kere merhaba der geçerdik ve bir araba dolusu laf işiteceğime kurban ederdim elimi. Ha bu arada Hollandalılar tanımadıkları insanların elini sıkmazlar. Ben çok meraklıydım sanki tanımadığım insanların elini sıkmaya.

Binaya taşınan ikinci yabancı, hatta diğerinin Surinamlı olduğunu düşünürsek ilk yabancı, ve ilk Türk ve ilk Müslüman olduğumu, hatta sokaktaki yanılmıyorsam ilk Türk olduğumdan böyle olduğunu bugün olanları kafama takmamam gerektiğini, salık veren yetkili bir tanışma günü organize etmek istediklerini ısrarla tekrarlar. Önceleri pek bir sıcak bakarım, adetleri böyle demek ki diye düşünürüm, fakat gelin görün ki bu ilk gün olanlar fazlasıyla canımı sıkmıştır. Sonra yetkili bir gün ‘ev kontrolü’ diye kapımı çalınca kan beynime sıçrar. Fakültede bir arkadaşıma anlatınca, ortaçağda mı yaşıyoruz ev kontrolü de neyin nesi, destur, anlamında bir  şeyler söyler. Derken ertesi gün ve bir gün sonra yetkili yine gelmiştir, yine yeniden beni her iki defasında da evde bulamamıştır. Bulamaması bir şey değil, bir de posta kutuma not bırakır ve  der ki iki defa geldim sizi evde bulamadım, siz gerçekten bu evde yaşıyor musunuz? Komşularla tanışma günü organize edeceğiz. Çaylar, kahveler ve kurabiyeler sizden, davetiye-organize bizden! Bu adam çıldırmış olmalı.

Gündüzleri fakültede olan, okuldan çıktıktan sonra geçim etmek, geçinmek için çalışan ben, yemek için telefon için anneme giden benim evde gündüz saatlerinde bulunmamam bu kadar mı garipti? Hele de yeni  taşınmış, henüz yerleşiyorken. Sahi bu Hollandalıların hepsi 7/24 evlerinde bulunuyorlar mı? Bu arada ben renklerden renklere, şekillerden şekle girer bir dertlere kalırım ki sormayın gitsin. Ertesi gün yetkili kişiden bir kart daha. Geldim evde bulamadım, beni arayın! Telefon ederim, karşıma çıkan görevli kendisiyle görüşmem gerektiğini ve şu an yetkili kişinin ofiste olmadığını ertesi gün, yarım saat sonra, bilemedin üç-beş saat sonra tekrar denemem gerektiğini bildirir. Derken berikinden bir kart daha.  Bu arada ben ver ha fakültedeki arkadaşıma dert yanarım, iki göz iki çeşme. Arkadaşım her defasında ortaçağ zihniyeti, ver cevabını yumuşak yumuşak konuşma, ödlek olma sesini yükselt, cesur ol der. O günlerde telefonum olmadığından evime yakın kulübeye giderim ver ha. Sonra bakarım ki böyle olmayacak, annemlerde yemek yerken bir gün yine ararım. Adam yine ısrarla tanışma günü organize etmek istediğini, komşularla bana oturmaya geleceklerini söyler. Fakat bu süreç içinde benim canım öyle bir su olmuştur ki, son noktayı koyarım. Evet ev sizin, fakat kiracı benim, ben kirayı öderim, gündüz okulda akşam işte olan benim nasıl oluyor da evde olmamı bekliyorsunuz, üstelik de geçen yine kart atmışsınız, geldim evde yoktunuz, sahi siz bu evde yaşıyor musunuz? Bu ne demek? Bu nasıl bir suçlama? Yalnız yaşayan birinin nasıl olur da 24 saat evde olmasını beklersiniz. Kiramı ödüyorum, kiramı ödeyebilmek için evde olmamam olağan bir durum değil midir? Üstelik o acayip insanları eşiklikten öte görmek istemiyorum, son sözüm budur, demem gerekiyormuş meğer. Kırk dereden su getiren adam, beni dinler ve ‘hanımefendi diyecek hiçbir şey bulamıyorum, yerden göğe haklısınız, tamam tanışma günü yok, güle güle oturun, deyi verir. Bu kadar da basittir yani bazen meram anlatmak. Ben bir rahatlarım, bir rahatlarım gider bir şükür namazı kılarım. Bu ne ya? Sen ev şirketi yetkilisi olarak ortaçağ zihniyetiyle ikide bir üzerimde psikolojik baskı uygulayacaksın. Hem daha apartmana taşınırken burun kıvıracaksın, hem de Hollandalıların mahrem saydığı evime gireceksin.  Olacak iş değil. Destur!

O günlerde bu olan biteni kime anlattıysam ilk defa böyle bir şey duymuş. Sosyal kontrolün bir nevi legalize edilmiş hali, yetkili memur eliyle kontrolü elde tutma diyelim. Sizin bir birinizi kontrol etmenize gerek yok, biz ev sahibi olarak, ev şirketi/korporasyon olarak, ve bir adım ötede belediye olarak sizi kontrol etmeye yeteriz. Hollanda özgürlükler ülkesi olarak bilinir, öyledir de fakat özgürlük içinde bir kontrol, ya da diğer bir deyişle kontrol altında bir özgürlük vardır aslında.

O günkü saftirikliğim ve cahilliğimle ‘aman evi elimden alırlar da’ diyerek tırsıp boş bulunarak böyle bir tanışma günü organize etmediğim için yatıp kalkıp şükrederim hala. Yoksa şimdilerde yatıp kalkıp böyle bir aptallığı yaptığım için hayıflanıp duracaktım.

Ve işleri güçleri yok kapı önlerinde Hollandalı amca ve teyzelerin birbirlerine, Türk kızı geldi, Türk kızı gitti, gidiyor, Türk kızının annesi babası geldi, Türk kızının babası gidiyor bak, annesi evde gibi sözleri ya henüz merdivenden çıkarken arkamdan ya da kapıyı henüz kapatmadan söylemiş olacaklar ki hep duyarım. Komşuyu kişiflemek, taciz etmek bu olmalı. İnsan insana davranış biçimi olarak bu kadar mı benzer, pek çok defa şahit oldum, gerçekten de insanlar farklı kıtalarda coğrafyalarda da yaşıyor olsalar birbirlerine işte böylesi benziyorlar.

Eskiden, yani annemlerde yaşarken, bu mahallede zenginler yaşar sanırdım, niye öyle sanırsaydım? Hatta Türkiye’den yeni geldiğim yıllarda pazarcıları çok zengin sanırdım. Hatta marketteki kasiyerleri de öyle sanırdım. Hatta Hollandalıları dedi kodu yapmaz sanır, dedi kodu yapmanın Türklere ait bir şey olduğunu sanırdım. Zaman içinde hepsi yalan oldu. 

Aradan yıllar geçti, o günkü tüm komşularım taşındı gitti, yenileri geldi. Hatta karşıma tam bir kaçık, kendini sosyeteden sanan cadaloz bir Surinamlı geldi ki sormayın gitsin. Derken üç beş yıl oturup o da taşındı. Hani asil ya. Bir şükür de onun taşınması için. Sonra Allah yüzüme baktı da karşıma kibar bir aile taşındı, bu kez Faslı.

Tepemde sabaha kadar dertli dertli arabesk dinleyip göbek atan ve geçenlerde de tüm şaşkınlığıma rağmen sessizce taşınıp giden Türk komşumu saymazsak diğerleri hep faslı ve çocuklu. :) Bir kaç kere ikaz etmiştim onu, güzellikle, kötü yüz olmamak için çok uğraşmış, bunun için çok dua etmiştim. Varsın bu benim imtihanım olsundu. Yaka paça olmak an meselesiydi.  Bazen gecenin üçünde en fazla, sopayı alıp kapısına dayanmak yerine, tavana vurarak lütfen sessiz olur musunuz ben sabahleyin işe gitcem, demişimdir.

Şimdiki komşularım pek bir rahat, çocuklar bolluk çocuğu. Merdiven dairesi baştan aşağı sadece ambalaj değil, iki kere ısırılıp atılan çikolata, iki yalanıp atılan şeker, yerlere atılan ya da duvarlara yapıştırılan sakız, poşeti patlayıp saçılmış cips, gofret, çekirdek, mısır patlağı, hatta çitlenip atılan çekirdek kabuklarıyla dolu. Ama bunlara şükür etmek gerekiyor, bazen bisikletimi almak için kömürlüğe indiğimde kapıyı açıp içeri giremem, çünkü önünde bir motosikletle ya da bir bisikletle karşılaşmak mümkün. Ama bu daha bir şey değil, geçen yıl tam sabah işe giderken yine bisikletimi almak için aşağıdaki  kapıma yöneldiğimde burnumun direğini kiran bir kokuyla karşılaşırım. Birisi kapımın önüne kakasını yapmıştır  bu kez. Hemen ev şirketini arar, bu bir kediye mi ait, köpeğe mi yoksa bir çocuğa mı yahut yetişkine mi ait bilmiyorum, fakat bir şey biliyorum, ben bunu temizlemicem, ben gidiyorum! derim.

Geçenlerde yine beni şaşırtan bir şey oldu. Apartmanın tüm çocukları toplanmışlar, başlarında bir de anne bir iştah merdiven dairesini köpük köpük tepeden tırnağa temizlerler.  :)

Bu temizliğin kaç gün dayandığını varın siz tahmin edin.

Beterin beteri vardır derler. Tüm bu olup bitenlere rağmen, ben evimi, ferah mahallemi pek bir severim.