EVVVET, HEM DE KOCAMANINDAN BİR EVET

Yoğun bir Ramazan dönemi geçirdikten sonra iki haftalığına iznimi aldım. Önce şöyle bir dinlenecek, sonra sadece pazartesi günleri kurulan Kuzey pazarına gidecek sonra bir güzel temizliğe girişecek, sonrasında da belki bir İstanbul yapacaktım. Fakat gelin görün ki ne dinlenme, ne pazar keyfi… Ne de temizlik. Gece biletimi ayarladığım gibi cumartesi günü kendimi uçakta buluyor, yorgunluktan İsviçre’de olduğumu bile anlamıyorum. Sonrasında 12 Eylüle 1 kala İstanbul Atatürk havalimanındayım.

“Referandum için oy burada mı kullanılıyor?” diye masa başında oturan yetkiliye sorarım. Fakat hanım der ki bana “hanfendi, sadece yurtdışında ikamet eden Türk vatandaşları burada oy kullanabilirler”. Anlaşılan Türkçemi pek bir beğenir, yurtdışında yaşadığıma zerre ihtimal vermez. Âlâ, âlâ…

Telaştan ve yoğunluktan pusulamın fotoğrafını bile çekmeyi unutmuşum. Annem teselli olsun diye mitingde kullandıkları t-shirtlerden birini verdi bana. T-shirt demişken, buna da bir Türkçe kelime bulmalı mı, bulmamalı mı? ben Türkiye’de öğrenciyken pek çok kelime üzerinde tartışıldığını hatırlıyorum, fakat bunu hatırlayamadım. Hmm şimdi geldi aklıma galiba tişört seklinde yazılıyordu, sanıyorum tartışma ondan yoktu.

Neyse, İstanbul’da ihtilali yaşadığımı tek bir cümleyle de olsa daha önce bir yazımda belirtmiştim. (bkz 12.1.2010 Aşure tarifi). O zamanlar İ.Ü. Hukuk Fakültesinde okuyan Ne. amcamın bir gün telaşla elinde bir sürülen peynir ve gazete olduğu halde bize geldiği ve aslında o günlerde yaşamakta oldukları Tarlabaşı’na gitmeye çalıştığı fakat bu mümkün olmadığı için en iyisi bize geldiği hala bir film şeridi gibi geçer gözlerimin önünden. ÜniversiteFakülte, benim ilk defa yediğim sürülen peynir (biz o dönemlerde memleketten gelen Afşin peyniri dışında peynir bilmez, yemezdik) ve gazete üçlüsünü ve bunlarla birlikte anılan basılma, olay çıkma, polisler, çevirme ve tuttuklarını içeri atma gibi kelimeleri de bir türlü kavrayamamıştım. Meğer bizimki tam kantine inmiş bir şeyler atıştıracak o sırada fakültede olay çıkar kantin basılır aldığı peynir de elinde kalır, geçerken bir de eline bildiri tutuşturuverirler, yok esem ayakkabısı giyen herkese dayak çekerler (benim bir ayakkabım vardı bu markadan, fakat bu markaya ne olmuştu ki hiç haberim yoktu doğrusu), polis tuttuğunu sorgusuz selamsız içeri atar şeklinde uzayıp giden bir yığın çetrefil, bir o kadar da uyumsuz, algılanması zor gerçeklikler. Türkiye’nin gerçekleri.

Amcamların üçü de üniversitedeydi. Her gün ayrı bir olaydı anlatılan televizyonda. Bazen babaları çocuklarına evdeki günlük meselelerle ilgili kızacak olsa, anneleri hemen konuya müdahale eder “çok şükür, çok şükür, çocuklarım ne sağcılara ne solculara karıştılar, üçü de okuyor olaysız, pırlanta gibi çocuklarım var Elhamdülillah” der ve babanın ağzına bir Elhamdülillah yapıştırırdı. Sonrasında dedem “Elhamdülillah, elhamdülillah Tarlabaşı’nın ortasında yetiştirdiğim pırlanta gibi çocuklarım var elhamdülillah, elhamdülillah” der, evde ne kavga en gürültü olurdu.

Üniversite okul değil de savaş meydanı mıydı yoksa? Hani biz de gidiyorduk her gün Kara Ahmet Paşa ilkokuluna olay filan çıkmıyordu. Sonra gazete okumak yasak mıydı? Yıllar sonra o kâğıdın gazete değil de üzerinde bulundurulması yasak olan bir bildiri olduğunu ancak anlamıştım. Tarlabaşı’na geçmek neden bu kadar mümkünsüzdü? O yıllarda Tarlabaşı ve Şehremini arasında dağlar kadar fark olduğunu, sosyal yapının, mimarinin bir değişik olduğunu fark ediyordum da Tarlabaşı’nda bir takım adamların-kadınların tacirlik yaptıklarını, yankesicilerin, dansözlerin cirit attığını, sonra figüranların, sonra sadece karın tokluğuna kıytırıktan oyunculuk (!) yapanların orayı mesken tuttuğunu, olaylı 1977 1 Mayısının orada vuku bulduğunu kimin derdinin ne olduğunu, insanların neyi alıp veremediklerini, paylaşamadıklarının ne olduğunu bilmiyordum, algılayamıyordum. Mayıs ayının ilk gününün kaderinin karalığını da zaten yıllarca anlamamıştım. Günlerden bir gündü işte. Derken kan gövdeyi götürür. Sonra darbe olur. Sokağa çıkmak yasaktır.

Bir gün teröristler mahalleyi basar. Aslında her gün yaptıkları iştir -kurşunlar altında biz küçücük ilkokul çocukları rutin mektebe gider geliriz- de o gün peşlerine polisler takılmıştır. Vakit gecenin körü, bütün Şehremini taranır. İhbar teröristlerin bir apartmanın son katında bulunduklarına dairdir. Fakat nasılsa bizim apartmanın her katı da aranır. Rahmetli Akile Hanım teyze, dokuz numaradaki Nuray hanımlar ve beşinci katta yaşadığımız için yoklamadan nasibini alan biz. Hem de ne nasip? Ellerinde ağır tüfekler-silahlar eşliğinde sivil polisler kimlik dahi gösterme nezaketinde bulunmadan evimize dalarlar. Annem 25’ini az geçkince, üç küçük çocuk, bir de yaşlı anneannemle dedem, ha bir de babam Hollanda’da yaşadığı için ablasının yanında dursun düşüncesiyle memleketten getirilen askerden dönmüş ve bir işe yerleşmiş o yıllarda liseden yeni mezun gençten dayım. Birini yakalayıp çekmişler sopayı, kan revan içinde iki görevli sürüyerek taşır ve dayımı göstererek “bu mu?” diye sorarlar. Kaderiniz bir bu kelimesine kalmıştır o vakitten sonra. Adam dayıma bakar ve “yok, bu değil” der. Ertesi gün apartmanda herkesin ‘gecenin bir vakti nasıl evine dalındığı, nasıl sorgulandığı’ komşu kadınlar arasında anlatılır da anlatılır. Bu anlatım günler, hatta aylar sürer.

O dönemlerde sana yağı kuyruğunda filan beklenilir bakkal önlerinde. Adettendir sanki hani kuyrukta beklemezseniz alış verişin tadı çıkmazmış. Biz (abimle ben) bakkalın önünde iki apartman öteye kadar uzunca bir kuyrukta gaz kuyruğunda bekleriz, elimizde birer bidon. Kadınlar sadece birbiriyle itişip kakışmaz aynı zamanda bizi de iter kakarlar. Onlar da kendilerince bir kuyruk kuralı koymuşlardır: annesi yanında olmayan çocuklar kuyrukta bekleyemez! Niye? Bizim annemiz çok mu akıllı, yoksa onlar mı salak, bizimki çocuklarını kuyruğa bırakıp kendisi evde işlerini yapacak, oysa onlar kıymetli ve kısıtlı (!) vakitlerini kuyrukta bekleyerek öldürecekler. Hayır, yok öyle. Anca beraber, kanca beraber. Ya bütün kadınlar kuyrukta bekleyecekler ya da… “biz senin çocuğunu döveriz”. Zorbalar! İki küçük masum çocuktan ne aldınız veremiyorsunuz?

Evet, 1970 sonları ve 1980’li yılların başları… Ne olan biteni kavrayacak bir yetişkindim, ne siyasetteydim, ne ailemden bir siyasetçi vardı. Sonrasında ne yıllarım hapislerde geçmişti ne de işkence görmüştüm. Dünyadan bihaber bir çocuktum. Buna rağmen bir hiç uğruna heder olan istikballer, işkence görenler, hapislerde çürüyenler, idam edilenler sanki benmişim gibi yüreğim kan ağladı, ağlamakta. Darbe ülkenin üzerine bir afakan gibi çökmüştü.

Pırıl pırıl parıldayan bir Türkiye ve beraberinde aydınlık, bahtiyar, barışık, selametle yaşayabileceğimiz nur içinde ferah bir dünya diliyorum. Onun için kocaman bir EVET!

TEMR HİNDİ

Bir çekirdeğin öyküsü.

Geçen yazımda bahsetmiştim. Bir tür hurmaydı bu temr hindi.

Bugün annemle birlikte çukur pazarından Mercator’a doğru ilerlerken, henüz Dima’yı ve peşinden gelen Türk manavlarını yeni geçmişken, yerde bir çekirdek gördüm. “Aaa, bu da temr hindi çekirdeğine benziyormuş” dememle çekirdek üzerinde annemle birlikte yaptığımız kısa bir incelemeden sonra bunun kesinlikle bir temr hindi çekirdeği olduğuna karar verdik. Anlaşılan birileri temr hindi yemiş ve çekirdeğini de yere atmıştı. Kimin yediği bizi çok ilgilendirmiyordu. Bu kez yere bir şeyler atılmış olmasıyla da pek ilgilenmedik. Zaten toru topu nohut büyüklüğünde bir çekirdek. Bizi ilgilendiren kısmı bu çekirdeğin buraya nasıl geldiğiydi. Demek ki civardaki dükkânların birinde bu yemişten satılıyordu. Annem “gel” dedi, şu Türk manavlarının yanında böyle acayip şeyler satan bir dükkân var, kesin oradan alınmıştır”.

Neyse tekrar döndük ve bir kaç adım ilerledikten sonra kendimizi ilk defa, o önünden dang aaşam (=sabah akşam) geçtiğimiz, dükkânın içinde bulduk. Dükkânın adı Abia Store. “Gerçi böyle kutulu ürünler şu sol tarafta olmalı ama, hadi biz sağdan başlayalım” dedik. Bir taraftan biz bakınırken ve ben gördüğüm paketlerin üzerindeki acayip yazıları yüksek sesle okuyup annemle konuşurken diğer taraftan dükkânın en dip köşesinden kasanın başından bize laf atan hanıma sormayı tercih ettim. Ben sinek avlayan dükkân sahibesine doğru ilerleyip sebeb-i ziyaretimizi anlatırken aynı anda annemin “buldum” nidasıyla geri dönmem de bir oldu. Bu arada bu hanımın Hollandalı olduğunu fark ettim. Kendisi de beni tasdik etti. Böyle ürünler satan bir dükkân açmak da nereden aklına gelmişti? Bana, yine kasanın yanında duran 7-8 yaşlarında bir çocuğu işaret etti. Bu esmer çocuk hanımın oğluydu. Çocuğun babası Nijeryalıymış. Bu ürünleri satan dükkân fikri bundan kaynaklanıyormuş. O kadar çok yorgunduk ki, daha fazla sohbet edemedik. Hatta hazır dükkâna girmişken aslında biraz gezmeliydi. Fakat biz temr hindi’yi bulmuş olmanın aşkına başka hiçbir şeye bakmadan alacağımızı alıp çıktık.

Annem, benim küçük bir çekirdeği nasıl görür görmez fark edip tanıdığımı, bundan dolayı da geri dönüp dükkâna girdiğimizi ve peşinden yaptığımız alış verişin arasındaki bağlantıyı anlatıp ‘rızık işte böyle bir şey’ dedi. Bundan sonra yerde gördüğümüz bütün çekirdekleri inceleyip her gördüğümüz çekirdeğin meyvesinden almaktan bahsetti annem. Kendisine bir şeyler alınmış küçük çocuklar misali gülerek ve konuşarak geldik evimize.

İşte bir çekirdeğin yaptırdığı alış veriş buydu. Sadece bu kadar değil tabii. Sabahleyin kalktığımda acaba bu kez ne yazsam da yayınlasam diye düşünüyordum. Hatta sabah 10.00 sularıydı, yolda giderken anneme de sormuştum. Hiç yazım yoktu, aslında olan yazılar da vardı, fakat onların da yemeği yoktu. Hay Allah bu sefer ne yayınlasaydım? İşte ben aklımdan geçenleri anneme anlatırken annem de öylesine dinleyip hafif bir gülümserken, bundan tam iki buçuk saat sonra yapacağım alış verişten ve akşam yazacağım bu yazıdan hiç haberim yoktu.

Ben bu yemişi geçtiğimiz pazartesi günü ilk tattığımda Zeki hocamın “Temr Hindi diyorlar” sözünden yola çıkarak başından beri Temr Hindi yazdım. Hatta o gün hocama ‘Hindistan’dan mı gelmiş’ diye sormuştum da onlar da kutusunu göstermişti. Epey incelemiştik kutuyu, Made in Tailand yazıyordu. Fakat kutunun üzerinde etimolojik karşılığını içinde barındıran Tamarindi kelimesi bulunduğu için köken belliydi, Hindistan. Bizim kutumuzun üzerinde de aynısı yazıyor. Hatta kutumuz onlarınkinin aynısı. Yine de acaba doğru mu yazmıştım? Şimdi aklıma geldi… Hemen ağların arasına attım kendimi. Evet doğruymuş. Temr-i Hindi. Yani Hindistan Hurması. Hatta Osmanlı döneminde bu yemişten yapılan şerbete Temr Hindi’den dönüştürülmüş bir kelime olan Demir Hindi şerbeti diyorlarmış. Bunun yanı sıra Osmanlı döneminde yapılan helvalar arasında Temur Hindi sabuni adında yine bu meyveden yapılan bir helvadan da bahsediliyor. Yani uzun lafın kısası bu ağaç Türkiye’de yetişmekte.

Baktığım sitelerde bana göre kapsamlı ve köklü bilgiler olmadığı için buraya kadar hiçbir ağ adresinin adını vermek istemedim. İsteyenler bu kelimeleri tıklayınca iki cümlelik de olsa pek çok sayfayla karşılaşacak ve beni anlayacaklardır. Fakat google’ın Hollandaca sürümünde bulduğum adresi geniş bilgi edinmek isteyenler ve fotoğraf görmek için bakmaya değer.

Wikipedia’da yazdığına göre köken Doğu-Afrika. Hindistan’a gelmesiyle birlikte tüm tropik bölgelerde yetişmeye devam eden ağaç, 25 metre yüksekliğinde ve ilk meyvesini 14 yaşında vermeye başlıyor. Yapraklarından, çiçeğinden, meyvesinden ve kabuğundan başta sağlık alanında olmak üzere, mutfakta ve diğer her dalda faydalanılan ağacın gövdesi de mobilya yapımında kullanılıyor. Meyvesi Hollanda’da toko olarak adlandırılan dükkânlarda ve hatta büyük marketlerde de bulunabilmekte.

Hayatta hiçbir şey sebepsiz değil. Her şey bir denge içerisinde. Bıraktığımız ve tuttuğumuz her bir yol bizi bir başka tecrübeye, bir başka araştırmaya, bir başka serüvene sürüklüyor. Tıpkı geçtiğimiz Pazartesi günü Zeki hocamlara gitmemiz ve orada yediğimiz yemiş ve devamında sokakta bulduğumuz bir çekirdek ve sonrasında tuşladığım bu Temr Hindi yazısı gibi her şey tasavvur bile edemeyeceğimiz ince bir şekilde birbiriyle bağlı.

BİSİKLET

Amsterdam Santral İstasyonda Üç Katlı Bisiklet Garajı

Baba vatanım ülkemde olan dilerim bir yakın zamanda ana vatanım ülkemde de olur. İstanbul yedi tepe üzerine kurulmuş. Hadi İstanbul’a lafımız yok, tepe bayır. Ya yokuşsuz beldelere ne demeli? Örneğin Düzce’nin düz olduğundan yola çıkıyorum. Bilebildiğim kadarıyla Eskişehir de düzlük. Afşin de düz. En azından hemen aklıma ilk gelen bu yerleşim bölgelerinde bisiklet ne oranda kullanılıyor? Sanıyorum tek tük de olsa Konya’da kullanılıyormuş. Gerçi Norveç yokuşlu olmasına rağmen yokuşlu sokaklara kurulan bir tür ray sistemiyle bisiklet kullanımı teşvik ediliyor.

Benim bisikletle olan tanışıklığım bundan dört- beş yıl öncesine tekabül ediyor. O gün bu gün birlikte pek çok şey yaşadığımız bisikletimle bu gün ayrıldık. Bu gün ofisten çıktım, ofisin önünde hem de gözümün önünde park halinde duran bisikletime doğru doğal olarak yürüdüm. Her zamanki gibi… A, a, o da nesi bisikletimin yerinde yeller esiyor. Üstelik kilitliydi. Evet, evet bu gün ilk defa bisikletim çalındı. Allah’tan sıkça başıma gelen bir durum değil. Oysa annemlerle birlikte küçük bir kutlama yapacaktım.

Hanımlar bisiklet sınavında

Acaba birisi rahatsız oldu da başka bir yere mi koydu diye sokağın her yönüne baktım. Yoktu. Civardaki manavlara sordum, kimse bir değişiklik görmemiş. Hiç istifimi bozmadım. Önce markete gidip bir kaç çikolata aldım. Sonra polis karakoluna uğradım. Kapalıydı. Hiç olur mu böyle şey? Belli bir saati yokmuş, onregelmatig yani düzensiz olarak açılıyormuş ofis. Nasıl işse? Sonra oradan bisikletçiye uğradım. Derdimi anlattım. “Sizin için ne yapabilirim”? diye nezaketlice sordu bisikletçi. Şimdilik sadece bisiklet satabileceklerini söyleyip biraz da fiyatlara ve modellere baktıktan sonra oradan ayrıldım. Sonrasında Alâeddin kuruyemişçisine uğrayıp bir kaç çeşit kuruyemiş aldım. Aslına bakarsanız o da hesapta yoktu. Evvelki gün gazetede görmüştüm onları… Tam da önünden geçerken mis gibi koktu kuruyemişler. Kendilerinin gazete röportajında anlattıklarına göre 25 yıldır işletiyorlarmış bu dükkânı. Fakat dükkanın kendisi 49 yıldır aynı yerde hizmet veriyormuş. Alaeddin’in bir özelliği de aradığınız tüm kuruyemişleri bulabilmenizin yanı sıra bütün bu kuruyemişlerin aynı zamanda günlük olarak kavruluyor olması. Aldığım bu güzelim kuruyemişleri de annemlere bıraktıktan sonra yürüyerek geldim evime. Kolumu kıpırdatacak halim yoktu.

Şu an gecenin 5’i… Nihayet kalktım yerimden ve dosyalarımı karıştırdım. Bu arada kahvemi süzdürüp içmeyi de ihmal etmedim tabii. Yanında da annemin yaptığı nefis bir kâse sütlaç. Çok şükür bisikletimin sigortasının bitmesine 2 ay kalmış. Fakat bisikletçinin anlattığına göre sigortadan medet umabilmek için kilidin her iki anahtarının da olması gerekiyormuş. Şimdi iş yedek anahtarı bulmaya kaldı.

Fakat onu da bulmadan önce karakola bildirmek için internetten ufak bir araştırma yaptım. Bisikletinizin çalındığına dair bildirim yapmadan öncelikle AFAC adındaki bisiklet deposuna sormak gerekiyormuş. Bu internet üzerinden de araştırılabiliyormuş. Bisikletin numarasını girdikten sonra bir sonuç elde edemediğim için bir kere de numaranın sadece bir kısmını girerek denemem gerektiğini okudum. Aynen anlatıldığı gibi yaptım. Ve gözüme ilk çarpan bisikletin markası ve rengi oldu. Kelimenin tam anlamıyla az kalsın mal bulmuşa dönecektim. Fakat model ve özellikle de numara tutmuyordu. Uzun lafın kısası ben gerçekten bildirim yapmalıydım.

Tekrar polis karakolunun web sitesine girdim. Aman ya Rabbim ne uzun listeymiş. Doldurdum da doldurdum. En son bir sayfaya girdiğimde “yok, daha fazla gitmicem” türünden bir gıcıklık yaptı sistem. Neyse şu pc’in başından kalkmadan bir bakayım dedim telefonla nasıl bildirimde bulunuluyormuş. Ve gördüm ki evimin az ilersinde başka bir polis karakolu varmış. Halbuki bundan haberdardım. Eh işte insanın işi hiç düşmeyince ne nerede akıl edemiyor bazen.

Neyse bu arada saat 7.00 oldu ben daha fazla gecikmeden sabah namazımı kılayım. Ne çabuk Cumartesi oldu. Hiçbir şey anlamadım. Daha doğrusu dinlenemedim doğru düzgün.

Amsterdam’da yılda yaklaşık 50.000 bisiklet çalınıyormuş. Bu Amsterdam’daki mevcut bisiklet sayısının yaklaşık % 8’ine tekabül ediyor. Belediye, polis ve bakanlığın ortak çalışmaları sonucunda bisikletinizin çalınma riski 2001 yılında %16’lardayken, 2008 yılı itibariyle %8’e düşmüş. Bu oran 2010 yılı için %6 şeklinde hedefleniyor.

Diğer taraftan bir de kullanılmayan bisikletlerin şehrin ortasında ayak altında dolaşması var. Bu da ayrı bir dert tabii. Ortalama bir Amsterdamlı 1,5 bisiklete sahipmiş. Hatta röportajda söylendiğine göre bazıları bisikletin tekeri patladığında olduğu yerde bırakıp yeni bir bisiklet satın alıyormuş.

Bu bilgileri de sizlerle paylaştıktan sonra bu yazıyı bitirmeye karar verdim.

İki çocuklu bir hanımın bisikleti