CAPPUCCINO

Süt çırpıcısı, filtre, bir çift fincan ve tabii ki kahve tenekesi.

Süt çırpıcısı, filtre, bir çift fincan ve tabii ki kahve tenekesi.

 

Cafeterya deyince aklıma ilk gelen en başta kahve içilen bir yer olduğudur. Fakat nasıl olmuşsa kafeteryamı açalı üç ayı geçmesine ve dördüncü aydan gün almasına rağmen ve ben her sabah evden çıkmadan mutlaka bir fincan kahve içmeme rağmen şimdiye dek ne kahveden bahsetmişim, ne bir fincan kahve sunmuşum, ne de bir kahve tarifi vermişim.

Şimdi bunu telafi etmekteyim. Nasip kısmet işte, pek çok kahve çeşidi varken ve ben her ne kadar kendilerini her sabah içmiyorsam da en sevdiğim kahvelerden biri olan cappuccinoyla açıyorum bu kahve bahsini.

İyi bir cappuccino için öncelikle iyi kalitede malzeme kullanmak lazım. Yani hem sütünüz iyi olacak hem kahveniz. Sonra bir de güzel cappuccino fincanınız olacak. Hatta bir çift de olsa fena olmaz. Ben bu konuda biraz fazla şanlısıyım sanırım. İlk cappuccino fincanımı, o her inceliği bilen hani bir nar tanesi kardeşim var ya, işte o, bir doğum günümde getirmişti bana. Hoş doğum günü filan da kutlamam ya… Sonra gelsin fincanlar, gitsin kupalar. Renk renk, boy boy, çeşit çeşit… Süt çırpıcısına gelince onu da taa yıllar evvel babam almıştı bana. Cappuccino yapımında önemli olan unsurlardan bir tanesidir süt çırpıcısı.


Annemin elinden uçan kaçan kurtulmaz da, babamın da şu son yıllarda mutfakla haşır neşir olması hakkatten gözlerimi yaşartacak durumda. Gerçi öteden beri kıyısından köşesinden de olsa mutfakla ilgiliydi demek ki. Yoksa babam mutfak malzemeleriyle mutfakta bulunmaktan daha mı çok ilgiliydi ne? Annemlerde yaşadığım yıllarda bir arkadaşım gelmişti. Mutfağa girdiğinde fincanlar dikkatini çekmiş, “fincanlarınız da çok güzelmiş” demiş, ben de onları babamın aldığını söyleyince çok şaşırmıştı. Oysa benim için babamın fincan alması kadar doğal bir şey yoktu. Sonra ben ona mutfaktan başka malzemeler de göstermiştim, “şunu da babam almıştı, bunu da babam almıştı” derken, baktım ki kız fenalık geçirdim geçirecek, konuyu kapatmıştım. O kadar da hayrete şayan bir şey olduğunu doğrusu bilmiyordum. Ben de bütün babalar mutfak malzemesi alır zannederdim. J  Ama sorun değil, eğer süt çırpıcınız ya da süt çırpıcısı alacak babanız yoksa bir tas ve yumurta çırptığınız telle de sütü köpürtme işlemini halledebilirsiniz. Bu şekilde kola kuvvet süte girişmeniz gerekiyor. Çırpıcıyla iş biraz daha kolay.

Geriye sadece kahveyi fincana koyup pişmiş sütle buluşturmak kalıyor.

Buyurun hep birlikte…

Yalnız ben cappuccino içince midem tamamen hoş bir köpükle dolmuş gibi olur. Bilmem başkalarında da oluyor mu böyle?

Geçtiğimiz hafta annem Amsterdam’a en son ayak bastığından beri bana ilk defa gelmiş ve birlikte cappuccino içmiştik. Bu yazıyı o vakit yayınlamayı çok istemiştim. Fakat fotoğraf kısmı o gün olabileceklerin en kötüsü olduğu için bırakın yayınlamayı canım fotoğraf çekmek bile istemedi. Bu gün yaptığım ve dahi fotoğraflayabildiğim bu cappuccinonun ikinci fincanını Cenk’e ikram ediyorum.

Cappuccino'dan arta kalanlar...

Malzeme

  • Yeteri kadar filtre kahvesi
  • Ve yeteri kadar süt

Yapılışı

  1. Öncelikle kaç kişilik kahve yapacaksanız onu süzdürün.
  2. Bu arada sütü köpürtün. Köpürtme işlemini bir süt çırpıcısıyla yapıyorsanız, işaretli yere kadar, aşağı yukarı iki parmak kadar, sütü koyup kapağını kapatarak 45 saniye kapaktaki çubukla kuvvetlice çırpmanız gerekiyor. Eğer kırk yılda bir cappuccino içiyorsanız ve bunun için bir çırpıcı alarak zaten küçük olan mutfağınızı daha fazla daraltmak istemiyorsanız ikinci bir yöntemle yani sütü telle çırparak da köpürtmeniz mümkün. Tercihiniz ikinci yöntemden yana ise çırpma işlemi süt ocakta kaynarken de devam etmeli.
  3. Süt çırpıcısıyla köpürttüğünüz sütü ister bir kulplu tasta ister magnetronda kaynatın.
  4. Sonrasında süzdürdüğünüz kahveyi fincanlara doldurup üzerine köpükleşmiş sütü yavaşça, bütün fincanlara eşit miktarda köpük olmak kaydıyla ilave edin.

 

Arka plan bilgileri

  • Ben kahvemi genelde tek fincan hazırladığım için doğrudan kaynamış suyla çalkalayarak ısıttığım fincanıma süzdürürüm. Mutfakta pratik olmayı hep sevmişimdir. Fazla teferruatı sevmem.
  • Bunun için pek çok yerde, mutfak malzemeleri satan dükkanlarda bir kaç boy olarak bulunan plastik bir kahve süzgeci ve marketlerde satılan, süzgecin büyüklüğüne göre ebadı değişen bir kâğıt filtre kullanabilirsiniz. Genelde 4 ve 2 numaralı oluyorlar. Fakat özel dükkânlarda farklı boyutlarda olanları da var. Annemlerin süzgeci ve filtresi 4 numara benimkisi ise onun bir küçüğü olan 2 numaradır.
  • Kullandığım kahve ölçüsüne gelince, normalde şeker ve süt kullanmadığım için kahve kaşığıyla sadece silme bir kaşık kahve kullanırım. Damak tadına göre bir fincan kahve için iki ya da üç kaşık kahve kullananlar da var.
  • Sonrasında eğer içeceğim kahve cappuccino ise sadece bana yetecek kadar süt çırparım. Tabii cappuccino sütle yapıldığı için kahve miktarını artırabilirim. Yani silme bir kaşıktan tepeleme kaşığa da geçebilirim.
  • Magnetrona gelince, mikro dalga fırın mı diyorsunuz yoksa? Her nasıl adlandırıyorsanız, işte o fırın bende yok. Onu evimin eşikliğinden içeri sokmayı da hiç düşünmüyorum. Yoksa çok mu iddialı konuştum?

 

AYRAN

Öyle ayran deyip de geçmeyin. Evet, ayranın da yapılışını soranlara güzelce anlatmak, ölçüleriyle birlikte tarifini vermek gerekiyor.

Örneğin bunun tuzlusu var tuzsuzu var. Sonra sade ayranın yanı sıra, çakıldaklı ayran var, sodalı olanı var.

Hollanda’da ayran gerek Türkler için gerekse Hollandalılar için vazgeçilmezlerden. Hele de şu sıcak yaz günlerinde. Yani ayran olmazsa olmaz. Fakat enteresan bir nokta var o da Hollandalıların ayranın hazır satıldığını zannedip evde yapıldığını bilmemeleri. Oysa ben yakın diyebileceğim bir zamana kadar ayranın satıldığından habersiz sadece evde yapılan bir içecek diye biliyordum.

Bir kaç yıl evvel annemle birlikte bir hastane randevusuna gitmiştim. Yeni mezun, henüz uzmanlık eğitimiyle meşgul bir doktor sordu anneme: “yeterince sıvı tüketir misiniz?” diye. Ben annemden önce atılıp tabii ki dedim. Sonra da annemlerde ne kadar çok çay, kahve ve ayran tüketildiğini anlattım. Hemen peşinden, ben ayran diyorum ama acaba çocuk ayranı biliyor muydu diye bir an durakladım ve sordum. Doktor da gayet normal bir şeymişçesine ayranı bildiğini ve içtiğini söyledi. Nasıl yani biliyorum? Ben yine donuk, melül kalmış ve bir soru daha eklemiştim. Benim anlamadığım ve anlamaya çalıştığım nereden bildiğiydi. O yine bana ayranın varlığını bilmek ve içmek bir Hollandalı için gayet normalmiş gibi ve sanki ben ona “yani elmanın elma olduğunu nereden biliyorsunuz” tarzında bir soru sormuşum gibi, bana ayni nispette donuk donuk “eee, nasıl yani, bütün Türk dükkânlarında satılıyor” demiş ve tekrar kendisinin de alıp içtiğini söylemişti. Ve ben de ayranı keşfetmiş olmasının neden ve niçini konusunda hem kendime hem doktora travma yaşatmamak için merakımı içime atıp ayran konusunu kapatmıştım. Ve o gün anlamıştım ki ayran Hollanda’da var ve varlığını koruyacak. Neyse gelelim tarifine.

Tek yumurta üçüzü değil bunlar. Üç yumurta üçüzleri:

Benim damak tadıma göre ayran 1/3 yoğurt + 2/3 su olmalı. Yani akışkan ve likit olmalı. Hem de bir atasözümüz var bilenler bilir: ‘ekmeğini kuru yemektense ayranını duru iç’ sözü benim ayran felsefemi oluşturuyor diyebilirim. Varsa el mikseri yada mutfak robotu ile yoksa telle, yoğurt likit Hollanda yoğurdu ise kutuyu çalkalayarak köpüklü köpüklü bir ayran elde etmek mümkün. Ben bu tarifi isteyen bütün Hollandalılara veriyorum. Ve çok olumlu reaksiyonlar alıyorum. Bu tarife biraz tuz ilave etmek isteyenler varsa bir itirazımız yok.

Bir diğeri rahmetli anneannemin çakıldaklı ayranı. Anneannem yoğurdu -hatta buna katık desek daha doğru olur- bir kâseye koyar, üzerine de biraz su ilave eder ve yemeğinin yanında hani lokmayı yutturma niyetine içerdi. Çakıldaklı ayranda ayran homojen olmuyor. Suyu ve tanesi birbirinden ayrı duruyor. Ben çok üşendiğim zamanlar, isten gelmişim yorgun argın, hani ayran olmazsa yiyemediğiniz türden bir yemek ısıtmışım… İşte böyle anlarda anneanneme rahmet göndererek çakıldaklı ayran yapıyorum. Fena da olmuyor hani.

Bir de sodalı ayran var ki onu hiç sormayın. Burada yaşayan Türkler arasında ‘spalı ayran’ diye bilinir. Yine aşağıdaki ölçüler kullanılıyor. Kim icat etti bilmiyorum. Daha çok ekşi ayran sevenlerin tercihi. Yapması tam bir özen ve dikkat işi. Her zaman annem yaparmış ve  babam pek dikkat etmezmiş demek ki, bir gün sodayı kutudaki yoğurdun üzerine ilave edip olanca kuvvetiyle  çalkalamıştı. Ve tam bardağına doldurmak için kutunun ağzını açmıştı ki işte o an evlere şenlikti…Mutfak, mutfak olalı hiç o kadar çok ayran içmemişti.

Malzeme

  • 1/3 bardak yoğurt
  • 2/3 bardak su (Soda)
  • Tuz (isteğe bağlı)

Yapılışı

  1. Yoğurt ve suyu bir güzel çırpıyoruz
  2. İstersek tuz da ilave ediyoruz.

 

ÇİLEKLİ SÜT (Nam-ı diğer: ÇİLEKLİ MILKSHAKE)

Hollanda’da doğru düzgün dondurma yok. Asitli içeceklerden de ısrarla uzak durunca sıcak yaz günlerinde, ki Amsterdam’ın sıcağı hiç çekilmez yapış yapış eder insanı, serinlemek için en ideal olanı kendi içeceğinizi kendinizin yapması.

Geçtiğimiz hafta sonu bir güzellik yaptım kendime.  Hem de öyle böyle cinsten bir güzellik değil. İlk defa kendime, hani yıllardır o dükkânlarda satıldığını işittiğim, fakat bir türlü de alıp içmeye yeltenemediğim (nasıl yetiştirildiysem?) hani o yarı Türkçe yarı İngilizce/Hollandaca çilekli milkshake dediğimiz buz gibi bir çilekli süt yaptım kendime. Nasıl mı?

İşte şu şekilde:

Malzemeler:

  • 1 su bardağı dondurulmuş çilek
  • 1 su bardağı yoğurt
  • 1 su bardağı süt
  • 2 yemek kaşığı şeker ya da bal

 

Yapılışı:

Bütün malzemeleri koyuyoruz bir makinenin* içine basıyoruz buz ayarına, her şey bir birine karışıncaya dek. Özellikle buz ayarı diyorum, çilekli süt yapmanın heyecanına kapılıp da bu noktayı gözden kaçırmayın çünkü donmuş çilekler buzluktan çıkmış buz gibi sert oluyorlar, taze bir içecek yapayım derken amman makinenin bıçağını kırmayın. Ve şekilde** görüldüğü üzere ısınmadan bardak bardak içiyoruz.

Ben şeker yerine balı tercih ederim. Fakat evde bal yoktu o gün iki kaşık şeker attım.

Siz tüm ölçüleri damak tadınıza göre eksiltebilir ya da artırabilirsiniz. İlk denemem olmasına rağmen bana göre tadı da kıvamı da oldukça iyiydi. Oldukça iyi laf mı, âlâ idi hem de pek bir âlâ.

Bir noktayı daha hatırlatmam gerekiyor. Çilekleri önce yıkayıp saplarını temizledikten sonra derin dondurucuya atıyoruz. Pazardan/çarşıdan gelmiş çilekleri olduğu gibi buzluğa atim demeyin sakın.

*Makine dediysem öyle her hangi bir makine değil. Çamaşır ya da dikiş makinesi de değil. Yani ben aslında kısa yoldan bir smoothie makinesi demek istedim.

**Şekli gösteremiyorum maalesef. Ne hikmetse fotoğraf yükleyemiyorum. Belki biraz daha gayret edersem o da olacak. Şimdilik ya sabır çekmekten gayri bir şey gelmiyor elimden. Zaten bir fotoğrafın indirilmesi neredeyse yarım saat sürüyor, onu da bir türlü sayfama yükleyemiyorum. Ya blogda var bir hata ya da dediğim gibi oldukça acemi olduğum bir konu olması sebebiyle biraz daha yoğunlaşarak onu da yapacağım dilerim.