MERCİMEK CIYIKLAMASI

 P1120022

Hani geçen yapmaktan son anda vazgeçmiştim ya, işte bu yemek o yemek. Yemek mi çorba mı tam emin değilim yine. Biraz koyuca. Bir öğününüzü sadece mercimek cıyıklaması ve yanında kırılmış soğan ve ekmekle geçiriyorsanız aslında bayağı zenginsinizdir. İçinde soğan var, salça var, mercimek var, bulgur var, hatta et bile var. Kahverengi mercimek çok vitaminli ve bir o kadar da lezzetlidir.

İsterseniz etsiz de yapabilirsiniz. Bu durumda biraz sıvı yağ ile soğanı kavurup salçasını çalmanız gerekiyor. Bizim bu gün hazırladığımız mercimek cıyıklaması etli versiyonu.

İnternet üzerinden aradım taradım, mercimek cıyıklaması tarifi var mıydı, acaba biri benden önce yayınlamış mıydı? İsim olarak geçiyor, hep de Kahramanmaraş ve Afşin’le ilişkilendirilmiş. Tam bir memleket yemeği yani. Fakat tarif göremedim, sadece memleket yemekleri arasında adı geçiyor.

P1120016   P1120017

Yıllar evvel anneme sormuştum, neden mercimek cıyıklaması diye? Annem de kökenin cıvık kelimesinden gelebileceğini içinde mercimek ve bulgur olduğunu ancak pilav olmadığını yani suluca bir yemek olduğundan muhtemelen böyle bir adı olduğunu anlatmıştı. Zavallı annem, ne çok soru sormuşum böyle. Annem hiç bir zaman hiç bir soruma offf git başımdan şeklinde karşılık vermemiştir. O hep anlatır da anlatır, siz aydınlanırsınız. Hadi iyisiniz, sizi de kattım yazıma.

P1120018   P1120019

Mercimek cıyıklamasının yanında soğan yenir. Yufka ekmeğiniz varsa soğan dürüm yapılır. Eğer ekmek yemeyecekseniz de cıyıklamanın üzerine doğranır soğan. İlk defa duyuyordum, babama göre eğer misafir geleceğinden ötürü soğan yenmeyecekse mercimek cıyıklamasının yanına beyaz peynir yenirmiş.

P1120023

Malzeme

  • 100 -150 gr kuşbaşı et (opsiyonel)
  • 1 adet soğan
  • 2 yemek kaşığı salça
  • Tuz, kırmızı biber arzuya göre
  • 1 su bardağı kahverengi mercimek
  • 1/3 su bardağı iri bulgur
  • Yeterince kaynamış su

Yapılışı

  1. Öncelikle eti yanmayan bir tavaya koyup kısık ateşte sulanmasını sağladıktan sonra orta ya da açık ateşte bıraktığı suyu çekinceye kadar kavurun.
  2. Daha sonra bir miktar sıvı yağ ilavesiyle ince ince doğradığınız soğanı da ilave ederek soğan kavruluncaya kadar kavurun. Bu aşamada tuzunu atabilirsiniz.
  3. Sulu yemek olduğu için fazla bibere gerek yok. Fakat acı seviyorsanız bir miktar kırmızı biberde bir sakınca yok.
  4. Soğan da kavrulduktan sonra salçasını da kavurun.
  5. Kahverengi mercimeği seçip bir tel süzek yardımıyla yıkayın.
  6. Tencereye ilave edip üzerini 4-5 parmak geçinceye kadar su ilave edin.
  7. Tencerede aşağı yukarı 45 dakikada mercimekler pişecektir. Ancak siz enerjiden tasarruf etmek isterseniz düdüklü tencere de kullanabilirsiniz. Böylelikle mercimeğin pişme süresini 5 dakikaya indirmiş olacaksınız.
  8. Mercimek piştikten sonra bulgurunu da ilave edip bulgur pişinceye kadar, normal tencere için yazacak olursak aşağı yukarı 15 dakika kadar bulgur da pişince ocaktan alabilirsiniz.

P1120024  P1120020  P1120026  P1120025

Babam bir kaç kere mercimek cıyıklaması çok güzel olmuş ellerinize sağlık dedi ancak, bu kez de çorba kaselerimi beğenmedi. Sonra bir kepçe daha yemek istedi, kepçeyi eline aldığı gibi acayip bir şekilde bakmaya başladı. Ne oldu diye sordum. Bu kepçenin yarısı nerde, niye yamuk dedi. Ben bakakaldım. Annem onun bir tasarım olduğunu anlatmaya çalıştıysa da bir gülme krizini engelleyemedi.

Biz mercimek cıyıklamamızı afiyetle yedikten sonra misafirimiz geldi. Hani geçen misafirimin ağırlığından bahsetmiştim ya, işte bugünkü misafirlerim daha da bir ağır, çünkü birisi annemin diğeri de babamın arkadaşı. İki kişi olunca ağırlık da nispeten artıyor tabii. Kamil abi eskiden Amerikan otelinden enstantaneler anlatırdı. Tabii ki de konuya o girmez hep biz sorardık. Özellikle de ben. Sanat dünyasından, mafya dünyasından, bilim dünyasından tanımadığı görmediği bilmediği beynelmilel adam yoktu. Aslında çok ortak bir dilimiz de yoktu kendisiyle. O abimle İngilizce konuşur ben de Fransız kalırdım.

P1120031

Bu kez konumuz Amerikan oteli değildi. Fakat Kamil abimizle her zaman konuşacak bir konu mutlaka vardır. Hoş sohbettir. Evet bildiniz bu kez konu Aksaray. Hani Niğde’nin kazası olan Aksaray mı? Kamil abim öyle bir bakış baktı ki bana.

-Aksaray vilayet, il, il.

-Pardon ya, Kamil abi, coğrafyam çok kötüdür. Topografimi hiç sorma zaten. Hay Allah ne zaman il oldu ya Aksaray?

Efendim Aksaray zaten 1933’e kadar ildir. Sonra belediye başkanının karısıyla valinin karısı mI ne kavga ederler. Derken kavga büyür devlet erkanı da karışınca tam bir devlet meselesi haline gelir ve bizim il olur ilçe. Bu arada aklıma geldi Türkçedeki -çe ekini bilir misiniz? Hani Hollandacadaki küçültme eki olan -tje, -je (okunuşu çı ya da yı) var ya işte onun Türkçe versiyonu. Örneğin ay, Ayça, küçük ay anlamına gelen kız ismi. İşte onun gibi il ilçe, bu ek sonuna geldiği ismi küçültüyor. Hollandaca deriz ya, huis- huisje (ev, evcik), işte öyle.

Gelin görün ki Aksaray her bir bakımdan gerek nüfusu, gerek toprağı ve gerekse gelişmişliği açısından bağlandığı ufak Niğde ilinden hep daha büyüktür. Bu adeta Aksaraylılar için bir onur meselesi haline dönüşür. Ancak neylersiniz ki cezalıdırlar. Ve yapılan tüm girişimlere rağmen bir türlü eski statülerine kavuşamazlar.

Derken rahmetli Özal gelir. Yıl 1989. 56 yıl sonra eski hakkını iade eder de Aksaray tekrar vilayet olur ve Aksaraylılar bir rahat uyku uyurlar.

Aksaray hep yabancılarla doludur. Çinliler, Hollandalılar ve Türkçe konuşan zenciler. Ve doğal olarak Türkçe bilmeyen yabancılar. Kamil abi yolda giderken ikide bir İngilizce sorulara cevap vermek durumunda kalır, rehberlik, tercümanlık yapar. Yani aslında çok ulusluluk bakımından Amerikan oteli günlerini aramayacaktır.

Çinliler neden var ki? Onlar tuz gölünde bir çalışma yaparlarmış. Aksaray’da tuz gölü mü var?

-(Kamil abi tuhaf tuhaf bakar)

-Ya ne bilim ben, dedim ya topografim de kötü diye.

-Peki Hollandalılar niye var?

-Çünkü büyük bir bisiklet firmasının fabrikası oradadır.

-Ne yani, şu bindiğimiz bisikletler Türkiye’den mi geliyor?

-Evettt.

Derken yengem atılır. Vroom & Dreesman’ın, M&S Mode’nın ürünleri de orada dikilir. Peki ya işçiler, onların durumları iyi mi bari? Nerdeee, işçilerin sosyal hakları pek de iyi değildir aslında. Kısacası yapılan kâra göre maaşları ve yaşam şartları öyle çok da iç açıcı değildir. Bunun adı moderin sömürgeciliktir, daha önce de yazmıştım. Fakat ne hikmet insanlar sürekli dışarıdan yemek yerler. Yurdumun halleri. Bizimkiler de buradan alışık oldukları için dikkatlerini çeker. Öğrencisinden öğretmenine kimse evde bir azık hazırlayıp işine okuluna gitmez.

P1120029  P1120037

Ha ikramlıklarım mı? Yengeme dedim ki telefonda “bir kek yapcam, mutlaka bekliyorum”. Yanında bir de börek yaptım. Ha bir de salata yapayım böreğin yanına iyi gider diye düşündüm, ancak ne var ki salatayı getirmeyi unuturum. Sağ olsun annem hatırlatır da yakayı kurtarırım.

Gelirken yengem bana Fas pankeki getirir. Hani şu bir yukarıdaki fotoğrafta üzerinde kırmızı saplı bıçak duran tabaktakiler. Bir gün de bunu yapıp yayınlamak isterim. Şimdiye dek hiç yapmadım. Bunu annemle ertesi gün kahvaltıda yiyecektik. Bu arada eskileri yad ederiz. Bundan yıllar evvel benim ilk misafirlerimden biri küçük oğulları M. idi. Hatta fotoğrafı bile var. Yıllar ne çabuk geçti öyle.

Uzun bir süredir bir narım vardı. Gündüzden onu ayıklayıp buzdolabına gönderdim. Daha sonra servis yaptığım kaselerde üzerine birer kaşık yoğurt ilavesiyle ikram ettim.

P1120036

Eğer Şemsi yengemin nazarı değmediyse benimki değdi. Kahvaltıdan sonra lavabonun içine koyduğum güzelim tabağım düşmemiş, çakılmamış ve üzerine bir şey düşmemişken kırılıverir. Çok şaşırır tabağı elime alıp anneme gelirim.

P1120042  P1120055

-Anne bu tabağı benimle paylaşır mısın?

-Ekmek paylaşıldığını duydum da tabağı nasıl paylaşacağız?

-Bak anne, işte böyle. :)

Sen misin charity’den üç kuruşa güzelim bir tabak aldım diye sevinen, al sana tabak, al sana sevinç. Ama hakkını yememek lazım. Bir tabak kırılacaksa eğer tam da böyle kırılmalı, ortadan ikiye. Hiç bir yerinde başka hiç bir eksik parça ve çatlak olmaksızın tam ortadan ikiye. Böylelikle iki parçayı da kullanabilirim. Bir tabağı isteseniz böyle ayırmanın mümkünatı yok. Nasıl oldu bu gerçekten anlamadım.

P1120028  P1120039

Anneme derim ki lütfen bulaşıklarıma dokunma, ben birazdan yıkıcam. Yatağıma uzanırım, annişim kitap okur. Geçenlerde ben okurken sesli oku da ben de dinleyeyim demişti. Bu kez okuyucu o, sesli okur. Bir müddet sonra bakar ki benden ses seda yok. Usulca mutfağıma girer. Gece kalktığımda mutfağımın halini görünce bir lamba cininin evde dolaştığını anlamam geç olmadı. Sabah kalkınca bir serzenişte bulundum, hani dokunmayacaktın? “N’apim usul böyle, anneler çocuklarını kitap okuyarak uyuturlar, sonra da usulca işlerinin başına geçerler.”

P1120038  P1120040

Geçen de demiştim “Türk erkeği çiçek almayı bilmez diyenler hele beri gelsinler” diye. Kapıda misafirlerimi karşılarken benim elime bir demet çiçek tutuşturan Kamil abimdi. Şemsi yengem almış olabilir, ben onu bilmem, ama bana çiçek Kamil abimin elinden verildi. Ben bunu bilir, bunu yazarım.

KAYBOLAN DİBİNE YAKMA

IMG_0027

İki gündür arıyorum. Geçen yaptığım dibine yakma nerede? Aramadığım yer kalmadı, sadece buzdolabına değil, mutfak dolaplarına, hatta fırına bile baktım. Nerede bu? Hatırlıyorum vardı. Dibine yakma yoksa bile tencere neredeydi?

P1110657

Rahmetli anneannemin vaktiyle bana aldığı o bakır tencere. Tencereye mi yanayım dibine yakmaya mı? Dibine yakmam tenceresiyle birlikte sırra kadem basmıştı. Aklımı mı kaçırıyorum ne?

P1110656

Bu gün üçüncü gün. Sabahleyin balkonda buldum onu. Hava nasıl olsa soğuk tencere de büyük diye buzdolabına koymamışım. Hani dolap fazla enerji harcamasın. Balkondaki masanın üzerinde görünce adeta mal bulmuş gibi sevindim. Hemen bir çatal attım ağzıma. Seni bu akşam nihayet yicem.

P1110659

DİBİNE YAKMA

P1110639

Hani önünde bir kurdele kesilecek anlar vardır ya, işte dibine yakmanın hayatımızdaki yeri önünde kırmızı kurdele kesilecek kadar özeldir. Bir numaralı yemeğimizdir dibine yakma.

Yıl 1970. Annem hayatında ilk defa uçağa biner. Kucağında henüz bir kaç aylık olan abim. O günlerde araba nerdeee? Babam şefinin arabasını emanet alır, havaalanında karşılar onları. Eve gelirler. Annem Amsterdam’daki, daha sonra benim de dünyaya geleceğim, bu eve ilk girdiğinde masanın üzerinde üç tane fincan karşılar onu. Birinde şeker, diğerinde kahve sütü ve boş duran üçüncü bir fincan ki o da bulaşıktır… Belli ki kahve içilmiş. Kapıdan girer girmez babam sorar “karnımız acıktı, ne yicik”? :) :) :) (Ben o mizanseni düşünüyorum da, hani ilk defa ayak bastığınız bir memleket, ilk defa girdiğiniz bir ev ve yoldan gelmişiniz… Kucağınızda bir bebek… Ve evde yiyecek hiçbir şey yok… Üstüne üstlük bir de size ne yicez diye soruluyor. İnanılır gibi değil). Annem hemen valizi açar. Bulgur ve salçayı çıkartır. Allah’dan evde soğan ve yağ vardır. Soğanı doğrayıp kavurur, salçasını da yakar. Üzerine yeteri kadar su ilave edip tencereyi kaynamaya bırakır. Bu su kaynayıp hallolduktan sonra bulgurunu da ekleyip kapağını kapatır. Az sonra masanın üzerinde dibine yakma hazırdır. Ne haring ne de geleneksel patates kızartması. İşte annemin Amsterdam’a ilk ayak bastığında yediği yemek memleketten gelen bulgur ve salçasıyla hazırladığı dibine yakmadır.

Annemin ilk defa bir evi olmuştur. Geçer ocağın başına Allah ne verdiyse Türk mutfağının en leziz yemeklerini pişirip taşırır her gün. Hatırlıyorum o evi. İki odalıydı, evin banyosu yoktu. Tuvaleti de mutfağın içindeydi. Evin dış kapısı mutfağa açılır, mutfaktan da oturma odasına geçilir, oradan da küçük bir odaya daha geçilirdi. Evin hepi topu o kadardı. Amsterdam’da yıllar böyle gelip geçer. Sonrasında bir iki göç yaşanır. Ve sonunda yine Amsterdam’da alırız soluğu. Bu kez başka bir evde.

Seksenli yıllardır… Bir gün babam, o yıllarda eşi Türkiye’de yaşayan, bir arkadaşını aniden alır getirir eve. Hemen mutfağa girer ve annemden yemek hazırlamasını rica eder. Gerçi annem alışıktır aniden gelen misafirlere güler yüzle çeşit çeşit yemekler hazırlamaya. Fakat olacak o ya, evde hiçbir şey yoktur o gün. Annem der ki babama böyleyken böyle ve peşinden de ocakta epeydir bir dibine yakma suyu kaynadığını sadece onu yapabileceğini söyler. Babam karınlarının pek bir aç olduğunu, o vakte kadar hiçbir şey yemediklerini, bir şey olup olmamasının çok fark etmeyeceğini, dibine yakmanın yeterli olduğunu ve hemen sofrayı hazırlaması gerektiğini söyler. Hani dibine yakma da babamın başyemeğidir ya, o bakımdan hiç sorun yoktur. Sanıyorum bunun yanında turşu da vardır. Hatta o vakitler yoğurt evde çalınırdı. Ben evde mutlaka yoğurt da olduğundan yola çıkıyorum. Babam ve arkadaşı doyururlar karınlarını. “Elhamdülillah Allah olmayanlara da versin, kimseyi açlıkla imtihan etmesin” diye dua da ederler büyük ihtimal.

Ve yine aradan yıllar geçer. Bu kez doksanlardayız… Annemlerin evi kalabalıktır. Ve misafirlerin arasında babamın yıllar evvel ilk defa evimize gelen ve yine ilk defa dibine yakma yiyen arkadaşı M. Amca ve eşi de var bu kez. M. amca “ben yıllar evvel bu evde bir pilav yemiştim, ama öyle böyle bir pilav değildi, ben hayatımda öyle pilav yemedim, yenge neydi o pilavın adı”? şeklinde söze başlayınca bir dibine yakma sohbeti başlar ki sormayın gitsin. Annem de gayet mütevazı, o gün evde başka hiçbir şey olmadığı için nasıl mahcup olduğunu söyler ve muhtemelen dibine yakmanın suyunun iyice kaynamış olduğu için pilavın çok lezzetli olmuş olacağını söyler. Çünkü dibine yakmanın bulgurunu koyar koymaz beş-on dakika içerisinde pişeceğinden ve hemen tüketilmesi gerektiğinden babam eve gelinceye kadar konmamıştır bulguru. Annem ikide bir saate bakıp durur o gün, “nerede kaldı bu adam, bir gün de vaktiyle gelseydi de şu dibine yakmanın bulgurunu koysaydım” diye hayıflanmıştır muhtemelen. Ocağın altını da söndürmemiştir ki, hani ha geldi ha gelecek beklemektedir. Annem bana hep anlatmıştır, dibine yakmanın suyunun iyiiiiice kaynatılarak bu suyun hallolması gerektiğini, böyle olursa pilavın çok lezzetli olacağını. Ha, bir şey daha var. Eğer renkten feragat etmek isterseniz, domatesin bol olduğu mevsimlerde her ne kadar rengi salça kullandığınızda olduğu kadar kırmızı olmasa bile lezzet açısından muhteşemdir domatesle yapılan dibine yakmalar.

Adına gelince… Vurguyu emir kipinde olduğu gibi son kelimeye koymayıp isim olarak kullandığınızı düşünerek iki kelimeyi de vurgusuz okuyacaksınız. Yani burada bir yemeğin adından bahsettiğimizi unutmayarak emir kipi şeklinde kullanmayacaksınız dibine yakma’yı. Bu yemeğin neden böyle bir adı vardı? Yıllar evvel bunu anneme sorduğumda anlatmıştı: yemeğin üzeri sulu gibi görünse bile, dibi hemen tutan bir pilav türü olduğundan, pilavın yüzündeki suya aldanıp da dibine yakmamak gerektiğinden, dikkat et “dibine yakma!” demişler. O gün bu gün bu yemek bu isimle anılır olmuş. Hep şahit olmuşumdur, kadınlar birbirleriyle konuşurken anlatırlar “ocağa bir dibine yakma suyu koydum…”, ya da “o gün hemencecik bir dibine yakma yaptım…”, ya da “…eve gelir gelmez bir dibine yakma suyu koydum ocağa da karnımızı doyurduk…”, ya da “…hazırda bir dibine yakma suyumuz var, altını yakıp bulgurunu koyalım da hemen karnımızı doyuralım.” şeklinde günlük ev hali konuşmalarında yerini her daim almıştır dibine yakma. Haydi, siz de ocağa bir dibine yakma suyu koyun ve sakın dibine yakmayın! Olur mu? :)

Kalabalık olduğumuz için ölçümüz biraz fala. Tek bir soğan ve bir bardak bulgurla da pek ala yapabilirsiniz. Ölçü şöyle: bulgur pilavı yaparken bir bardak bulgura bir buçuk bardak su koyuyorsak eğer, dibine yakmada su ölçüsü bir iki bardak fazla oluyor. Kaynayıp suyun buharlaşarak kaybolma payı var.

P1110628 P1110629 P1110630 P1110631 P1110633 P1110636

Malzeme

  • 1-2 adet soğan
  • 3 diş sarımsak (siz bunu 9 olarak da okuyabilirsiniz)*
  • 250 gr. Kuşbaşı et (100 g. da olabilir, etsiz de olabilir)
  • 3 yemek kaşığı domates salçası
  • 3-4 yemek kaşığı sıvı yağ
  • 3 su bardağı pilavlık bulgur
  • 7 su bardağı su
  • Yeteri kadar tuz, kırmızı biber
  • 2-3 kaşık tereyağı

Bizde vardı bir kırmızı biber de doğradık.

Yapılışı

  1. Eti ocağa koyup biraz sıvı yağ ile kapağını kapatarak suyunu bırakmasını bekleyin.
  2. Bu arada soğanı ayrı bir kaba doğrayabilirsiniz.
  3. Kısık ateşte arada bir karıştırarak, kapağı kapalı et suyunu çekince soğanı koyup kavurun.
  4. Soğan kavrulunca peşinden salçayı ve tereyağını ilave edip bir iki de onunla kavurup üzerine 7 bardak su ilave edin. Bu aşamada tuz ve acı isteyenler için kırmızı biber atmayı unutmuyorsunuz.
  5. Su kaynadıktan sonra ocağın altını kısıp tencereyi sakin bir şekilde kaynamaya bırakın. Yaklaşık 1 saat kadar kapağı yarım kaynamalı). Bu suyun bir iki bardak kadar kısmı azaldıktan sonra bulgurunu da ilave edip kapağını kapatın.
  6. Bu kaynama işleminden sonra altını kapatıp yiyeceğiniz zaman da tekrar ısıtıp bulgurunu koyarak da yapabilirsiniz.
  7. Bir müddet sonra yüzü sulu görünse bile dibini kontrol edin. Dibinde su bitmişse ocağı söndürüp beş dakika kadar pilavı dinlendirin.

Dibine yakmanın yanında yoğurt, ya da ayran ve dahi turşu ve hatta ekmek çok iyi gider. Hele de ekmek yufka ekmekse bu daha da efdaldir.

Dibine yakmaya soğanın yanı sıra yeşil biber de konabilir. Bizde kırmızı biber vardı onu kabaca doğrayıp koyduk. Minik minik de doğranabilirdi. Bunun patlıcan ve patatesli olan versiyonları da var. Fakat bizim dibine yakma deyince aklımıza gelen en bi sade olan varsa bu etli yoksa da etsiz versiyonudur.

Ve geliriz iki binli yıllara… Bu yazıyı 2009 yılı sonlarında kaleme almışım. 2011 yılında bir yayınlama teşebbüsünde bulunmuşum ama nedendir yine olmamış. Bugünlere kadar gelmişiz. An itibariyle son noktayı koyuyorum. Mesudum. Annem sadece Amsterdam’a ayak bastığında yediği ilk yemek değil, dibine yakma tarihinde bir ilk daha var. O da blog vesilesiyle annemin anıları eşliğinde tarifinin yayınlanıyor olması. Darısı mercimek cıyıklamasına.

*Anneme yani 1 bardak bulgurla yaptığımız zaman 1 diş sarımsak mı kullanıyoruz dedim. Ben b ir bardakla da yapsam 3 diş sarımsak kullanıyorum dedi. Hoppalaaa. Hele ondan babam bu dibine yakmayı yerken “ben yapsaydım daha güzel olurdu” dedi. Skandal!

TEPSİ KÖFTESİ

1

Akşam yemeğinizi pratik bir şölene çevirmeyi istemez misiniz? Hem pratik, hem şölen, ‘yok artık’ dediğinizi duyar gibiyim. Bu kadar ön yargılı olmasak?

Sadece bulgur ve kıyma ile bir şölen sunmanız mümkün. Aşağıdaki malzemeleri istediğiniz kadar kullanarak yani horantayı göz önünde bulundurarak hazırlamalısınız tepsi köftesini. Tek başınıza yapacaksanız, yanında da başka yemek yoksa bir bardak bulguru baz alarak küçük bir fırın kabında yapabilirsiniz.

Tepsi köftesini içli köfteden ayırtan en önemli özellik şekli ya da tadı değil. Burada su miktarı bir parça fazla. Şöyle ki, köftemiz bu defa fırında ve tepside pişeceği için yani içli köftedeki gibi tencerede kaynatmayacağınız için, oldukça fazla suyla yoğurmanız gerekiyor. Yani hem sulu hem de iyi yoğurmalısınız. Yine bulguru önceden ıslatmak yok, lezzet değişir. Fırında pişerken bulgurların kıtır kıtır olmaması için oldukça sulu yoğurmalısınız.

İç kıymayı bir gün önceden kavurmanıza da gerek yok. Tepsi köftesi yapmaya aynı gün karar vermiş olabilirsiniz. Bu durumda önce kıymayı kavurup sonra da dış harcını yoğurabilirsiniz. Nitekim, dış harç ve iç kıyma ikisi de tepsiye döşenecek. Dolayısıyla içli köftedeki gibi önceden kavurup soğutmanıza pek gerek yok. Ama yok ben bir gün önce akşamdan kıymamı kavururum diyorsanız, eyvallah derim.

Yalnız burada bir püf noktaya değinmek istiyorum. Kıyma kavururken kullandığınız soğan aşağı yukarı kıyma miktarına eşit olmalı. Yani bir kg kıyma kullanıyorsanız lütfen bir adet soğan kullanmayınız. Soğan bir kg olmayacaksa bile kıymaya yakın olmalı. Kıymada soğanın eksikliği lezzeti doğrudan olumsuz etkiler.

Bir önemli baharat var ki o da rayhan. Rayhan deyip geçmeyin. İçli köftede olduğu gibi tepsi köftesinde de o bordo rayhan kurusu hem dış harcın hem de iç kıymanın olmazsa olmazlarından.

Kararlı olun ve asla pes etmeyin. Tüm tarif tamamen göz kararı. O halde buyurun gözlerimize karar aldırmaya.

P1060367 P1060370 P1060371 P1060372

Dış harç için malzeme:

  • Bulgur
  • Yağsız siyah kıyma (çiğköftelik kıyma)
  • Soğan
  • Soğuk su
  • Kırmızıbiber
  • Tuz
  • Rayhan

İç kıyma için malzeme:

  • Normal yağlı kıyma
  • Soğan (bolca soğan)
  • Tuz
  • Kırmızıbiber
  • Rayhan

Bir miktar da tereyağına ve zeytinyağına ihtiyacımız var.

Yapılışı

  1. Bir gün önceden yağlı kıyma suyunu çekene kadar açık ateşte kavrulur. İnce doğranmış bol soğan suyunu çekmiş olan kıymaya ilave edilir ve soğanlar kavruluncaya kadar kâh kapak kapatılarak kâh açıp karıştırarak kıyma kavrulur ve baharatları ilave edilip bir iki de böyle kavrulup soğumaya bırakılır. Soğuduktan sonra buzdolabına kaldırılır.
  2. Ertesi gün yani köfte yapılacağı gün bulgur ve diğer tüm baharatlar bir leğene konup soğuk su ilavesiyle yoğrulmaya başlanır. (soğan ya bulgur gibi ince ince doğranır ya da rendenin ufak gözünden geçirilir). Bu arada yağsız kıyma da ilave edilir ve ıslatıp bekletmeden bildiğiniz çiğ sert bulgur aşama aşama soğuk su ilavesiyle yumuşayıncaya kadar yoğrulur.
  3. Köfteyi döşeyeceğiniz tepsiye bir miktar zeytin yağı sürüp üzerine ince bir katman halinde dış harcın yarısını elinizle yerleştirin. Tekrar söylüyorum, ince bir katman halinde! Dış harç kullandığınız tepsiye göre fazla geldiyse eğer çözüm onu kalınca döşemek değildir. Çözümünüz ikinci bir fırın kabı kullanmak olsun. Dediğim gibi bulgur ince bir katman halinde olmalı zaten pişince bulgur kabaracağından biraz daha kalınlaşacak.
  4. Üzerine bol miktarda kavrulmuş kıymayı yerleştirin.
  5. Bunun üzerine yine parça parça, fotoğrafta gördüğünüz gibi, ama yine çok ince bir katman halinde dış harcı yerleştirip elinizle tüm yüzeyi biraz ıslatın.
  6. Üzerine parçalar halinde her bir yerine gelecek şekilde tereyağı yerleştirip fırına gönderin.
  7. Tere yağı biraz yumuşayınca elinizle ya da bir fırça yardımıyla tereyağını tüm yüzeye sürebilirsiniz.
  8. Altı ve üstü pişinceye kadar 180-200 derece fırında pişirin.
  9. Daha sonra sıcakken dilimlere kesip bir spatul yardımıyla servis yapın.

Sıcakken yemeyi unutmayın. Eğer köfteniz arttıysa buzdolabına ya da hatta derin dondurucuya kaldırabilirsiniz. Ertesi gün yiyecekseniz buzdolabında saklamanız yeterli. Tost makinesinde ya da yanmayan bir tavada ısıtıp yiyebilirsiniz.

Ertesi gün bizim ofistekiler kelimenin tam anlamıyla ba – yıl – dı – lar.

URFA USULÜ YUMURTALI KÖFTE

   Yumurtali kofte 7 

Emsal İstanbul doğumlu bir Urfalı, şimdilerde Amerika’da yaşıyor. Ancak gerek İstanbul’da gerekse Amerika’da misafirlerine mutlaka ama mutlaka bir yumurtalı köfte yapıp ikram ediyor.

Nasıl mı? Çok basit, işte böyle.

Malzeme

  • 1 baş soğan
  • 2 avuç düğürcük (ince bulgur)
  • Tuz, kırmızı biber
  • 1 tatlı kaşığı biber salçası
  • 1,5 yemek kaşığı domates salçası
  • 1/4 bayat İstanbul ekmeği (2 avuç kadar)
  • Maydanoz
  • Taze soğan
  • 2-3 adet yumurta
  • 1 su bardağı ay çiçek yağı

Yumurtali kofte 1Yumurtali kofte 2 Yumurtali kofte 3Yumurtali kofte 4

 Yapılışı

  1. Soğanı ince ince kıyıp köfteyi yoğuracağınız leğene alın.
  2. Maydanoz ve taze soğanı ince ince doğrayıp bir kenara bırakın. (Bizde taze soğan olmadığı için kullanmadık.)
  3. Tuz, biber ve salçaları soğanın üzerine ilave edip, bayat ekmeği de ufalayıp soğuk su ilavesi ve bulgurla birlikte yoğurun. Dikkat edin, bulguru önceden ıslatmıyorsunuz.
  4. Köfteyi yoğurduktan sonra yağı iyice kızdırıp içine çırpılmış yumurtayı dökün. Bu aşamada yumurta köpük köpük piştikten sonra ortasını kaşıkla kırıp altını üstüne çevirin.
  5. Her tarafı yani altı-üstü iyice pişen yumurtayı tamamen yoğrulmuş olan köfteye yağı ile birlikte ilave edip, maydanoz ve soğan karışımıyla birlikte ve yumurtayı da parçalayarak bir iki daha karıştırıp tabaklara birer avuç koyup sıcakken servis edin.

Sıcak yumurta ve yağı köfteye dökerken dikkatli olmakta fayda var! Bu kaynar yağ-yumurta karışımı elinizin üstüne aman ha aman dökülmesin.

Afiyet olsun!

Yumurtali kofte 6Sahilde yuruyus

Allah arkadaşımın kesesine bereket gönlüne huzur versin! Amin. Ellerine sağlık!

Not:

  • Bu tariften 4 kişilik yumurtalı köfte çıkıyor.
  • Ekmeğin burada yapıştırıcı bir özelliği var, yani köftenin dağılmasını önlüyor.
  • Arkadaşımın dediğine göre ay çiçek yağı yerine zeytin yağı kullanmak ağır olurmuş. Fakat ben bir kere denemek isterim.