2011 KURBAN BAYRAMI


Yine tekbirlerle bir Kurban bayramına daha kavuştuk. Bayram namazında camide tekbir coşkusu ne büyük bir coşkudur. Herkes bayrama kavuşmanın hissedilir mutluluğu ve sükûneti içerisinde, çocuklar pek bir heyecan ve sevinç içinde. Aslında kime bir dokunsan bin ah işit. Bu yönüyle de sanki bayramda insanlar, bir yakıt istasyonundan benzin/mazot alır gibi, gelecek zaman diliminde yaşamı idame ettirebilme uğruna enerji depolamakta. Resmi bayramlar ne kadar büyük bir resmiyet içinde geçerse, bunun tam aksine dini bayramlar tam bir halk coşkusu içinde olur, herkes yer-içer, yedirilip-içirilir. Siz esas duruşta saatlerce bekletilirken yapılan tatlıları pastaları öğretmenler odasında öğretmenler toplayıp evlerine götürmezler, o tatlı ve tuzlulardan sadece öğretmen çocukları nasiplenmez. İnsanların Kurban bayramını tüm bedenlerinde, zihinlerinde, benliklerinde yaşadıklarına şahit olursunuz. Dilerim resmi bayramlar da en kısa zamanda tüm çocukların ve yetişkinlerin hep birlikte bizzat yiyerek-içerek katılacağı bir coşku içinde idrak edilir.

Nedense çocukluğumdan beri bayramlarım hep bir burukluk içinde geçer. Ufakken bayramlarda etek ya da entari giymek gibi bir zorunluluğum vardı. Allahtan artık yok. Fakat gırgırına ilk defa bir bayram günü daha önce Kadıköy salı pazarından aldığım basma bir entari giydim. Çok komik ve bir o kadar da hoş idi.

Bu bayramda psikolojimi bozma ihtimali olmasına rağmen, Hoca Nasreddin’in ‘ya tutarsa’ temennisi gölgesinde yıllardır yapmadığım bir ilk gerçekleştirir ve tam bir çöküş yaşarım. Psikoloji filan hak getire. Aslında kelimenin tam anlamıyla ‘nefsimi kurban ettim’ desem yeri. Ne kadar başarılı oldum bilinmez, en azından bu yolda bir eylem koydum ortaya.

Akşamleyin iş çıkışı sevgili Leyla’nın hediyesi olan kelepçeli kek kalıbımla cranberryli bir esmerim yaptım. Kalıbımı ilk defa kullandım fakat hengameden sanırım yaptığımı Leyla’ya ikram etme fırsatım olmadı. Tepsinin yanı sıra getirdiği kardelen soğanlarını da Kurban bayramını bir fırsat bilerek nihayet balkonumdaki tohuma kesmiş karagözlerin tohumlarını toplayıp köklerini sökerek tavadan elde ettiğim saksıma diktim.

Bayram namazımı Faslıların camiinde kıldım. Malum erkek baskın bir millet olduğumuz için Türk camilerinde kadınlar bayram namazına gitmezler. Çünkü camilerin tüm mekanları erkekler için tahsis edilir. Çünkü o gün her nasıl olursa erkek cemaat çok kalabalık olur. Çünkü bayram namazını eda etmek kadınlara vacip değildir, oysa erkeklere vaciptir. Çünkü… çünkü… çünkü………

Annemle camide buluşup birlikte yürüdük eve kadar. Öncesinde karman çorman bir kahvaltı sofrası (daha önce de yazmıştım sanırım, ailemin kahvaltı ve yemek anları neden böyle olduğuna bir türlü anlam veremediğim, hep bir heyecan ve büyük bir telaş içinde olur)* mutfak toplama, peşinden gece geç saatlere kadar sarma saran, sonra gece kalkıp bazlama ve poğaça yapan annemin uyku faslı, derken dışarı çıkarım. Annem uyuyup uyanıp güllere boyanmış olmalı ki dönüşte annemi içli köftenin başında bulurum. Geçen bayram içli köfte şenliğine ben de katılmıştım. Bu defa hiç kımıldayacak halim yoktu. Ben dışarı çıkmadan önce yarım bıraktığım aşure tenceremin altını tekrar yakıp kaselerimi ayarladım. Herkesin bir uzmanlık alanı var tabii. İçli köfte nasıl annemin uzmanlık alanı ise aşure de, ben aşure yemeye başladığımdan beri, benden sorulur.

Farklı şekillerde aşure sunumu

Aşure bir kaç yıldır bayram günlerinde özellikle yaptığım bir tatlı. Aşure yaptığımızda dağıtmak neredeyse imkan dışı. En azından böyle özel günlerde bizi yalnız bırakmayan tüm eşe dosta ikram ederek aşurenin bereketini de böylece paylaşmış oluyoruz.

Annem henüz bitirdiği içli köftesini ilk gelen misafirine büyük bir özenle pişirip ikram eder. Geçen seferden hatırlarsınız, yanında ayran, çaman ve bazlama mutlaka olmalı. Bu arada sarma ve dolmayı unutmamak lazım. İlk misafiri gönderdikten sonra annemi bu kez de kardeşimin yatağında derin bir uykuya dalmış bulur üzerine bir battaniye örterim.

Servis mi? İşte orada durun. Tam bir hengâme! Her bayramda ve her misafirden sonra neden böyle bir kargaşa yaşadığımızı oturur annemle ve kardeşimle konuşurum. Herkesin kendine göre bir açıklaması, kendince bir savunması, konuyu irdelemesi ve buna ilişkin bir bakış açısı vardır. Tabii evin küçüklüğü bir yana, mutfağın küçük olmasının da katkısı yok değil bu kargaşaya. İçinde yaşayan insanların haleti ruhiyesinden hiç bahsetmiyorum bile. Hani teknoloji sürekli gelişiyor ve hayatımızı kolaylaştırması hedefleniyor ya… Aslında bu fasa fiso. Bizim hayatımızın kolaylaşması için sanıyorum en öncelikli unsur kocaman bir mutfağı olan kocccaaamaaaannnnnn bir ev. Ya da davul gibi bir yürek. Evet, evet, bize davul gibi yürekler lazım. Teknoloji işte bunu sağlayamadı henüz bize. Evimizin içine ne kadar teknik eşya girdiyse yaşam alanımız ve hulkumuz o derece daraldı. Pek bir bolluk içindeyiz, elhamdülillah. Fakat aynı bolluğa ev konusunda hiçbir zaman sahip olmadık. Annem hemen müdahale eder ve “elhamdülillah, elhamdülillah, sel gitmedi, çadırda değiliz, deprem de olmadı, küçük ama evimizdeyiz, neçe beterler var, neçe yaşantılar var insanlar çamur içinde, yağmurun altında, elhamdülillah” der. Ben yine devam ederim, bu kez kardeşimin biri “Amsterdam’ın merkezinde ev, evi satın almaya kalksan 250 bin Euro, şehrin en kıymetli yeri, insanlar böyle bir merkezde bu evin yarısı büyüklüğünde bir eve sahip olabilmek için servet harcıyorlar” demesin mi?

-Ne acılar içinde yaşayan insanlar var evet, ama bizim de acımız var, acımız küçümsenmeyecek kadar acı, beterin beteri olduğunu biliyorum. Acılarımızın üstesinden gelebilmek için, hayata sarılabilme adına bir mutluluk arıyorum sadece. Bir şeylere tutunmaya çalışıyorum. Fakat tutunmaya çalıştığım şey kargaşa olmayacak elbet.

Böyle gidersek konu dağılır tabii her defasında. Ben işin hengâme tarafındayım, konumuz servis ve servis aşamasında yaşadığımız kargaşa, evlerin metrekaresinin ederini tartışacak değilim. 

Örneğin tatlı çayın yanında ikram edilir mi? Önce tatlı sonra çay mı? Öyle değil mi? Tatlı ikram edilince aşure ikram edilmeli mi? Köfte, sarma, kek ve kadayıf ve dahi poğaça aynı tabağa konur mu hiç? Konmalı mı? Herkes her şeyi ellemeli mi? Eğer tabaklara servisi biz yapacaksak ortadaki servis tabakları niye var? Boş tabaklar neden boş? Onlar ev sahibi tarafından doldurulmalı mı? Herkes tabağındakini bitirmek zorunda değil mi? Üstünde yendi mi yenmedi mi? Artık oldu mu olmadı mı? Nezaket kurallarına sığdı mı sığmadı mı? Nezaket kurallarını, servis kurallarını kim koydu? Herkes yiyeceğini kendisi alsa nasıl olur? Hazırlanmış ve misafire ikram edilmiş olan tatlı tabaklarının yanına biz zorla elimizle köfte koymalı mıyız, yoksa tatlı yemeyecek olanların önünden tabağı kaldırmalı mıyız? Ve neden her defasında çeşit kargaşası yaşıyoruz? Hepsini yemeyeceklerini bilmeme rağmen sırf misafirin çocuğu istedi diye kadayıfın yanına kek konur mu, konmalı mı? Ben misafirden ikramı mı kıskanıyorum? Elbette ki hayır. Öyle olsa neden bir hazırlığa girişeyim? Bütün yiyecekleri bir tabağın içinde birbirine karıştırtıp mıncıklattırıp sonra da hepsini çöpe dökmek Kurban bayramının, dinin, neresine sığar? Dünyanın bir ucunda kıtlık içinde insanlar yaşarken benim böyle bir şeye asla müsamaha göstermeyeceğimi kimse bilmiyor mu? Her misafire “köfteyi kızarmış mı istersiniz, haşlanmış mı” diye sorulmalı mı? Bu soruyu atlattıktan sonra “ayranı su ile mi yapalım yoksa spalı mı içersiniz” sorusu soru mu? Kısaca burası restoran mı? Ben yanlış bir yerde miyim? Sonra bizim evde herkesin ayranının nasıl içtiğinin raporu misafire verilmeli mi?

Herkesin bir deşarj mekanizması var. Örneğin annişimin deşarjı büyük emekler vererek yaptığı yemekleri misafirlerine ikram etmek. İkinci gün de yine annemin misafirleri “yenge hanım ellerine sağlık, ilk defa sizde yedik biz bu içli köfteyi bilmem ondan mıdır, daha da böylesini görmedik, bu nasıl bir lezzet” deyince babam kendi yaptıklarını gösterip “şundan da alın şu köfteleri ben oydum diye” ekledi. Bizimkiler her zamanki mütevazılıkları ile malzemeden kısmadıkları-çalmadıkları için belki bir lezzet farkı olduğunu bir de taze yapıldığını, derin dondurucudan çıkmadığını anlattılar.  

Siz hiç canlı klasik müziği eşliğinde çapıt seçtiniz mi?

Bayramın ikinci günü, yani pazartesi günü, maandag yapmadan tabii ki de duramazdım. Bozulan çeşmeler için tamirci arayamazdım, kendi başımın çaresine kendim bakmalıyım. İzinli olduğum ender ve bir o kadar kıymetli olan pazartesi sabahlarımı nasıl değerlendirdiğimi artık sağır sultan öğrendi ;). Gittim ve aslına bakarsanız ihtiyacım olmasına rağmen çok da öncelikli olmadıkları için bir türlü almadığım şeyleri aldım geldim. Hele bir tezgah var bizim maandagda milletin başında deliler gibi ver ha kıyafet seçtiği, yanılmıyorsam iki yıldır ilk defa o tezgahın bile başına geçip ben de kıyafet seçtim… Deliler gibi… Ver ha. Demek ki ben bayağı bir çileden çıkmışım. Bir güzel deşarj oldum. Kar soğuğu vardı bu gün Amsterdam’da, mantomu da çıkarmamıştım henüz, incecik yazlık montumla dondum dondum resmen. Annemlere şöyle bir uğrayıp evime döndüm. Cumartesiden kalma aşure ön hazırlık ve kek bulaşıklarını ancak pazartesi akşamı yıkayıp mutfağımı toparladım. Ertesi gün sobacı gelecek ev şirketinden, ben toplamalıyım ki yeniden dağıtılabilsin, sobam kurulsun, evim ısınsın.

* Bu telaş gerçekten beni durup durup düşündürür. Bizim yemek anlarımız bir yana bir bayram gününün kendisinin ve ikramının kargaşası ve telaşı nasıl açıklanır. Az evvel telefonda konuşurken Leyla’ya da söyledim: ‘bu telaşı ve kargaşayı, bu bayram kargaşasını örneğin bir Hollandalıya nasıl anlatırım?’ Leyla bunun anlatılamaz bir durum olduğunu sadece yaşanılan ve hissedilmesi gereken bir durum olduğunu, bunun bayramın sıcaklığından kaynaklandığını söyledi durdu. Meryemce ve Noralia beni hep yalnız görürlerdi, ilk defa ailemle birlikte gördüler ve incelediler de incelediler, sordular da sordular. Bilmem ne kadar anlatacak lafları soracak soruları olmuştur ayrıldıktan sonra. Çocuklar tam bir şoka girdiler, çocuk dünyalarında gözlemlediler olanı biteni, anlamaya algılamaya çalıştılar. Bu yazımı çabucak yayınlayayım da bir yazı da Leyla’dan isteyeyim bayramla ilgili. Bakalım onun penceresinden bayram nasıl göründü.

Oh içimi bayağı bir döktüm, hadi hayırlısı. Hayırlı bayramlar.

Hazır maandaga kadar gitmişken bit pazarını da kolaçan etmeden olmazdı…

Yorumlar
  • yeşim diyor ki:

    oh sen içini döktün de biz dertlendik nerden bulcaz o aşureleri de yiyeceğiz şimdi söyler misin

  • efsus diyor ki:

    Neden dertleniyorsun ki, nasıl olsa altı ay sonra yine Amsterdam’da olmayacak mısın? Aşuremizi inşallah o zaman yeriz. 😉

  • yeşim diyor ki:

    yook sıra sende burda yapar yeriz hem filiz bak seni özlemiş daha tahta papuçları giymeye bile başlamadım henüz:)

Yorum Yapın