BİR GEZGİN NASIL KARŞILANIR?

Amsterdam ve civarında nasıl ve nereler gezilir?

Gelmeden önce mailleşiyoruz. Milano’dan, Frankfurt’a geçeceğini oradan Belçika’ya geçip Brüksel üzerinden Amsterdam’a geleceğini yazıyor. Daha sonra Brüksel’den geleceği trenin tam tarihini ve saatini emailliyor bana. Nasıl buluşacağımızı anlaşmaya çalışıyoruz. Adresimi verdikten sonra diyorum ki X tramvayına bin, Y durağında in, Z şeklinde yürü; işte orada yaşıyorum ben. Anneme bunları anlatınca kadıncağız kulaklarına inanamıyor, “hiç misafir öyle karşılanır mıymış” sanırım. Eh, ben hep gidiyorum ya İstanbul’a kimse beni karşılamıyor hava alanlarında istasyonlarda bandoyla, orkestrayla… Neyse, dayanamayıp bisikletime atladığım gibi merkez istasyondayım (Centraal Station). Yetkili bir kişi bulup Brüksel’den hareket eden trenin hangi peronda duracağını öğrenip koşa koşa perona çıkıyorum ve nihayet 14.09’da yaklaşan trenin penceresinden sırtında bir koca çanta elinde salladığı beyaz mendiliyle bizim hanım görünüyor. Kartı eline tutuşturup tramvaya bindiriyor kendisine ayrı, kondüktöre de ayrı tembihliyorum ineceği durağı ve tekrar atlıyorum bisikletime. O tıngır mıngır tramvayla gelirken ben alış veriş yaparak püsükletimle geliyorum, yaşasın özgürlük! :)

 

Şu sol tarafta gördüğünüz Yeşim’in Belçika’dan benim için aldığı çikolata. İçinde katkı maddesi olmadığı için belli bir sürede tüketilmesi gerekiyor fakat lezzet muhteşemdi. Hani şu sizin nü ile başlayan a ile biten ekmeğe sürdüğünüz çikolatanız var ya, işte o bunun yanından bile geçemez. Sağ taraftaki çayı herkes biliyor zaten, benim favori çayım.

Yeşim’e bunu tavsiye ettim. Ablasının sözünü tuttu ve kazandı. Ekmeğini hazırlayıp bir kere ısırınca hmmmmmmmm hmm dedi. :)

Ertesi gün hanımın daha önce Londra’da iken tanıştığı bir Hollandalı arkadaşı ile randevusu vardır. Merkezde onunla gezip, ‘kızın evine’ giderler. Sonra da Debby ile birlikte beş çayına bana gelirler. Hangi kızın evi olduğunu soruyorum. “Hani bir kızın evi var ya işte oraya gittik” diyor. Biraz düşündükten sonra “ha sen Anna Frank Huis diyorsun” diyerek şaşkınlığımı ifade ediyorum; tanımlama çok yaratıcı: kızın evi! :)  Anna Frank Huis’e yıllar evvel, yani çocukken, okulla gitmiş ve hiçbir şey anlamamıştım. Bizim gezgin pek bir etkilenmiş görünüyordu. Oraya para verip girinceye kadar bari Begijnhof’a gitselermiş, bedava nasıl olsa. Hiç duymamış, Debby de hiç duymamış. Olmayan gezi programımıza Begijnhof’u da alıyorum. Bu arada başta ailem olmak üzere karşılaştığımız herkese soruyoruz:

-Kızın evine gitmişler…

-Debby Amsterdam’da mı yaşıyor?

-Hayır, kızın evine gitmişler…

-????

-Merkezde ‘bir kızın’ evi var…

-?????

-Hani merkezde…

-?????

-Hani, turistik bir mekan… Bir ev var, merkezde, hani bir kız varmış içinde… Vaktiyle, yazıyormuş filan…

-Haaaaa, siz Anna Frank huis diyorsunuz.

Hahahahahahahahaha

Hele şükür en sonunda herkes bildi. Ama en önce benim annem bildi. :)

Üçüncü gün hedefimiz Zaanse Schans’a gitmek. Bütün bir akşam Debby ile birlikte Zaanse Schans’dan da bahsediyoruz. O da hiç gitmemiş. Bizimki bir türlü telaffuz edemez. Diyorum ki ‘bir kere doğru düzgün söylersen gitcez, yoksa artiküle dahi edemediğin yere hiç gitmeyelim’. :)  Bakıyor ki hamamda deli var azami gayret gösteriyor. Bu arada Hollandalı Debby de Hollanda’ya ait bayağı bir turistik mekan öğreniyor.

Evden çıkıp çukur pazardan salınarak geçiyor ve yürüyerek Station Sloterdijk’e ulaşıyoruz. Sloterdijk’e vardığımızda sudan çıkmış şaşkın ördek gibi kala kalıyorum. Her yer değişmiş, sanırım uzun yıllar hiç uğramamışım. İstasyona nereden girip nereden çıkacağımı bile anlayamıyorum. Kısa sürede şaşkınlığımı üzerimden atıp biletimizi alıyoruz yaklaşık 10 dakikalık bir tren yolculuğundan sonra Koog-Zaandijk İstasyonunda inip Zaanse Schans’a doğru yürüyoruz.

İki dakika sonra oradayız. O kimselerin beğenmediği Zaanse Schans’da tam 5 saat geziyor ve bitiremiyoruz bile, hava kararıyor. Örneğin köyün kendisini gezme, Belediye binasına gitme imkanımız olmuyor. Yorgun bitkin atıyoruz kendimizi Amsterdam’a. Akşam yemeğimizi annemlerde yiyip çay için Erdoğan ve Mirella’ya geçiyoruz. Bizim hanım Mirella ablasının evinde pek bir eğleniyor. Sanıyorum yerde oturmayı özlemiş.

 

Dördüncü gün Begijnhof’u gezip akşam Leyla’ya geçiyoruz. Yemekleri Tahir Bey hazırlamış. Tahir beyin şekil konusunda biraz çalışması gerektiğini söyleyince şekilcilikle suçlanıyorum, hem de misafirim tarafından. Benim misafirim beni suçluyor, şaka gibi. İnanamıyorum buna, ne kadar da anlaşılamıyorum, ne kadar da yalnız bir insanım. :( Oysa ben iyi niyetli olduğum için herkesin iyilikler içinde olması tek düşüncem; birilerinin arkasından konuşmaktansa doğrudan ve doğruca insanların yüzüne söylemek. Neyse…

Yemekten sonra Yeşim Leyla ablasına aldığı çikolatadan bahsedince  Tahir karşılık veriyor:

-Bizim çocuklar çikolatayı hiç sevmezler…

O çocuklardaki yüz ifadesini bir görmeliydiniz. Ben paketi veriyorum ama o ne açış, Meryemce ve Noralia’nın paketi açmaları iki saniye sürmüyor. Kızlarımız çok zarif tabii önce bize ikram ediyorlar.

Ev tam bir curcuna. Leyla ablasının karman çorman evi bizim hanımın pek bir hoşuna gider. “Burada mekanlar çok küçük, minimalist bir yaşam tarzı var” der. (tam olarak cümle bu şekilde kurulmamış olabilir, fakat bu kelimeler vardı cümlede). Geçenlerde Leyla ile telefonda konuşuyorum, evi 2,5 metre bahçeye doğru çıkartacaklarmış. Yeşimcim ev büyüyor duyurulur. (Hatta şimdilerde büyüdü bile).


Beş günde mutfağımın geldiği hale ben bile inanamıyorum. Bu arada sakin sakin Yeşim Hanım “abla bu mutfak dolabın niye bu kadar dağınık” demesin mi? Ama bu daha bi şey değil. Gitmeden bana ne söylese beğenirsiniz?

-Bir de yemek blogu yazarısın, geldiğimden beri ilk akşam hariç hiç yemek yapmadın.

-Yeşimcim, yaptım ya, hem beş çayı bile hazırladım, hamur yoğurdum paskalya çöreği yaptım. Hazır yufkayla da olsa lumpia hazırladım…

-O sayılmaz, o çay sofrası idi.

-Yeşimcim, o kadar davete gittik, yapma etme, evde değildik ki.

-Yok, yani bir yemek blogu yazarı olarak yani yemek derken örneğin bir hünkârbeğendi, ne bilim bir patlıcan oturtması… Sadece ilk gün yemek yaptın.

-Yok, canım ben ilk gün de yemek yapmadım, hazır almıştım tavuğu. Grrrrr…. Ben sana şu durumda yemek olarak sadece pilav yaptım ama o da zaten yemekten sayılmaz. Pilav pilavdır. Salata desen onu da makineden geçirmiştim.

-…

Beşinci gün kahvaltıdan sonra yürüyerek Rembrandt parkın içinden geçip Ten Cate pazarını dolaşarak, kör tramvay yolundan anarşistleri ziyaret edip mahalle bahçesini dolaşarak bir tramvaya atlayıp Farmers market dediğimiz çiftçi pazarına gidiyoruz. Oranın devamındaki bitpazarını dolaşıp bir arka sokaktaki cumartesi pazarını da dolaşarak kanal kenarından salına salına ve fotoğraf çeke çeke dam meydanına kadar yürüyüp yine bir tramvaya atlayıp evcağızımıza geliyoruz. Bu arada hava çoktan kararmıştı.

Bu yazıyı yayınladıktan bir kaç gün sonra fark ettim: ilk gün kahvaltı sofrasında ekmeği sepete koymuşken sonraki günler poşetinden çıkartmamışım bile. :) :)

Ben Cumartesi pazarından uzun zamandır arayıp da bulamadığım tüm pazarcıların ağız birliği etmişçesine ‘onlar artık piyasadan kalktı’ dediği naftalin aldım. Meğer naftalin insan sağlığına zararlı olduğu için Hollanda’da satışı yasaklanmış. Ama bir şekilde hala satanlar varmış. Cüzdanımı sırt çantamdan çıkartıncaya kadar naftalinlerin parasını Yeşim öder. Aslında ben bu fikri tuttum. Paranız sırt çantanızdadır… Sırt çantasını bir türlü çıkartamıyorsunuzdur… Yanınızdaki biraz tez canlıdır. Öder ve geçer gidersiniz. Bu güzel bakın.

 

Yeşim’in anneme ve Zehra’ya hediyesi.

Yine atılacakları atıp tutulacakları tuttuktan sonra akşam yemeğine anneme geçiyoruz. Ama ne geçiş, Zehra’nın bir programı vardır bizimle kısacık da olsa ilgilendikten sonra o gider. On dakika sonra annem de bir davete gider. Onu tamamen unutmuştum. Faslı komşusunun ‘hoş geldin bebek’ tarzı bir kutlaması vardır. Sanıyorum Faslılarda adet bu. Ne kadar iletişimsiz bir aileyiz Aman Allah’ım. Annişim bize yine çok şirin bir sofra hazırlar.

Bizi sofraya oturtup kendisi gider. Biz yemeğimizi yiyip laflarken annemden bir  telefon, bir restoranda olduklarını bizi de beklediklerini söyler. Biz de kalkıp gideriz ama o ayrı bir yazı konusu. Gitmeden önce Yeşim Rıza abisinin gelip gelmediğini sorar, n’olacaksa? Nemi olacak Rıza abisi geldiyse ondan kendisine kahve yapmasını isteyecekmiş. Gidip kapısını tıklatır maruzatımızı ‘Bu yüzsüz kız senden kahve yapmanı isteyecekmiş’ şeklinde güzel bir ifadeyle iletirim.

-Neden yüzsüz, bak kızın ne güzel yüzü var, diyerek abisi onu şımartmadan edemez ve kalkıp kahvesini hazırlar. Hanım kahvesini içtikten sonra düşeriz yine yollara. Bu kez Arabia’da muhteşem bir ziyafet bizi beklemektedir.

 

Evimize geldiğimizde saat 00.30’u çoktan geçmişti. Buna rağmen ertesi gün yapmak istediklerimizi konuşmaya çalıştıysak da pek başarı sağladığımız söylenemez.

Altıncı gün benim pilim tamamen bitmiş olduğu, toplu taşımacılık da grevde olduğundan evde kalmayı yeğleriz. Derken yine annemden bir telefon. Arkadaşları Zehra’ya sürpriz bir doğum günü kutlaması hazırlarlar. Saat tam beşte orada olunacaktır… Baş rolde kül kedisi, gitmezsek olmaz. Oradan akşam oturması için Rıza bizi sevgili Hatice’ye bırakır. Bizim hanım Hatice ablasını pek bir sever. Bu arada bir dip not düşmek istiyorum gittiğimiz bu üç farklı akşam oturmalarında hane sakinlerinin yapıları birbirlerinden tamamen farklıdır. Evlerin tarzlarından hiç bahsetmiyorum bile. Birbirleriyle ortak oldukları tek nokta benim arkadaşım olmalarıdır. Evler ve dekorasyon aslında benim bilgisayarımda ayrı bir başlık altında bir dosyada mevcut. Fakat eğer bir gün ev hakkında yazacak ve görüntü yayınlayacaksam bu öncelikle annemin evi olacaktır. :)

Evden çıkmadan, esmerim eşliğinde, içtiğimiz son kahve…

…ve son ikramlık. Annemin sabahın köründe yapıp ayak üstü kapışmamız için Havalimanına getirdiği elmalı kek. Yolcu gönderecekler için bir örnek teşkil eder mi bilmiyorum.

Bunlar Yeşim’in Amsterdam’dan silip süpürdükleri.

Ha, söylemeden geçemeyeceğim, bir de İstanbul ağzı var… Gerek İstanbul’a gittiğimde gerekse arkadaşlarım gidip geldiklerinde pek sık duyduğum dört laf: umarım, yani, hayret bi şey… ‘olay’ gibi kelimelerdi. Bu kelimelerden bir tanesiyle örnek verecek olursak şöyle diyelim: tam yemek olayı bittikten sonra misafir olayı başladı. Yani güzel Türkçemizle ifade etmemiz gerekirse şöyle söyleyebiliriz: ‘tam yemeğimizi yemiştik ki misafir geldi’.

Bunlara bu gün itibariyle yenileri eklendi:

Acitasyon yani duygu sömürüsü

Anladın mı?

Okey…

Ben Yeşimle çok eğlendim. Allah herkese böyle eğlenceli misafirler versin. Amin.

Yorumlar
  • nesrin diyor ki:

    En cok dogalligini ve hazirladigin samimi sofralari seviyorum. Anne Frank`i inanmayacaksin ama ben de duymustum. Kitabini hep okumak istiyordum. Unuttum sonradan. Anlasila size de tatil yok bu yaz. Umarim havalar güzeldir.
    Sevgiler

  • efsus diyor ki:

    Nesrin hanım, çok teşekkürler! Yeşim’den sonra bir arkadaşımın misafiri gelmişti yine İstanbul’dan. Onlar da gitmişler, o kitabını da okumuş. Hayran hayran anlatıyordu, çok etkilenmiş görünce de. Şu durumda bir tek ben bir şey anlayamadım sanırım.
    Tatil olmadığını nereden çıkarttınız? Ben iki yıldır yurt dışına çıkmıyordum, ancak haziran ayında mecburi bir yolculuğa çıktım, fakat o tatilden sayılmaz. Henüz bir şey ayarlamadım ama tatil olursa da hayır demem.
    En iyi dileklerimle,

  • fatoş diyor ki:

    Annenizin memurla olan diyaloğu beni çok güldürdü…Mütemadiyen iiş yeri filan demeden kahkaha attım ama kendimi durduramıyorum öyle böyle değil… Herkes bana baktı..Ağzımı kapatım…Ya aklıma komik bir şey geldide o yüzden güldüm filan dedim… Sizin anlatımlarınız da çok sürükleyici. Çok içten samimi , dümdüz, neyse o mantığıyla yazıyorsunuz.

  • efsus diyor ki:

    Annemin o kadar çok diyalogu var ki, hangi memurla olan diyalogu çıkartamadım.

  • rumma diyor ki:

    Evinize bayıldım duvardaki çerçeveler, kitaplar mistik bir havası var..:)

    • efsus diyor ki:

      İtiraf ediyorum o ev benimki değil. Fazla sık görüşmesek bile bloğumda sık sık bahsediyorum kendisinden: Leyla’nın evi. Kendisi sofidir de… Evin yarısı sofi yarısı bit pazarı. :) Kendisi desen ayrı bir şaşkın. Fakat çok seviyorum onu, bir Allah dostu işte… Allah muhabbetimizi eksiltmesin.

  • yeşim diyor ki:

    sevgili efsus özedim valla misavirperverliğini güzel yemekleri ve amsterdamda tanıştığım güzel insanları ve sohbetleri..blogun bu yanı güzel bir türlü kabarmayan kekim için senin tariflerine bir göz atıyım dedim nerde yanlış yapıyorum diye bakmışken bir de şu geçmiş yazıya bir göz atıyım dedim..foto.lar bile çok güzel özetliyor o günleri:)

    sevgiyle,

Yorum Yapın