ÇİLEKLİ SÜT (Nam-ı diğer: ÇİLEKLİ MILKSHAKE)

Hollanda’da doğru düzgün dondurma yok. Asitli içeceklerden de ısrarla uzak durunca sıcak yaz günlerinde, ki Amsterdam’ın sıcağı hiç çekilmez yapış yapış eder insanı, serinlemek için en ideal olanı kendi içeceğinizi kendinizin yapması.

Geçtiğimiz hafta sonu bir güzellik yaptım kendime.  Hem de öyle böyle cinsten bir güzellik değil. İlk defa kendime, hani yıllardır o dükkânlarda satıldığını işittiğim, fakat bir türlü de alıp içmeye yeltenemediğim (nasıl yetiştirildiysem?) hani o yarı Türkçe yarı İngilizce/Hollandaca çilekli milkshake dediğimiz buz gibi bir çilekli süt yaptım kendime. Nasıl mı?

İşte şu şekilde:

Malzemeler:

  • 1 su bardağı dondurulmuş çilek
  • 1 su bardağı yoğurt
  • 1 su bardağı süt
  • 2 yemek kaşığı şeker ya da bal

 

Yapılışı:

Bütün malzemeleri koyuyoruz bir makinenin* içine basıyoruz buz ayarına, her şey bir birine karışıncaya dek. Özellikle buz ayarı diyorum, çilekli süt yapmanın heyecanına kapılıp da bu noktayı gözden kaçırmayın çünkü donmuş çilekler buzluktan çıkmış buz gibi sert oluyorlar, taze bir içecek yapayım derken amman makinenin bıçağını kırmayın. Ve şekilde** görüldüğü üzere ısınmadan bardak bardak içiyoruz.

Ben şeker yerine balı tercih ederim. Fakat evde bal yoktu o gün iki kaşık şeker attım.

Siz tüm ölçüleri damak tadınıza göre eksiltebilir ya da artırabilirsiniz. İlk denemem olmasına rağmen bana göre tadı da kıvamı da oldukça iyiydi. Oldukça iyi laf mı, âlâ idi hem de pek bir âlâ.

Bir noktayı daha hatırlatmam gerekiyor. Çilekleri önce yıkayıp saplarını temizledikten sonra derin dondurucuya atıyoruz. Pazardan/çarşıdan gelmiş çilekleri olduğu gibi buzluğa atim demeyin sakın.

*Makine dediysem öyle her hangi bir makine değil. Çamaşır ya da dikiş makinesi de değil. Yani ben aslında kısa yoldan bir smoothie makinesi demek istedim.

**Şekli gösteremiyorum maalesef. Ne hikmetse fotoğraf yükleyemiyorum. Belki biraz daha gayret edersem o da olacak. Şimdilik ya sabır çekmekten gayri bir şey gelmiyor elimden. Zaten bir fotoğrafın indirilmesi neredeyse yarım saat sürüyor, onu da bir türlü sayfama yükleyemiyorum. Ya blogda var bir hata ya da dediğim gibi oldukça acemi olduğum bir konu olması sebebiyle biraz daha yoğunlaşarak onu da yapacağım dilerim.

 

NANE VE RAYHAN

Hiç hesapta yokken tam da ne yapsam da yayınlasam diye düşündüğüm ilk günlerin birinde, yani tam olarak ilkyazım olan künefeyi yayınladığım gün kocaman bir Bart Smith poşetinden yeşil rayhanlar ve içerisinde envai çeşit böcek olan nane desteleri çıkınca neredeyse kafeteryamın açılısını bu otlarla yapacaktım.

Herhalde Bart Smith’e gitmediğimi ve hatta orada oyuncaktan başka bir şey satılmadığını tahmin ediyor ya da biliyorsunuzdur. Ben tam annemlerden çıkmış evime gidecektim ki, henüz bisikletime binmeden, annemin kağıt çöplerini de atayım da diye düşünerek kağıt konteynırına doğru ilerlerken yolda duran arabadan M. Ablanın inmesi ve otların annemin evine çıkmadan, sokağından transit geçmesiyle bana gelmesi de bir oldu.

Allah’dan aynı gün babam künefe yapmıştı da ben de ‘kafeterya açılış yazısını otlarla mı yapcaktım, yani şu kadere bak, neye niyet neye kısmet’ diye dertlenmekten kurtulmuştum. Zira o kadar çok otu yıkamak ayıklamak benim gibi pimpirikli birisi için bir hayli vakit almıştı. Gecenin birinden sonra da hiç bir şey yapacak mecalim kalmamıştı. Hatta salata kurutucusundan (centrifuge) geçirmeme rağmen iki hafta da yemek masasının üzerinde kurumasını beklediğimi hesaba katacak olursak evin içini mis gibi bir nane-rayhan kokusu almasının dışında bu süre içerisinde evde başka hiç bir şey yapıp yayınlayacak yer de kalmamıştı hani. Neyse ki böylelikle kış hazırlığımızı da yapmış olduk. Çok keyifliydi (!).

Fakat nedendir bilmem, belki de çocukluğumdan kalan bir aşinalıktır, ben rayhanın eflatun olanını seviyorum. Geçen yıl Türkiye’den getirtip ektiğim tohumlardan sadece bir tane rayhan çıkınca onu da koparmayıp tohuma kesilinceye kadar bekledim. Böylelikle elde ettiğim tohumları bu baharda yeniden ektim. Çok cılız olmalarına rağmen yine de bir saksı oldular ve rayhan rayhan kokuyorlar.

Ben rayhan ekme maceramı geçtiğimiz hafta (ben bu yazıyı yayınlayıncaya kadar bu geçtiğimiz hafta kısmı iki hafta önce şeklinde okunacak duruma geldi) annemle bahçesine baskın yaptığım F. Ablaya anlatınca eksik olmasın bahçesinden bana bir demet köküyle eflatun rayhan söküp verdi. Ben de onları ayrı bir saksıya ektim. Şükür ki saksıdan yana oldukça bolum.

Hazır rayhandan bahsetmişken yine rayhanla ilgili bir hatıramı anlatmadan geçemicem. Çocukluğumdan beri hatırlarım. Annem ne zaman bir yemeğe rayhan atmak için elini rayhan kavanozuna uzatsa ‘irayhanım ek beni, ark altına dik beni’ dizelerini tekrarlar ve ben de neden hep bu dizeleri tekrarladığını sorduğumda annesinin de bir yemeğe rayhan atarken böyle söylediğini, oradan gelme bir alışkanlık olduğunu söylerdi. Genç yasta çıkmış memleketten 3-5 günlük tatiller hariç bir daha annesiyle birlikte olamamış, anacağızını hatırlardı herhalde. Tabii bu dizelerden çıkartmamız gereken bir ders olduğunu da hemen ilave ederdi annem. Dersimiz rayhan ekmek isteyenlere: rayhan bol suyu sever o sebepten de ark altına dik beni dermiş. Yani na’pıcaz? Rayhan ekenler rayhanlarına bol su vermeyi unutmıcaklar. Ben de annemden öğrendiğim gibi rayhan kavanozuna elimi uzatır uzatmaz bu dizeler geliyor aklıma ve annemle birlikte anneannemi de hatırlıyorum.

Naneyi herkes bilir de peki nerede kullanılır bu rayhan?

İtalyanlar pizzaya da koyuyorlar fakat rayhan bizim mutfağımızda 3, bilemediniz 4 alanda kullanılır.

  1. İçli köfte
  2. Patates kavurması
  3. Çoban salata
  4. Çiğ köfte de dahil, bulgurdan yapılan tüm gıyma* çeşitleri

*Bunu ileride anlatacağım inşallah.

Bu arada her ne kadar iletişim sorunları yaşasak da, hala istediğim pek çok teknik meseleyi anlatamamış olsam da kardeşim drs. A. Z. Ö.’ye bilgisayarımla ilgili program yükleme başta olmak üzere tüm teknik konulardaki yardımlarından ötürü sonsuz şükranlarımı iletiyorum.

KÜNEFE

Evvelki gün babam künefe yapmasaydı eğer kafeteryamın açılışını maalesef otlarla yapacaktım.

Bizim evde künefenin ustası babamdır. Bir gün Helal Lokma’dayım, alış verişte. Çalışanlardan bir tanesi diğerine beni göstererek ‘şu bayanın babası geçen söyle yaparım künefeyi  böyle yaparım künefeyi  diye anlattı da anlattı, söz verdi, bana da getirecekti. Hala bekliyorum’ dedi. Ben de ‘bir gün de babamla ilgili şikayet duymasam, söyleyim de getirsinler madem söz verdiler’ deyip kurtuldum oradan. Neredeyse rehin alacaklar sandım.  Sonra anneme sordum bu konunun aslı astarı nedir diye. Meğer babam Helal Lokmadan künefe yapmak için (taze) kadayıf alırken künefeyi ne kadar güzel yaptığını ballandıra ballandıra anlatmış. Ve belki kendisi farkında değil söz verdi, yada çalışan yanlış hatırlıyor, hani olur ya komşuda pişer bize de düşer deyiminden yola çıktıysa, o künefeden kendisine de otomatikman geleceğini zannetti… Haa taze dediysem yani vakumlu paketlerde, pişmemiş kadayıf demek istedim. İstanbul’da yaşayanlar çok şanslı. Ben şehrinizin kıymetini bilin derim. Başka da bir şey demeden geçeyim künefenin tarifine.

Fakat şunu da eklemeden geçemicem tarife: bu oldukça pratik bir künefe tarifidir. Benden söylemesi.

Malzeme

  • ½ paket kadayıf
  • 100 gr. tereyağı
  • 200-250 gr. tuzsuz peynir

Şurubu için

  • 2 su bardağı şeker
  • 2 su bardağı su

Yapılışı

1. Önce tereyağını bir bıçak yardımıyla künefe yapacağımız tepsinin/tavanın içerisine parçalar halinde koyuyoruz.

2. Daha sonra kadayıfın yarısını ayırıp diğer yarısını önceden güzelce yıkadığımız temiz ellerimizle bir güzel iplik iplik oluncaya kadar parçalıyoruz ve tepsiye döşüyoruz.

3. Üzerine tuzsuz peynirimizi döşüyoruz.

4. Bunun üzerine kadayıfın ayırdığımız yarısını ilk bölümde olduğu gibi güzelce iplik iplik oluncaya kadar parçalayıp döşüyoruz ve üzerine yine bir kaç parça tereyağı yerleştiriyoruz.

5. Kısık ateşte altı üstü kızarıncaya kadar, düz bir kapak yardımıyla üzerine bastırarak ve bir defa çevirerek pişiriyoruz.

6. Ateşten alır almaz ılık şerbeti üzerine döküp afiyetle yiyoruz.

7. Künefenin sıcak tüketilmesi gerekiyor. Sıcakken hepsini bitiremediyseniz ya paketleyip bana gönderin yada ille de kendim yicem diyorsanız lütfen tembellik etmeyip ısıtarak yeyin. Yanmayan tavada çok kolayca ısıtılabiliyor. Aksi takdirde peynir soğuk ve donuk haldeyken lastik gibi olacağından künefe, künefe olma özelliğini kaybedecektir.

Peynir nasıl yapılır?

Annemler döneli bir kaç hafta oluyor. Dolayısıyla bir peynir tarifi verebilecek kadar dinlendiler. Bu gün sordum. Öncelikle klasik bir tartışma yaşandı annemle babam arasında. Biri yok öyle yapmıyorduk, öteki hayır öyle değildi, hiç öyle olur mu, şöyle yapıyorduk, diyerek ufak çaplı bir fikir teatisinde (!) bulundular. Allah’tan ben soru sormayı beceriyorum da benim işime yarayacak cevapları alabildim. Babamla annem nihayet ortak bir karara vardılar ve işte annemin de katkılarıyla babamın peynir tarifi:

  1. 5 litre sütü kaynatıp ateşten alın.
  2. Henüz sıcakken içerisine bir kepçe beyaz sirke ilave edip şöyle bir karıştırın ve soğumasını bekleyin.
  3. Tamamen soğuduktan sonra bez bir torbaya koyup süzdürün.
  4. Elde ettiğiniz peyniri birer kullanımlık paketlere ayırıp derin dondurucuya gönderin.