BİR GEZGİN NASIL KARŞILANIR?

Amsterdam ve civarında nasıl ve nereler gezilir?

Gelmeden önce mailleşiyoruz. Milano’dan, Frankfurt’a geçeceğini oradan Belçika’ya geçip Brüksel üzerinden Amsterdam’a geleceğini yazıyor. Daha sonra Brüksel’den geleceği trenin tam tarihini ve saatini emailliyor bana. Nasıl buluşacağımızı anlaşmaya çalışıyoruz. Adresimi verdikten sonra diyorum ki X tramvayına bin, Y durağında in, Z şeklinde yürü; işte orada yaşıyorum ben. Anneme bunları anlatınca kadıncağız kulaklarına inanamıyor, “hiç misafir öyle karşılanır mıymış” sanırım. Eh, ben hep gidiyorum ya İstanbul’a kimse beni karşılamıyor hava alanlarında istasyonlarda bandoyla, orkestrayla… Neyse, dayanamayıp bisikletime atladığım gibi merkez istasyondayım (Centraal Station). Yetkili bir kişi bulup Brüksel’den hareket eden trenin hangi peronda duracağını öğrenip koşa koşa perona çıkıyorum ve nihayet 14.09’da yaklaşan trenin penceresinden sırtında bir koca çanta elinde salladığı beyaz mendiliyle bizim hanım görünüyor. Kartı eline tutuşturup tramvaya bindiriyor kendisine ayrı, kondüktöre de ayrı tembihliyorum ineceği durağı ve tekrar atlıyorum bisikletime. O tıngır mıngır tramvayla gelirken ben alış veriş yaparak püsükletimle geliyorum, yaşasın özgürlük! :)

 

Şu sol tarafta gördüğünüz Yeşim’in Belçika’dan benim için aldığı çikolata. İçinde katkı maddesi olmadığı için belli bir sürede tüketilmesi gerekiyor fakat lezzet muhteşemdi. Hani şu sizin nü ile başlayan a ile biten ekmeğe sürdüğünüz çikolatanız var ya, işte o bunun yanından bile geçemez. Sağ taraftaki çayı herkes biliyor zaten, benim favori çayım.

Yeşim’e bunu tavsiye ettim. Ablasının sözünü tuttu ve kazandı. Ekmeğini hazırlayıp bir kere ısırınca hmmmmmmmm hmm dedi. :)

Ertesi gün hanımın daha önce Londra’da iken tanıştığı bir Hollandalı arkadaşı ile randevusu vardır. Merkezde onunla gezip, ‘kızın evine’ giderler. Sonra da Debby ile birlikte beş çayına bana gelirler. Hangi kızın evi olduğunu soruyorum. “Hani bir kızın evi var ya işte oraya gittik” diyor. Biraz düşündükten sonra “ha sen Anna Frank Huis diyorsun” diyerek şaşkınlığımı ifade ediyorum; tanımlama çok yaratıcı: kızın evi! :)  Anna Frank Huis’e yıllar evvel, yani çocukken, okulla gitmiş ve hiçbir şey anlamamıştım. Bizim gezgin pek bir etkilenmiş görünüyordu. Oraya para verip girinceye kadar bari Begijnhof’a gitselermiş, bedava nasıl olsa. Hiç duymamış, Debby de hiç duymamış. Olmayan gezi programımıza Begijnhof’u da alıyorum. Bu arada başta ailem olmak üzere karşılaştığımız herkese soruyoruz:

-Kızın evine gitmişler…

-Debby Amsterdam’da mı yaşıyor?

-Hayır, kızın evine gitmişler…

-????

-Merkezde ‘bir kızın’ evi var…

-?????

-Hani merkezde…

-?????

-Hani, turistik bir mekan… Bir ev var, merkezde, hani bir kız varmış içinde… Vaktiyle, yazıyormuş filan…

-Haaaaa, siz Anna Frank huis diyorsunuz.

Hahahahahahahahaha

Hele şükür en sonunda herkes bildi. Ama en önce benim annem bildi. :)

Üçüncü gün hedefimiz Zaanse Schans’a gitmek. Bütün bir akşam Debby ile birlikte Zaanse Schans’dan da bahsediyoruz. O da hiç gitmemiş. Bizimki bir türlü telaffuz edemez. Diyorum ki ‘bir kere doğru düzgün söylersen gitcez, yoksa artiküle dahi edemediğin yere hiç gitmeyelim’. :)  Bakıyor ki hamamda deli var azami gayret gösteriyor. Bu arada Hollandalı Debby de Hollanda’ya ait bayağı bir turistik mekan öğreniyor.

Evden çıkıp çukur pazardan salınarak geçiyor ve yürüyerek Station Sloterdijk’e ulaşıyoruz. Sloterdijk’e vardığımızda sudan çıkmış şaşkın ördek gibi kala kalıyorum. Her yer değişmiş, sanırım uzun yıllar hiç uğramamışım. İstasyona nereden girip nereden çıkacağımı bile anlayamıyorum. Kısa sürede şaşkınlığımı üzerimden atıp biletimizi alıyoruz yaklaşık 10 dakikalık bir tren yolculuğundan sonra Koog-Zaandijk İstasyonunda inip Zaanse Schans’a doğru yürüyoruz.

İki dakika sonra oradayız. O kimselerin beğenmediği Zaanse Schans’da tam 5 saat geziyor ve bitiremiyoruz bile, hava kararıyor. Örneğin köyün kendisini gezme, Belediye binasına gitme imkanımız olmuyor. Yorgun bitkin atıyoruz kendimizi Amsterdam’a. Akşam yemeğimizi annemlerde yiyip çay için Erdoğan ve Mirella’ya geçiyoruz. Bizim hanım Mirella ablasının evinde pek bir eğleniyor. Sanıyorum yerde oturmayı özlemiş.

 

Dördüncü gün Begijnhof’u gezip akşam Leyla’ya geçiyoruz. Yemekleri Tahir Bey hazırlamış. Tahir beyin şekil konusunda biraz çalışması gerektiğini söyleyince şekilcilikle suçlanıyorum, hem de misafirim tarafından. Benim misafirim beni suçluyor, şaka gibi. İnanamıyorum buna, ne kadar da anlaşılamıyorum, ne kadar da yalnız bir insanım. :( Oysa ben iyi niyetli olduğum için herkesin iyilikler içinde olması tek düşüncem; birilerinin arkasından konuşmaktansa doğrudan ve doğruca insanların yüzüne söylemek. Neyse…

Yemekten sonra Yeşim Leyla ablasına aldığı çikolatadan bahsedince  Tahir karşılık veriyor:

-Bizim çocuklar çikolatayı hiç sevmezler…

O çocuklardaki yüz ifadesini bir görmeliydiniz. Ben paketi veriyorum ama o ne açış, Meryemce ve Noralia’nın paketi açmaları iki saniye sürmüyor. Kızlarımız çok zarif tabii önce bize ikram ediyorlar.

Ev tam bir curcuna. Leyla ablasının karman çorman evi bizim hanımın pek bir hoşuna gider. “Burada mekanlar çok küçük, minimalist bir yaşam tarzı var” der. (tam olarak cümle bu şekilde kurulmamış olabilir, fakat bu kelimeler vardı cümlede). Geçenlerde Leyla ile telefonda konuşuyorum, evi 2,5 metre bahçeye doğru çıkartacaklarmış. Yeşimcim ev büyüyor duyurulur. (Hatta şimdilerde büyüdü bile).


Beş günde mutfağımın geldiği hale ben bile inanamıyorum. Bu arada sakin sakin Yeşim Hanım “abla bu mutfak dolabın niye bu kadar dağınık” demesin mi? Ama bu daha bi şey değil. Gitmeden bana ne söylese beğenirsiniz?

-Bir de yemek blogu yazarısın, geldiğimden beri ilk akşam hariç hiç yemek yapmadın.

-Yeşimcim, yaptım ya, hem beş çayı bile hazırladım, hamur yoğurdum paskalya çöreği yaptım. Hazır yufkayla da olsa lumpia hazırladım…

-O sayılmaz, o çay sofrası idi.

-Yeşimcim, o kadar davete gittik, yapma etme, evde değildik ki.

-Yok, yani bir yemek blogu yazarı olarak yani yemek derken örneğin bir hünkârbeğendi, ne bilim bir patlıcan oturtması… Sadece ilk gün yemek yaptın.

-Yok, canım ben ilk gün de yemek yapmadım, hazır almıştım tavuğu. Grrrrr…. Ben sana şu durumda yemek olarak sadece pilav yaptım ama o da zaten yemekten sayılmaz. Pilav pilavdır. Salata desen onu da makineden geçirmiştim.

-…

Beşinci gün kahvaltıdan sonra yürüyerek Rembrandt parkın içinden geçip Ten Cate pazarını dolaşarak, kör tramvay yolundan anarşistleri ziyaret edip mahalle bahçesini dolaşarak bir tramvaya atlayıp Farmers market dediğimiz çiftçi pazarına gidiyoruz. Oranın devamındaki bitpazarını dolaşıp bir arka sokaktaki cumartesi pazarını da dolaşarak kanal kenarından salına salına ve fotoğraf çeke çeke dam meydanına kadar yürüyüp yine bir tramvaya atlayıp evcağızımıza geliyoruz. Bu arada hava çoktan kararmıştı.

Bu yazıyı yayınladıktan bir kaç gün sonra fark ettim: ilk gün kahvaltı sofrasında ekmeği sepete koymuşken sonraki günler poşetinden çıkartmamışım bile. :) :)

Ben Cumartesi pazarından uzun zamandır arayıp da bulamadığım tüm pazarcıların ağız birliği etmişçesine ‘onlar artık piyasadan kalktı’ dediği naftalin aldım. Meğer naftalin insan sağlığına zararlı olduğu için Hollanda’da satışı yasaklanmış. Ama bir şekilde hala satanlar varmış. Cüzdanımı sırt çantamdan çıkartıncaya kadar naftalinlerin parasını Yeşim öder. Aslında ben bu fikri tuttum. Paranız sırt çantanızdadır… Sırt çantasını bir türlü çıkartamıyorsunuzdur… Yanınızdaki biraz tez canlıdır. Öder ve geçer gidersiniz. Bu güzel bakın.

 

Yeşim’in anneme ve Zehra’ya hediyesi.

Yine atılacakları atıp tutulacakları tuttuktan sonra akşam yemeğine anneme geçiyoruz. Ama ne geçiş, Zehra’nın bir programı vardır bizimle kısacık da olsa ilgilendikten sonra o gider. On dakika sonra annem de bir davete gider. Onu tamamen unutmuştum. Faslı komşusunun ‘hoş geldin bebek’ tarzı bir kutlaması vardır. Sanıyorum Faslılarda adet bu. Ne kadar iletişimsiz bir aileyiz Aman Allah’ım. Annişim bize yine çok şirin bir sofra hazırlar.

Bizi sofraya oturtup kendisi gider. Biz yemeğimizi yiyip laflarken annemden bir  telefon, bir restoranda olduklarını bizi de beklediklerini söyler. Biz de kalkıp gideriz ama o ayrı bir yazı konusu. Gitmeden önce Yeşim Rıza abisinin gelip gelmediğini sorar, n’olacaksa? Nemi olacak Rıza abisi geldiyse ondan kendisine kahve yapmasını isteyecekmiş. Gidip kapısını tıklatır maruzatımızı ‘Bu yüzsüz kız senden kahve yapmanı isteyecekmiş’ şeklinde güzel bir ifadeyle iletirim.

-Neden yüzsüz, bak kızın ne güzel yüzü var, diyerek abisi onu şımartmadan edemez ve kalkıp kahvesini hazırlar. Hanım kahvesini içtikten sonra düşeriz yine yollara. Bu kez Arabia’da muhteşem bir ziyafet bizi beklemektedir.

 

Evimize geldiğimizde saat 00.30’u çoktan geçmişti. Buna rağmen ertesi gün yapmak istediklerimizi konuşmaya çalıştıysak da pek başarı sağladığımız söylenemez.

Altıncı gün benim pilim tamamen bitmiş olduğu, toplu taşımacılık da grevde olduğundan evde kalmayı yeğleriz. Derken yine annemden bir telefon. Arkadaşları Zehra’ya sürpriz bir doğum günü kutlaması hazırlarlar. Saat tam beşte orada olunacaktır… Baş rolde kül kedisi, gitmezsek olmaz. Oradan akşam oturması için Rıza bizi sevgili Hatice’ye bırakır. Bizim hanım Hatice ablasını pek bir sever. Bu arada bir dip not düşmek istiyorum gittiğimiz bu üç farklı akşam oturmalarında hane sakinlerinin yapıları birbirlerinden tamamen farklıdır. Evlerin tarzlarından hiç bahsetmiyorum bile. Birbirleriyle ortak oldukları tek nokta benim arkadaşım olmalarıdır. Evler ve dekorasyon aslında benim bilgisayarımda ayrı bir başlık altında bir dosyada mevcut. Fakat eğer bir gün ev hakkında yazacak ve görüntü yayınlayacaksam bu öncelikle annemin evi olacaktır. :)

Evden çıkmadan, esmerim eşliğinde, içtiğimiz son kahve…

…ve son ikramlık. Annemin sabahın köründe yapıp ayak üstü kapışmamız için Havalimanına getirdiği elmalı kek. Yolcu gönderecekler için bir örnek teşkil eder mi bilmiyorum.

Bunlar Yeşim’in Amsterdam’dan silip süpürdükleri.

Ha, söylemeden geçemeyeceğim, bir de İstanbul ağzı var… Gerek İstanbul’a gittiğimde gerekse arkadaşlarım gidip geldiklerinde pek sık duyduğum dört laf: umarım, yani, hayret bi şey… ‘olay’ gibi kelimelerdi. Bu kelimelerden bir tanesiyle örnek verecek olursak şöyle diyelim: tam yemek olayı bittikten sonra misafir olayı başladı. Yani güzel Türkçemizle ifade etmemiz gerekirse şöyle söyleyebiliriz: ‘tam yemeğimizi yemiştik ki misafir geldi’.

Bunlara bu gün itibariyle yenileri eklendi:

Acitasyon yani duygu sömürüsü

Anladın mı?

Okey…

Ben Yeşimle çok eğlendim. Allah herkese böyle eğlenceli misafirler versin. Amin.

BEGIJNHOF

Begijnhof’un Gedempte Begijnensloot’daki giriş kapısı

Şehrin merkezinde gezip görülmeye değer turistik bir mekan Begijnhof. Beginaj yapıları şeklinde Türkçeye tercüme edebileceğimiz Begijnhof, kısaca Beguin’ler diye anılan, 12. ve 14. yüzyılda Flaman ülkelerinde ortaya çıkan Katolik inanıştaki dini kadın-toplulukların yaşadığı avlu içindeki binalardır. Yalnız yaşayan kadınlar bir kilisenin çevresinde yer alan evlerde, özel hayatlarını koruyarak yaşamlarını sürdürüp resmi olmayan bir topluluk oluşturmuşlar. Günlük ev işlerinin yanı sıra ibadetlerini ifa etmek ve çalışmak önemli bir yere sahiptir. Hasta ve ihtiyaç sahiplerinin bakımı ve çocuklara eğitim vermek gibi çeşitli yardım faaliyetlerinin dışında ekmeklerini kazanmak için dikiş dikmek, çamaşır yıkamak gibi işler de yapmışlardır. Amsterdam’daki Begijhof’un kuruluş tarihi tam olarak belli olmamakla birlikte 1300’lü yıllara dayanır.

İç avlunun baharda görkemli bir fotoğrafını çekinceye kadar bununla idare edeceğiz.

Her hangi bir manastırla bağı olmayan bir tür dini yaşayış diyelim. Manastır mahremiyetinde yaşamayan buna karşın bekar yaşamayı seçen ve iffet yeminine sadık kalmakla yükümlü aynı zamanda rahibe karşı itaatli olması gereken kadınları düşünün. Yani bahsettiğimiz topluluktaki kadınlar rahibe değiller. Yaşamlarını bir kilisenin etrafına toplanarak sürdüren ama kilisenin içinde olmayan bekar kadınlar. Tüm bunların yanı sıra bu kadınlar fakirlik beyanında bulunmayıp mülkiyet hakkına da sahiptiler. Her an yeminlerini bozarak, örneğin evlenme amacıyla, topluluktan (Begijnhof’tan) ayrılma hakları da vardı

Begijnhof daha sonraki yıllarda dönem dönem pek çok tamir geçirmiş olup, özellikle 15. yüzyıldaki büyük şehir yangınında zarar gören evler yeniden yapılmışlar. 17. ve 18. yüzyılda evlerin tahta cepheleri tuğla ve betonla değiştirilmiş. Hatta bazı evler tamamen yıkılıp yeniden inşa edilmişler. Buna rağmen on sekiz ev halen gotik ahşap iskelete sahiptir. 1980’li yıllardaki yenileme çalışmalarında tek odalı evler birleştirilerek büyütülmüş zaman içinde Begijnhof sakinleri de değişikliğe uğramıştır. 1971 yılında son Begijn olan Antonia hemşire de 84 yaşında yaşamını yitirince Begijnhof artık gerçek anlamda bir ‘Begijnhof’ olmaktan çıkar.

Amsterdam’ın merkezinde Singel civarında bulunan Begijnhof orta çağ Amsterdam’ının inşa ettiği tek Begijnhof’tur. Bu aynı zamanda kanallar bölgesinde bulunan bahçelerden günümüze kadar gelmeyi başarmış ender bahçelerdendir.

Halen sadece kadınlar yaşamaktadır Begijnhof’ta. Belli bir tüzüğü ve kuralları vardır. Akşam olduğunda bu avluyu şehirle bağlayan giriş kapıları kapanır ve Begijnhof sakinlerinden başka hiç kimse giremez bu şehir içindeki küçük şehre. Şehrin içinde ve şehrin kalabalığına karşın tasavvur edemeyeceğiniz bir dinginlikte görülmeye değer yeşil bahçesiyle, huzurlu bir vadidir adeta Amsterdam’ın kalbinde.

Kayda değer bir diğer konu da birbirlerinden farklı olmakla birlikte tipik, küçük  Amsterdam evlerini bulabileceğiniz bir mekan olması. Amsterdam’da Orta çağdan kalan iki ahşap evden birisi olma özelliğine sahip ev de yine bu avlunun içinde 34 numarada bulunmaktadır.

Het Houten Huis

Vaktiyle Houten Huis adında 34 numaradaki bu ahşap eve düzenli olarak pek çok kere girip çıkmışlığım, bir bisküvi eşliğinde kahve içip söyleşmişliğim olmuştur. Buram buram tarih kokan bu binaya girebilmiş olmak bana ayrı bir mutluluk verir. Her defasında evlerin arasında patikalarda yürürken adeta bir zaman tünelinden geçer kendinizi asırlar öncesinde bulursunuz. Düşünsenize altı asırdan fazla bir süre burada kendi ayakları üzerinde duran dindar kadınlar yaşamışlar.

Bu yapılar Dünya Miras Listesinde yer almaktadırlar.

Adres

Kapı’larından biri Spui’de, Amsterdam Üniversitesi rektörlük binasının tam karşısında diğeri de Gedempte Begijnensloot’da bulunmaktadır.

09.00-17.00 arası açık olup giriş ücretsizdir.

Yine Begijnhof ile aynı günde hemen civardaki çiçek pazarını da gezebilir, pazarın bulunduğu sokaktaki peynircilerden farklı peynir çeşitleri tadabilirsiniz.

30 NİSAN KRALİÇE GÜNÜ

Yani Hollandacası ile Koninginnedag. Bu gün ulusal bayram günü olarak kutlanır. Ülkenin tüm beldelerinde çeşitli etkinlikler düzenlenir. Kraliçe ailesi ile birlikte bu günde bir beldeyi ziyaret edip etkinliklere katılır. Kraliçenin bu yıl ziyaret ettiği beldenin belediye başkanının yaptığı kısa konuşmasında da vurguladığı gibi Hollanda kimliğinin öne çıktığı, bizi biz yaptığı, yani bir ‘biz’ duygusunun zirveye çıktığı bir gün.

30 Nisan aslında tam olarak da Kraliçe Beatrix’in doğum günü değil. Kraliçe Beatrix’in annesi Juliana’nın doğum günüdür. Onun da annesi Kraliçe Wilhelmina’nın kraliyet döneminde bu gün 31 ağustos ve kraliçe Juliana döneminde ise 30 nisan günlerinde kutlanmıştır. Fakat Kraliçe Beatrix 30 nisan 1980 yılında annesi Juliana’dan kraliyeti devraldığında yaptığı konuşmada annesine saygı göstererek geleneği bozmayacağını söyleyip yine kraliçe gününün aynı günde kutlanmaya devam edileceğini bildirmiştir. (İhtimal o ki, kendi doğum gününün kışa denk gelmesi de bu kararı almasına neden teşkil etmiştir.) 30 nisanın pazar gününe denk geldiğinde ise bu kutlama 29 nisan günü yapılır.

İlk defa prenses Wilhelmina’nın doğum günü olan 31 ağustos 1889 tarihinde ülkesel olarak kutlanmış ve bu kutlamayla ulusal bütünlüğün pekiştirilmesi amaçlanmıştır. Daha sonra 1902 yılında Wilhelmina ağır bir hastalık geçirir, iyileşince de halk bunu büyük bir sevinçle karşılar ve ilk defa işte bu yıl, ‘prenses günü’ olarak yıllar sonra bu gün kutlanacak olan ‘kraliçe gününe’ de öncülük edecek tam bir halk bayramı olarak kutlanır.

Aslında kraliçe Wilhelmina’nın döneminde kraliçe ve ailesi halkın içine girmemektedirler. Kraliçe Beatrix bu kutlamaya bir yenilik ilave ederek ilk defa 30 nisan 1980 yılında halkın içine girerek bir beldedeki festivali ziyaret eder. Pek çok insanın düşündüğü gibi öyle havai fişek kutlamaları filan yoktur. Bu bir festival, bir halk bayramı, herkesin kendince eğlendiği bir sokak kutlamasıdır. O beldenin sanatçıları, müzisyenleri çeşitli eserler sergiler, çocuklar spor gibi sanat gibi çeşitli alanlarda yeteneklerini ve becerilerini sunarlar. Bunların yanı sıra zaman içerisinde insanların evlerindeki döküntüyü satılığa çıkardığı bir güne de dönüşmüştür.

Bu yıl kraliçe Beatrix ve ailesi yani prensler ve prensesler Limburg eyaletinin Weert şehrinde ve Thorn beldesinde idiler. Program her zaman olduğu gibi Hollanda 1 televizyonundan naklen yayınlandı. Programı buradan izleyebilirsiniz. (Kraliçe ve ailesinin otobüsünün köye gelmesi bu filmin aşağı yukarı 15. dakikasında başlıyor.) Prensesler bir yana her yıl prenslerin kıyafetleri genel olarak olumsuz bir eleştiri alırken, bu yıl prensler moda yorumcularından, kıyafetleri eşlerininkilerle uyum içerisinde olduğundan, artı puan aldılar.

Gençler tramvay durağına sandalyeyi atmışlar, inen binen kalabalık onların umurunda dahi değil.

Yukarıda değindiğim gibi tüm ülkede bir bit pazarı kurulmuştur. Fakat araba belli bir saatten sonra kardeşime lazım olduğu için bit pazarının birini sadece 20 dakika içerisinde gezmek durumunda kalırım. Hiç bir bit pazarı, hem de ülkenin tamamına kurulu ise bu pazar 20 dakikada gezilir mi? Ve toplam 1 Euro, 75 cent harcarım. Annemin gönlü hiç olmaz tabii buna. Sanki babamın kanı karşılığında alış-veriş yapmışım. Neyse moralim sıfırlanmadı ise de yerlerde sürünmedi de değil hani.


Genelde çocuklar eski oyuncaklarını satarak hem evi toparlamış olurlar hem de ufak ufak ticareti öğrenirler. Çocuğu büyüyenler bebek mobilyalarını ve küçülen çocuk kıyafetlerini satarlar. Yeni ürün satan pazarcılar da vardır ara ara. Tüm Hollanda turuncuya boyanır.  Biz, Türkler olarak damgamızı bu eğlence gününe vuralı çok olmuş. Yiyecek türünden ufak işletmeleri olan Türkler elektrikli mangalı koyarlar işletmenin kapısının önüne tüttürürler acılı/acısız mangalda köfteyi. :) Yanına da ayranı unutmamak lazım tabii.

Bu güne dek ben hiçbir şey satmadım ‘kraliçe gününde’. Ofiste bir Hollandalı arkadaş, büyük bir coşkuyla, ‘arkadaşlar, kraliçe gününde satış yapmaya var mısınız?’ diye sorunca “git Alla’a sen de” türünden bir şey söyledim. Konuştuk sonra. Eski kıyafetlerini satarak bir keresinde tam 200 Euro kazanmış. Doğrusu benim ticaretten yana pek bir kısmetim yoktur. Hatta ailemin de kısmeti yoktur bu alanda. Yıllar evvel erkek kardeşlerimden biri henüz ilkokulda iken annem elmalı pasta yapar ve babam götürür kardeşimi caddeye koyar. Aklı sıra çocuğa ticareti öğretecektir. Elmalı pastaların tanesi 0,25 centtir (gulden zamanıdır tabii o zamanlar). Yanındaki çocuk da eski çizgi romanlarını satar. Bizimkisi de kitap okumaya meraklı ya, ne bulsa okuyor. Alır eline bir kitap okumaya koyulur. Tabii o çocuk da bu arada kardeşimin elmalı pastalarını atıştırmaya devam eder. Bir zaman sonra bizimkisi zaten canından bezmiştir ya, elmalı pasta tepsisini bırakıp alır başını eve gelir. Annemler sorunca da yanındaki çocuğa teslim ettiğini söyler. Berikiler kızar tabii. Sen başında dururken çocuk ver ha atıştırıyordu, şimdi bütün pastalar bitmiştir, tanımadığın çocuğa nasıl bırakırsın diye serzenişte bulununca, benim saf kardeşim “Türk ya, çocuk müslüman, niye yesin canım, emanet” diye savunmaya çalışır kendini. Sonra tutarlar çocuğun elinden tekrar caddeye giderler. Bir de bakarlar ki elmalı pastalar bitmiştir. Bizim kraliçe günündeki ticaret maceramız da böylelikle başlamadan biter.

Sanıyorum geçtiğimiz yıl evden dışarı çıkmamıştım. Bu yıl bir farklılık yapayım diyerek fotoğraf çekmek için kendimi kalabalığın içine attım. Attım ama ne atış? Millet içip içip kendinden geçiyor, ihtiyaç gideriyor. Hoş gerçi oraya buraya tuvaletler yapılmış ama sanırım giderleri iyi olmadığı için yola akıyor. Daha merkezi ve kalabalık bölgelerde insanı bayan ağır bir tuvalet kokusu bira kokusuyla karışınca ortalığı ildiren bir koku oluşmuş. Tek kelime ile iğrenç. O pisliğin içinde de ellerinde bira bardakları ile dans etmeye devam ederler. Gerçekten çok ilginç bir anlayış. Her ne kadar dikkat ettiysem de kesin sıçramıştır diye düşünerek kendimi eve atar atmaz çantam ve montum da dahil olmak üzere üstümü başımı, tepeden tırnağa hepsini makineye atıp ayakkabılarımı sildim.

Kimi istemeden poz verir, kimisi de üç kuruşluk çanağının özel alan olduğunu iddia ederek fotoğraf çektiğim için kıyamet kopartır. Hele bir deli de vardı ki ayağımın dibinde dans ederek yoldan geçmemi engelledi.

BOS EN LOMMER MARKT/ÇUKUR PAZARI/ SUQ UL HUFRA

Açıklama: yemek adına pek bir şey yapamıyorum son zamanlar. Fakat Flickr sayfama (http://www.flickr.com/photos/cafeteryaginkgobiloba/) yeni fotoğraflar ekledim. Bunlardan bayramla alakalı olanı sadece annemin hazırladığı hurma tabağı.


Bos en Lommer markt yada nam-ı diğer çukur pazarı. Faslıların deyimiyle suq ul hufra yani çukur pazarı. :)

A’dan Z’ye ne ararsanız bulabileceğiniz, salı-cumartesi arası, haftanın beş günü açık olan sevimli ve en sevdiğim pazar.

Öncelikle mübarek Kurban bayramınızı tebrik ediyorum. Bugün cumartesi, bayramın ikinci günü. Bugün de etsiz geçti. Her ne kadar birileri akşama kadar ‘et… et’ diye tekrarladıysa bile benim için günün etsiz geçmesi sorun değil. Hani benim kısa bir süre önce bisikletim çalınmıştı ya. İşte o bisikletle birlikte yağmurluğum da gitmişti. Sorun arıyorsanız, işte sorun bu. Açıkçası bir dükkâna gidip yağmurluk almak gibi bir düşüncem olmadı. Piyasanın fiyatı malum. Bir süredir bisikletin tepesinde yağmurdan şap yaş oluyordum. Hani yağmur dönemi de başladı, sicim gibi yağıyor mübarek. Bir umutla bir süredir gidemediğim çukur pazarıma gittim bugün. Ve çok münasip bir fiyata yağmurluk buldum. Tabii “arayınca bulunmuyor belki lazım olur” diye hazır bulmuşken ben kendimi tutamayarak bir kaç tane aldım. :(

Davul zurna ekibi çukurda ne arıyordu gerçekten bilmiyorum.

Benim bayılarak alış-veriş yaptığım, her ayıldığımda tekrar tekrar yine uğradığım ve yeniden alış-veriş yaptığım ve yine bayıldığım bir pazardır çukur pazarı. Benim en sevdiğim iki pazardan birisidir bu. Bir şeyler bulamadığımda biraz buruk ayrıldığım, bulduğumda ise yüzümde güller açmasına sebep, Amsterdam’ın keseye hem dost hem düşman bir pazarı. Eğer bu pazara hiç özel olarak gelmediyseniz, yada hiç yolunuz düşmediyse, kendi cüzdanınızda bir nevi hırsızlık yapmışsınız demektir.

Pek çok kadına artık kendisinden alış-veriş yapmama adına yemin ettiren, sonra yine aynı kadınlara bir gün yeminlerini eseflenerek bozdurup bir şeyler aldırtan sonra tekrar ‘ama bu kez kesin son’ dedirten ve sonrasında tekrar bu yeminleri bozdurtan sevimli pazar.


Hatta kimi zaman da insanların birbirinden kaçtığı, kimilerinin aslında hiç çukur pazarından çıkmamasına rağmen çukurcu görünmekten hoşlanmadıkları ve gittiklerini inkâr eder tavırlar sergiledikleri, gizlemeye-gizlenmeye çalıştıkları sosyal anlamda enteresan bir gerçekliği ortaya koyan bir mekân. Hani İngilizlerin meşhur bir dizisi vardır. Taa altmışlı yıllarda çekilmiş olan keep up apearenses adındaki o meşhur sit kom. Bu tür insanları gördüğüm zaman hep bu dizideki Hyacint karakteri gelir aklıma. Hayatın gerçeklerinden birini sunan ve benim de gülmekten kırıldığım tek İngiliz dizisidir bu. Bu dizi altmışların İngiltere’sinde çekilmiş ya hani, biz de iki binlerin Amsterdam’ında yaşıyoruz ya, insan insana ne kadar da çok benziyor, insanlar, sosyal statü meseleleri her daim, her yerde, her coğrafyada aynı. Sosyal yaşantının yada sosyal statünün dini, imanı, ırkı, milleti yok!

Çukur pazarı ile sayısız anım vardır. Bunlardan belki en kayda değeri Medine’de yaşadığım bir diyalog. Bundan bir kaç yıl evvel, Medine’de Mescid-i Nebevi’de oturuyorum. Peygamber Efendimiz aleyhisselatu vesselamı ziyaret edeceğiz. Sıramızı bekliyoruz. Oradan bir başka bölüme, o bölümden bir başkasına geçirip duruyorlar, ortalık ana baba günü. Millet birbirini çiğneyecek neredeyse. Sonra oturduk bir yere, ‘burada bekleyin’ dediler. Aslında esas olan orada bol bol salâvat getirmek, dua etmektir. Bir an arkamı döndüm ve arkamdaki bayana nereden geldiklerini sorma gafletinde bulundum. Hollanda’dan geliyorlarmış. A, a biz de oradan geliyorduk. Hangi şehir diye sorduğumda ise aldığım cevap beni çocukluk yıllarıma doğru bir yolculuğa çıkardı. Neden mi çocukluk yıllarım? Bu hanımın yaşadığı şehir olan Harderwijk’te Dolfinarium denen yunus balıklarının ve balinaların gösteri yaptığı bir merkez vardır. Çocukken babam bizi oraya götürmüştü, o bakımdan yine 1970’lere gitmiştim bir an. Doğal olarak o hanım da bana sordu nereden geldiğimi. Ben Amsterdam der demez, ‘orada bir çukur pazarı var bilir misiniz’? diye ikinci bir soru ekledi peşinden. Ayol bilmez miyim, benim bir ayağım hep çukurda. :)

Bu rendeden annem alıp hediye ettim.

Bir gün toru topu ben deyim otuz, siz deyin kırk Euro’luk bir alış-veriş yaptım çukurdan. Büyük bir keyifle evime geldikten sonra aldıklarımın etiket fiyatlarını topladım. Tamı tamına altı yüz Euro’luk alış-veriş yapmıştım. İyice iştahım kabarmıştı. Eh yani ben çukura nasıl gitmeyeyim. Keyifli bir pazar olmasının sırrı kalitesinde… Ve onunla kalmıyor tabii, keyfi kalitesiyle mukayeseli fiyatında gizli.

Eğer bütün bu yazdıklarımdan sonra hala evinizde kös kös oturuyor ve çukuru şöyle bir kolaçan etmiyorsanız, size kötülük yapacak birilerini aramayın hiç. Siz kendinize kötülüğün daniskasını yapıyorsunuz derim ben. Haydi, kalkın yerinizden, silkelenin şöyle bir ve alış-veriş yapmak için değil sadece bir kolaçan etmek için çukura doğru bir yürüyüşe çıkın.