AMSTERDAM’da KOMŞULUK 1

Ah bir evim olsaydı diye dualar ederken bir de bakmışım, ilk defa bir evim olmuş. Heyecan sıkıntıya karışmış, nasıl yaparım, nasıl yetiştiririm, geçim nasıl ederim zihnimde dolaşan pek çok kaygıdan sadece bir kaçı. Henüz eşyanın e’si yokken kapıda beliren ev şirketi yetkilisi bir tanışma günü organize etme derdinde ve şimdilik beni konu komşuyla kapı ağzında tanıştırmaya gelmiş. Derken komşularımla tanışırım.

En alttaki komşu kadın, çocuklar nerede, kaç çocuk diye sorar. Ne sandıysa? Çocuk mu? Çocuk benim ya? Sonra, sahi sen Türkiye’ye ne zaman döneceksin, demesin mi? Siz hiç yeni gelen birine ne zaman gideceksin diye sorulduğunu duydunuz mu? (Ah pardon, evet onu daha önce İstanbul’da da duymuştum. Okul yıllarında İstanbul’da yaşarken, annemi havaalanında karşılamaya gitmek üzereyken , akrabayı taalluktan bir edepsiz  ‘annen ne zamana gidecek’ diye sormuştu). Onun tam üstündeki hanım ters ters bakıp tepeden tırnağa inceler. O zamanki karşı komşum, kapıyı hafiften aralayıp görevlinin maruzatını dinleyince aralıktan isteksiz elini uzatır ve ‘beni hiç göreceğini sanmıyorum, günde sadece iki saatliğine evdeyim, onda da görüşeceğimizi sanmıyorum” deyip kapıyı kapatır. Ben neye uğradığımı şaşırırım, eh yani ben de senin için ölmüyorum ya. Derken onun altına ineriz. Bu kez bir adamla karşı karşıyayız, ev şirketinden gelen yetkili yine eski komşuyla yeni taşınan komşuyu, yani beni, tanıştırmak istediğini söyleyince adam, sizin için şimdi vaktim yok, lütfen gidin der.  Beriki tekrar vaktinizi almayacağız, sizi sadece tanıştıracağım, der. Adam yine vaktinin olmadığını ve gitmemizi istediğini söyler. Yetkili kişi tekrar maruzatını dile getirir, içeri girmek gibi bir derdimizin olmadığını daha önce de bir komşuyu tanıştırmaya getirdiği gibi beni tanıştırmak için dolaştığını, sadece elini sıkıp gideceğimizi uzuuun uzuun anlatır. Ve bu kez adamın “merhaba” demek için vakti vardır her nasılsa. Oysa bu kadar muhabbet yerine çoktan kırk kere merhaba der geçerdik ve bir araba dolusu laf işiteceğime kurban ederdim elimi. Ha bu arada Hollandalılar tanımadıkları insanların elini sıkmazlar. Ben çok meraklıydım sanki tanımadığım insanların elini sıkmaya.

Binaya taşınan ikinci yabancı, hatta diğerinin Surinamlı olduğunu düşünürsek ilk yabancı, ve ilk Türk ve ilk Müslüman olduğumu, hatta sokaktaki yanılmıyorsam ilk Türk olduğumdan böyle olduğunu bugün olanları kafama takmamam gerektiğini, salık veren yetkili bir tanışma günü organize etmek istediklerini ısrarla tekrarlar. Önceleri pek bir sıcak bakarım, adetleri böyle demek ki diye düşünürüm, fakat gelin görün ki bu ilk gün olanlar fazlasıyla canımı sıkmıştır. Sonra yetkili bir gün ‘ev kontrolü’ diye kapımı çalınca kan beynime sıçrar. Fakültede bir arkadaşıma anlatınca, ortaçağda mı yaşıyoruz ev kontrolü de neyin nesi, destur, anlamında bir  şeyler söyler. Derken ertesi gün ve bir gün sonra yetkili yine gelmiştir, yine yeniden beni her iki defasında da evde bulamamıştır. Bulamaması bir şey değil, bir de posta kutuma not bırakır ve  der ki iki defa geldim sizi evde bulamadım, siz gerçekten bu evde yaşıyor musunuz? Komşularla tanışma günü organize edeceğiz. Çaylar, kahveler ve kurabiyeler sizden, davetiye-organize bizden! Bu adam çıldırmış olmalı.

Gündüzleri fakültede olan, okuldan çıktıktan sonra geçim etmek, geçinmek için çalışan ben, yemek için telefon için anneme giden benim evde gündüz saatlerinde bulunmamam bu kadar mı garipti? Hele de yeni  taşınmış, henüz yerleşiyorken. Sahi bu Hollandalıların hepsi 7/24 evlerinde bulunuyorlar mı? Bu arada ben renklerden renklere, şekillerden şekle girer bir dertlere kalırım ki sormayın gitsin. Ertesi gün yetkili kişiden bir kart daha. Geldim evde bulamadım, beni arayın! Telefon ederim, karşıma çıkan görevli kendisiyle görüşmem gerektiğini ve şu an yetkili kişinin ofiste olmadığını ertesi gün, yarım saat sonra, bilemedin üç-beş saat sonra tekrar denemem gerektiğini bildirir. Derken berikinden bir kart daha.  Bu arada ben ver ha fakültedeki arkadaşıma dert yanarım, iki göz iki çeşme. Arkadaşım her defasında ortaçağ zihniyeti, ver cevabını yumuşak yumuşak konuşma, ödlek olma sesini yükselt, cesur ol der. O günlerde telefonum olmadığından evime yakın kulübeye giderim ver ha. Sonra bakarım ki böyle olmayacak, annemlerde yemek yerken bir gün yine ararım. Adam yine ısrarla tanışma günü organize etmek istediğini, komşularla bana oturmaya geleceklerini söyler. Fakat bu süreç içinde benim canım öyle bir su olmuştur ki, son noktayı koyarım. Evet ev sizin, fakat kiracı benim, ben kirayı öderim, gündüz okulda akşam işte olan benim nasıl oluyor da evde olmamı bekliyorsunuz, üstelik de geçen yine kart atmışsınız, geldim evde yoktunuz, sahi siz bu evde yaşıyor musunuz? Bu ne demek? Bu nasıl bir suçlama? Yalnız yaşayan birinin nasıl olur da 24 saat evde olmasını beklersiniz. Kiramı ödüyorum, kiramı ödeyebilmek için evde olmamam olağan bir durum değil midir? Üstelik o acayip insanları eşiklikten öte görmek istemiyorum, son sözüm budur, demem gerekiyormuş meğer. Kırk dereden su getiren adam, beni dinler ve ‘hanımefendi diyecek hiçbir şey bulamıyorum, yerden göğe haklısınız, tamam tanışma günü yok, güle güle oturun, deyi verir. Bu kadar da basittir yani bazen meram anlatmak. Ben bir rahatlarım, bir rahatlarım gider bir şükür namazı kılarım. Bu ne ya? Sen ev şirketi yetkilisi olarak ortaçağ zihniyetiyle ikide bir üzerimde psikolojik baskı uygulayacaksın. Hem daha apartmana taşınırken burun kıvıracaksın, hem de Hollandalıların mahrem saydığı evime gireceksin.  Olacak iş değil. Destur!

O günlerde bu olan biteni kime anlattıysam ilk defa böyle bir şey duymuş. Sosyal kontrolün bir nevi legalize edilmiş hali, yetkili memur eliyle kontrolü elde tutma diyelim. Sizin bir birinizi kontrol etmenize gerek yok, biz ev sahibi olarak, ev şirketi/korporasyon olarak, ve bir adım ötede belediye olarak sizi kontrol etmeye yeteriz. Hollanda özgürlükler ülkesi olarak bilinir, öyledir de fakat özgürlük içinde bir kontrol, ya da diğer bir deyişle kontrol altında bir özgürlük vardır aslında.

O günkü saftirikliğim ve cahilliğimle ‘aman evi elimden alırlar da’ diyerek tırsıp boş bulunarak böyle bir tanışma günü organize etmediğim için yatıp kalkıp şükrederim hala. Yoksa şimdilerde yatıp kalkıp böyle bir aptallığı yaptığım için hayıflanıp duracaktım.

Ve işleri güçleri yok kapı önlerinde Hollandalı amca ve teyzelerin birbirlerine, Türk kızı geldi, Türk kızı gitti, gidiyor, Türk kızının annesi babası geldi, Türk kızının babası gidiyor bak, annesi evde gibi sözleri ya henüz merdivenden çıkarken arkamdan ya da kapıyı henüz kapatmadan söylemiş olacaklar ki hep duyarım. Komşuyu kişiflemek, taciz etmek bu olmalı. İnsan insana davranış biçimi olarak bu kadar mı benzer, pek çok defa şahit oldum, gerçekten de insanlar farklı kıtalarda coğrafyalarda da yaşıyor olsalar birbirlerine işte böylesi benziyorlar.

Eskiden, yani annemlerde yaşarken, bu mahallede zenginler yaşar sanırdım, niye öyle sanırsaydım? Hatta Türkiye’den yeni geldiğim yıllarda pazarcıları çok zengin sanırdım. Hatta marketteki kasiyerleri de öyle sanırdım. Hatta Hollandalıları dedi kodu yapmaz sanır, dedi kodu yapmanın Türklere ait bir şey olduğunu sanırdım. Zaman içinde hepsi yalan oldu. 

Aradan yıllar geçti, o günkü tüm komşularım taşındı gitti, yenileri geldi. Hatta karşıma tam bir kaçık, kendini sosyeteden sanan cadaloz bir Surinamlı geldi ki sormayın gitsin. Derken üç beş yıl oturup o da taşındı. Hani asil ya. Bir şükür de onun taşınması için. Sonra Allah yüzüme baktı da karşıma kibar bir aile taşındı, bu kez Faslı.

Tepemde sabaha kadar dertli dertli arabesk dinleyip göbek atan ve geçenlerde de tüm şaşkınlığıma rağmen sessizce taşınıp giden Türk komşumu saymazsak diğerleri hep faslı ve çocuklu. :) Bir kaç kere ikaz etmiştim onu, güzellikle, kötü yüz olmamak için çok uğraşmış, bunun için çok dua etmiştim. Varsın bu benim imtihanım olsundu. Yaka paça olmak an meselesiydi.  Bazen gecenin üçünde en fazla, sopayı alıp kapısına dayanmak yerine, tavana vurarak lütfen sessiz olur musunuz ben sabahleyin işe gitcem, demişimdir.

Şimdiki komşularım pek bir rahat, çocuklar bolluk çocuğu. Merdiven dairesi baştan aşağı sadece ambalaj değil, iki kere ısırılıp atılan çikolata, iki yalanıp atılan şeker, yerlere atılan ya da duvarlara yapıştırılan sakız, poşeti patlayıp saçılmış cips, gofret, çekirdek, mısır patlağı, hatta çitlenip atılan çekirdek kabuklarıyla dolu. Ama bunlara şükür etmek gerekiyor, bazen bisikletimi almak için kömürlüğe indiğimde kapıyı açıp içeri giremem, çünkü önünde bir motosikletle ya da bir bisikletle karşılaşmak mümkün. Ama bu daha bir şey değil, geçen yıl tam sabah işe giderken yine bisikletimi almak için aşağıdaki  kapıma yöneldiğimde burnumun direğini kiran bir kokuyla karşılaşırım. Birisi kapımın önüne kakasını yapmıştır  bu kez. Hemen ev şirketini arar, bu bir kediye mi ait, köpeğe mi yoksa bir çocuğa mı yahut yetişkine mi ait bilmiyorum, fakat bir şey biliyorum, ben bunu temizlemicem, ben gidiyorum! derim.

Geçenlerde yine beni şaşırtan bir şey oldu. Apartmanın tüm çocukları toplanmışlar, başlarında bir de anne bir iştah merdiven dairesini köpük köpük tepeden tırnağa temizlerler.  :)

Bu temizliğin kaç gün dayandığını varın siz tahmin edin.

Beterin beteri vardır derler. Tüm bu olup bitenlere rağmen, ben evimi, ferah mahallemi pek bir severim.