MARMARİS’te üçüncü gün

 

Marmaris’i bir de bisikletle turlamak var. Atladığımız gibi püsükletlerimize soluğu sahilde alırız. Sahile gelince sağ tarafa dönüp az gider uz gider, keloğlan misali, ancak kelimenin tam anlamıyla dere tepe düz gider içmelere varmışken ayaklarımızı denize değdiririz. Hava yağmurlu. Sonra tüm yolu tekrar gerisin geri gelir, bir parça daha uzağa gider ve soluğu Mado’da alırız. Garsonumuz şirin bir kızcağız. Sorduğumuz çeşidi hiç önermediğini söyleyip çıtır aralı dondurmayı tavsiye eder. İyi ki de tavsiye eder. Ben bir mesudum ki sorarsanız küserim kıvamında. Şükür ki garsonumuzun önerisini dinleriz. Bazen söz tutmak iyidir azizim.

Eve gelince M. beyin hazırladığı yemeği yer pazara çıkarız. Pazarda Salih amca ille feez bukhumdan beni takip eding diye bizi tembihler. Bir de kamerama poz verirken eline bir demet enginar alması yok mu. Çok şirin yurdum insanı. Vatan, millet, Sakarya yürü be azizim.

Alış verişimizi de yapınca eve gelir akşamki mevlid okumasına yetişiriz. Mahallede sabahtan beri bir hummalı hazırlık, belediyeden izinli yollar kapatılmış, catering firması hazırlıkları tamamlayıp kazanları kurmuş, odun ateşleri yakılmış, ah o odun ateşinin mest eden kokusu, tabaklar melamin. Yemek servisçi teyzeler bir taraftan yıkıyorlar, diğer taraftan yeni gelenlere yeni yeni servis hazırlanıyor. Menüde pirinç pilavı, kuru fasulye, nohutlu et yemeği, keşkek, yoğurtlu patates ve biber kızarması ve tulumba tatlısı var. Bazıları sadece yemek yiyip gidiyor, bazıları duaya da katılıyor. Adetler biraz farklı burada. Önce yemek ikram ediliyor, akşam namazını müteakip mevlit okunuyor. Eh tabii içinde ilahiler, Kuran-ı Kerim tilavetleri salavatlar da var ancak ağırlık mevlit okumasında. Allah kabul etsin. Ölmüşlerin ruhuna onların peşinden her yıl okunması, onların hatırlanması, yad edilmesi ne güzel.

Hoca bir ara dua ederken “insan kılığındaki şeytan şerrinden sen bizi muhafaza et Allah’ım” deyince önümdeki teyze (!) dönüp gözleri pörtlemiş bir şekilde bana bakar ve derinden bir amiiiiin der. Belli ki çok çekmiş. Neden bilmem M. bey yine en son gelir, yemekleri bitiremeyince de ziyan olmasın diye hepsini toparlayıp bir kaba doldurur ve eve getirmemizi söyler. Yahu bu adam gerçekten dokhudur mu diye sormadan duramam. Yok ya geri zekalı geri zekalı demesi benim için kaçınılmaz kopma anıdır. Hatta biz giderken bi başın sağ olsun deyin gelin der. Kim öldü deyince de geçen yıl annelerinin öldüğünü öğrenirim. Tabii tuhaf bir durum, geçen yıl ölen için neden bu yıl Kuran okunur ki. Meğer iş başkadır. Aile beldenin yerlilerinden varlıklı bir aile, yedirip içirmeyi de sever, geçmişlerinin ruhu için her yıl Kuran okutur, ya da onların deyimiyle mevlid okutur, tüm mahalleliye ve çevre köylere ikramda bulunur. Eh kardeşim ya, eh kardeşim ona başın sağ olsun denmez ki. Allah kabul etsin’dir o.

Yine evimizdeyiz, pardon villamız demeliyim. Buradaki evlere villa deniyor. Daha önce hiç bir villaya gitmemiş hiç bir villada gecelememiştim, eğer Villa Agustus’u saymazsak tabii. Onda da zaten gecelememiştim. Yine filtrelenmiş kahvelerimize hava katarak içer ve günü şükürle sonlandırırız.

BİSİKLET

Amsterdam Santral İstasyonda Üç Katlı Bisiklet Garajı

Baba vatanım ülkemde olan dilerim bir yakın zamanda ana vatanım ülkemde de olur. İstanbul yedi tepe üzerine kurulmuş. Hadi İstanbul’a lafımız yok, tepe bayır. Ya yokuşsuz beldelere ne demeli? Örneğin Düzce’nin düz olduğundan yola çıkıyorum. Bilebildiğim kadarıyla Eskişehir de düzlük. Afşin de düz. En azından hemen aklıma ilk gelen bu yerleşim bölgelerinde bisiklet ne oranda kullanılıyor? Sanıyorum tek tük de olsa Konya’da kullanılıyormuş. Gerçi Norveç yokuşlu olmasına rağmen yokuşlu sokaklara kurulan bir tür ray sistemiyle bisiklet kullanımı teşvik ediliyor.

Benim bisikletle olan tanışıklığım bundan dört- beş yıl öncesine tekabül ediyor. O gün bu gün birlikte pek çok şey yaşadığımız bisikletimle bu gün ayrıldık. Bu gün ofisten çıktım, ofisin önünde hem de gözümün önünde park halinde duran bisikletime doğru doğal olarak yürüdüm. Her zamanki gibi… A, a, o da nesi bisikletimin yerinde yeller esiyor. Üstelik kilitliydi. Evet, evet bu gün ilk defa bisikletim çalındı. Allah’tan sıkça başıma gelen bir durum değil. Oysa annemlerle birlikte küçük bir kutlama yapacaktım.

Hanımlar bisiklet sınavında

Acaba birisi rahatsız oldu da başka bir yere mi koydu diye sokağın her yönüne baktım. Yoktu. Civardaki manavlara sordum, kimse bir değişiklik görmemiş. Hiç istifimi bozmadım. Önce markete gidip bir kaç çikolata aldım. Sonra polis karakoluna uğradım. Kapalıydı. Hiç olur mu böyle şey? Belli bir saati yokmuş, onregelmatig yani düzensiz olarak açılıyormuş ofis. Nasıl işse? Sonra oradan bisikletçiye uğradım. Derdimi anlattım. “Sizin için ne yapabilirim”? diye nezaketlice sordu bisikletçi. Şimdilik sadece bisiklet satabileceklerini söyleyip biraz da fiyatlara ve modellere baktıktan sonra oradan ayrıldım. Sonrasında Alâeddin kuruyemişçisine uğrayıp bir kaç çeşit kuruyemiş aldım. Aslına bakarsanız o da hesapta yoktu. Evvelki gün gazetede görmüştüm onları… Tam da önünden geçerken mis gibi koktu kuruyemişler. Kendilerinin gazete röportajında anlattıklarına göre 25 yıldır işletiyorlarmış bu dükkânı. Fakat dükkanın kendisi 49 yıldır aynı yerde hizmet veriyormuş. Alaeddin’in bir özelliği de aradığınız tüm kuruyemişleri bulabilmenizin yanı sıra bütün bu kuruyemişlerin aynı zamanda günlük olarak kavruluyor olması. Aldığım bu güzelim kuruyemişleri de annemlere bıraktıktan sonra yürüyerek geldim evime. Kolumu kıpırdatacak halim yoktu.

Şu an gecenin 5’i… Nihayet kalktım yerimden ve dosyalarımı karıştırdım. Bu arada kahvemi süzdürüp içmeyi de ihmal etmedim tabii. Yanında da annemin yaptığı nefis bir kâse sütlaç. Çok şükür bisikletimin sigortasının bitmesine 2 ay kalmış. Fakat bisikletçinin anlattığına göre sigortadan medet umabilmek için kilidin her iki anahtarının da olması gerekiyormuş. Şimdi iş yedek anahtarı bulmaya kaldı.

Fakat onu da bulmadan önce karakola bildirmek için internetten ufak bir araştırma yaptım. Bisikletinizin çalındığına dair bildirim yapmadan öncelikle AFAC adındaki bisiklet deposuna sormak gerekiyormuş. Bu internet üzerinden de araştırılabiliyormuş. Bisikletin numarasını girdikten sonra bir sonuç elde edemediğim için bir kere de numaranın sadece bir kısmını girerek denemem gerektiğini okudum. Aynen anlatıldığı gibi yaptım. Ve gözüme ilk çarpan bisikletin markası ve rengi oldu. Kelimenin tam anlamıyla az kalsın mal bulmuşa dönecektim. Fakat model ve özellikle de numara tutmuyordu. Uzun lafın kısası ben gerçekten bildirim yapmalıydım.

Tekrar polis karakolunun web sitesine girdim. Aman ya Rabbim ne uzun listeymiş. Doldurdum da doldurdum. En son bir sayfaya girdiğimde “yok, daha fazla gitmicem” türünden bir gıcıklık yaptı sistem. Neyse şu pc’in başından kalkmadan bir bakayım dedim telefonla nasıl bildirimde bulunuluyormuş. Ve gördüm ki evimin az ilersinde başka bir polis karakolu varmış. Halbuki bundan haberdardım. Eh işte insanın işi hiç düşmeyince ne nerede akıl edemiyor bazen.

Neyse bu arada saat 7.00 oldu ben daha fazla gecikmeden sabah namazımı kılayım. Ne çabuk Cumartesi oldu. Hiçbir şey anlamadım. Daha doğrusu dinlenemedim doğru düzgün.

Amsterdam’da yılda yaklaşık 50.000 bisiklet çalınıyormuş. Bu Amsterdam’daki mevcut bisiklet sayısının yaklaşık % 8’ine tekabül ediyor. Belediye, polis ve bakanlığın ortak çalışmaları sonucunda bisikletinizin çalınma riski 2001 yılında %16’lardayken, 2008 yılı itibariyle %8’e düşmüş. Bu oran 2010 yılı için %6 şeklinde hedefleniyor.

Diğer taraftan bir de kullanılmayan bisikletlerin şehrin ortasında ayak altında dolaşması var. Bu da ayrı bir dert tabii. Ortalama bir Amsterdamlı 1,5 bisiklete sahipmiş. Hatta röportajda söylendiğine göre bazıları bisikletin tekeri patladığında olduğu yerde bırakıp yeni bir bisiklet satın alıyormuş.

Bu bilgileri de sizlerle paylaştıktan sonra bu yazıyı bitirmeye karar verdim.

İki çocuklu bir hanımın bisikleti