OMAR MUNIE FLAGSHIP STORE, DEN HAAG MÜZE GÜNÜ ve daha bir çoğu

 

Eylül hüzünlüdür, sonbaharın habercisidir de ondan mıdır, yoksa dünyaya geldiğim aydır da ondan mıdır bilemedim, ama bir hüznü vardır eylül’ün. Ölümü mü hatırlatır, ondan mı hüzünlüdür? Aslında her bir ölüm yeni bir hayattır; her bir ölüm bir başka dirilişin habercisi. Yoksa benim için bir doğuşu hatırlatır da onun için mi hüzünlüdür? Neyse, içinden çıkamadım.

 

Çanta meraklıları Omar’ı tanırlar, hani şu dünyaca ünlü çanta tasarımcısı, Somali asıllı Hollandalı çocuk. Hani şu Allah’ın ‘yürü kulum’ dediklerinden. Çocuk dediysem, ben tanıştığımda çocuktu şimdilerde yirmili yaşların son yıllarını yaşıyor. Bundan tam olarak üç yıl evvel tanışmıştık. O gün bu gün bir şekilde görüşürüz. Geçenlerde bir davetle karşılaşırım, tam da bundan yıllar yıllar evvel doğduğum güne denk gelen gün olunca bu davet, şeytanın bacağını kıramasam da şöyle bir çatlatayım dedim. Nicedir de gitmek istiyordum dükkanına bu vesileyle dükkanını da görmüş olurum hem.

 

Bir cumartesi sabahı için oldukça erken sayılan bir saate kameramı kaptığım gibi atlarım bisikletime ver elini tren istasyonu. Yaklaşık bir saat sonra Den Haag’tayım. Tam Türkçesiyle söylemem gerekirse La Hey (La Hague, Hollanda TBMM’sinin bulunduğu şehir). Başkent Amsterdam ama meclis La Hey’de. Bu şehre çeşitli vesilelerle pek çok defa gitmiştim. Ancak hep belli bir adreste belli bir binaya girip çıktığımdan şehirde pek çok farklı yere gitmiş olsam da anladım ki şehrin kendisini hiç görmemişin. Pek bir şaşırdım. Amsterdam’dan oldukça farklı. Otuz kırk katlı devasa binaların, binalarının arasında da geniş geniş caddelerinin olduğu buna rağmen tramvayları eski ve kırmızı deri koltuklu kocamanlar kocamanı bir merkeze sahip belde.

 

Omar beni elinde bir kavanoz çilekle kapıda karşıladı. Selamün aleykum dedim. Ve aleykum selam dedi ama bir de ‘ben seni pek çıkartamadım, pardon da’ edası vardı suratında. Neyse kendimi tanıttım, hoş beşten sonra kardeşleriyle ve diğer elemanlarıyla tanıştırdı. Ömer ve tüm ekip gelen tüm misafirlerle tek tek ilgileniyorlardı, gün boyu bu böyle devam etti.

 

Hep görmek istemiştim, sonunda gördüm, çanta ve yan ürünleri yanı sıra bizim Türkçesiyle ikindi çayı dediğimiz high tea konseptiyle arkadaşlarınızla vakit de geçirebiliyorsunuz. İsterseniz de kendi çanta tasarımınızı yapıyorsunuz. Bu çocuk işi biliyor.

 

Gün boyu çay kahve içip bol bol çilekli çikolata ve valrohna temelli el yapımı bonbon atıştırdım, sohbet ettim. Servis mükemmeldi. Derken oradan ayrılıp tüm Noordeinde caddesini dolaştım. Çok güzel tasarım ürünler satan dükkancıklar vardı, ateş pahası tabii. Bir ara dükkanın birinde hani şu meşhur bit pazarım var ya, işte oradan aldığım Japon kaseleri gördüm, ben kaça almıştım hatırlamıyorum, orada tanesi 6,95 idi. Derken önünde çiçekler bulunan açık bir kapıyla karşılaştım, daldım içeri. Antremsi ince bir sokaktan geçince darmadağın bir avlu çıktı karşıma, ve küçük bir çiçek dükkanı, önünde sohbet eden insanlar. Sormadan duramadım, çiçekler satılıkmış, fotoğraf çekmeme de izin verdiler. Kim görüyor burada adeta saklı dükkanı dedim. Bilenler geliyormuş, bir de kapıdaki çiçekleri görüp avluya dalan benim gibi herkes görüyormuş orayı. Broşür vermek istediler, Amsterdam’dan geldiğimi söyledim, olsunmuş her yere sipariş gönderiyorlarmış, üstelik Amsterdam’dan gelen ve aynı günde evlenecek olan iki Türk kız kardeşin tüm düğün çiçeklerini onlar hazırlamışlar. Görseniz kulübe gibi küçücük bir dükkan, kadın üst katında yaşıyor. Bayılıyorum şu Hollandalı çiçek dükkanlarına. Çiçekçi dediğin böyle olmalı. Fotoğraf çekimi ve sohbetten sonra ayrıldım.

 

16 numaralı tramvayla gittiğim Noordeinde caddesini baştan sona salına salına gezdikten sonra 11 numaralı tramvayla dönecektim. Fakat şehre ayak bastığım tren istasyonu ile (Den Haag Hollandse spoor) şehirden ayrıldığım tren istasyonları (Den Haag Centraal Station) birbirinden farklı.

 

Yine şehre ilk vardığımda tramvayla geçerken merkezdeki caddelerden birinde Simit Sarayı’nı görmüş ve pek bir sevinmiştim. Şehirden ayrılmadan bir simit yiyeyim dedim. Dükkanı açanların, emek verenlerin kendilerine de gelmiş- geçmişlerine de rahmet diledim. İyi ki varsınız! Gördüğüm bir kaç önemli eksiği web sitelerine girerek bildirdim, dilerim el atarlar.

 

Evime geldiğimde neredeyse akşam olmuştu, üstümü başımı temizleyip bir bardak kaynamış su aldım ve koltuğuma şöyle bir oturmuştum ki zil çaldı. Dokuzuncu kolordunun taarruzuna uğramıştım. Mutlu yıllar diyerek kapıdan girdiler, birinin elinde çiçek, diğerinde çikolata, diğerinde lahmacunlar bir diğeri hacdan gelen bir arkadaşın benim için getirdiği hediye ve bir kek kalıbı paketi… sahi siz/biz ne zamandan beri doğum günü kutluyoruz diye sormadan geçemedim. Bugünden beri, dedi bir tanesi. Duyan duymayana söylesin, onlar altı eylül iki bin on dört gününden itibaren artık doğum günü kutluyorlar.

 

Geçenlerde marketten tam ayrılırken birden çikolata düşmüştü aklıma. Bir zamanlar pinda rotsjes dediğimiz fıstıklı çikolatalar yerdik, uzun zaman oldu ondan bir alayım diyerek çikolata reyonuna daldım. Ne var ki bütün rafları tekrar tekrar tek tek dolaşmama rağmen bulamadım. Her defasında dediğim gibi kel kız gelin olurken çarsı pazar kapanırmış diyerek ayrılmıştım oradan. Tabii bundan kimseye söz etmedim. Tevafuk olacak ya abimin getirdiği çikolata paketinin içinden tam altı paket pinda rotsjes paketi çıktı. SubhanAllah! dedim.

 

Sadaka vermek önemlidir. Hazreti Ali’nin narla olan imtihanını bilirsiniz. Efendim vakıa şöyle gerçekleşir. Hani bir gün Hz. Fatıma (RA) iştahsız olmuştu da eşi canının ne istediğini sorduğunda o da  “Ya Ali, nar istiyorum” buyurmuştu ya. Hazreti Ali Efendimiz de kalkıp çarşıya gider borçla da olsa bir nar satın alır. Ancak evine gelirken yol kenarında bir ihtiyar hasta görüp elindeki tek narı ona vermişti. Yaşlı adam şifa bulur. Hazreti Fatıma validemiz de evinde şifa bulur. Hazreti Ali Efendimiz Fatıma (RA)’a utana sıkıla hadiseyi anlatınca eşi ona üzülmemesi gerektiğini söyler. O sırada kapı çalınır ve Hz. Salman elinde bir tabak narla (hatta tam olarak gelen narların sayısı ondur) karşılarında duruyordur.

ÇİKOLATALI KAYMAK

 1 

Öncelikle manevi bir yükselişin ifadesi olan Miraç Kandilinizi tebrik ediyor,  hayırlar getirmesini diliyorum. Amin. Bloğum açısından bu Miraç kandili pek çok hayırlar getirdi bana.

 2

Bugün pazar…benim dinlenme (!) günüm. Yine hışım çıktı. Pek bir yoruldum.

Dun gece saat 2.00’ye kadar dikiş dikmeme rağmen nispeten sabahleyin bayağı bir erken kalktım diyebilirim. Neden mi? Annemler gelecek, ortalığı toplayayım, düzenli bir ev nasıl olur göstereyim, iyi örnek olayım diye. Tam çamaşırları toplamıştım ki aklıma geldi. Uzun zaman yapmak istiyordum.  Bir türlü fırsat olmamıştı.

Bir paket kaymakla şu dolapta uzun zamandır duran bir paket bitter çikolatayı birleştirirsem nasıl bir tat çıkacak ortaya diye öööyle merak ediyordum. Sanıyorum bir kaç yıl evvel böyle bir şey yapmış mıydım ne?  Çikolataları kaymakla karıştırmadan önce parçaladım. Sonra keskin bir bıçak yardımıyla bu parçacıkların okudum canlarını.

Bahsettiğim kaymağa gelince: marketlerin süt reyonunda bulunur. Üzerinde sadece bir kaç günlük olan son kullanma tarihi yazar. İşte o kaymak bu kaymak.

Sonra geçtim dikiş atölyeme, hani annemler gelecekler ya, ben de tüm dağınıklıkları topluyorum ya, dikmekte olduklarımı bitirip kaldırmazsam ev tam olarak toplanmış sayılmazdı. Diktim de diktim. Haa bu arada bir de ütü yaptım. Bugün pek bir hamarattım canım.  Yazıları Word dokuman olarak yazdıktan sonra Türkçe karakterleri düzenlemek için her harfi ilk yazımda tek tek sembol olarak yapıştırmıştım. Takdir edersiniz ki canım su olmuştu. Bu böyle olmazdı. Bunun kolay bir yöntemi vardı. Hani basıyordunuz bir tuşa yazdığınız metin Türkçe karakterlerle veriliyordu ya. İşte onu bir türlü ayarlayamamıştım. Kardeşim bugün onu halletti de ben de bir kaç yazı yayınladım. (Yine el yordamıyla düzeltiyorum gerçi, ama buna da şükür, elhamdülillah).  Yazılarımı düzenleyip yayınladım. Haa epey bir de fotoğraf çektim. (Yayınlayamadım bakmayın, ama ona da bir çözüm buldum. Haftaya inşallah). Fotoğraf deyip de geçmeyin. Fotoğraf çekmeye başlamadan önce bir ön hazırlık yapmam gerekiyor. En basitinden kullanacağım kumaşı ütülemek gibi bir hazırlık. Sonrasında yaptığım ise evlere şenlik. Tam fotoğraf çekmiştim ki bir damla çikolatalı kaymak damlamasın mı kumaşa. Bu kumaşların hepsini ömür boyu saklamayacağıma göre… Yani ya bir şeyler dikerek kendim kullanacağım ya da bir arkadaşıma hediye edeceğime göre, amman leke tutmasın diye bir de kumaş yıkamam gerekti.

Neyse ben konuyu fazla dağıtmadan fincanda yenen çikolatalı kaymak tarifimi vereyim. Ben en çok sevdiğim esperesso fincanlarıma koydum bu kaymağı. Siz isterseniz Türk fincanına da koyabilirsiniz.

Malzeme:

1 paket 200ml’lik kaymak (slagroom)

1 paket 75 gr’lık verkade bitter çikolata

Yapılışı:

  • Kaymağı bir tencereye boşaltıyoruz.
  • Kaynayınca ateşten alıp doğranmış çikolataları atıyoruz içine.
  • mixer dediğimiz karıştırıcıyla kaymak ve çikolata bir birine karışıncaya dek çırpıyoruz. (yaklaşık 30 saniye, hadi taş çatlasın 1 dakika)
  • Ve hemen küçük fincanlara boşaltıyoruz.
  • Soğuduktan sonra duruma göre, buzdolabı ya da derin dondurucuya gönderiyoruz.

P.s. Bu arada annemler çamura yattılar. Bugün gelmediler. Onlar da bir türlü evlerini toplayamamışlar sanırım. :)

ÇİKOLATALI PARFE

Bu parfenin tarifini Başakşehir’de yaşayan arkadaşımdan almıştım. O krem şanti ile yapmış. Ben onun yerine 2,5 su bardağı sütle bir krema pişirerek yaptım parfemi. Bir avuç da damla çikolata demişti. Fakat ben onun yerine büyükçe bir avuç cranberry kullandım. Geri kalan kısmı aynen onun tarif ettiği gibi. N. anlatırken ‘istediğiniz her hangi bir meyveden iki tane doğrayabilirsiniz’ diyordu. Ben de arkadaşım gibi sadece muz kullandım.

Yapıp parfenizi atın derin dondurucuya iki gün sonra, bir hafta on gün sonra, ne zaman lazımsa çıkartıp misafirlerinize eşinize dostunuza ikram edin. İkramdan önce çikolatalı sos pişirip üzerine dökmeyi unutmayın.


Afiyet olsun!

İç krema için malzeme

  • 2,5 su bardağı süt
  • 2 yemek kaşığı un
  • 1 yemek kaşığı nişasta
  • 4 yemek kaşığı toz şeker
  • ¼ paket tereyağı  (oda sıcaklığında)
  • 2 adet kardemom (kabukları soyulup havanda dövülmüş)

İç malzeme

  • 2 adet muz
  • 1 avuç cranberry
  • 3 paket kakaolu pötibör (450 gr.lık üçlü paket)

Çikolatalı sos malzemesi

  • 1 su bardağı süt
  • 2 yemek kaşığı kakao
  • 2 yemek kaşığı seker
  • 1 yemek kaşığı un
  • 1 yemek kaşığı nişasta

Üzeri için

  • 1 avuç file badem ya da çekilmiş Antep fıstığı

Yapılışı

  1. Öncelikle tereyağı hariç tüm malzemeleri karıştırarak kremayı pişirin.
  2. Krema soğuduktan sonra eritilmemiş tereyağını bir el mikseriyle (staaf mixer) kremaya yedirinceye kadar köpük köpük karıştırın
  3. Bisküvileri kırıp, meyveleri de doğrayıp içine atın. Bir avuç da cranberry ilavesiyle hepsini bir güzel bir birine karıştırın.
  4. İçerisine poşet açılmış yuvarlak bir karıştırma kabı ya da büyükçe bir tasa parfeyi boşaltın. (ben iki adet ufak bir yoğurt kovası kullanmayı tercih ettim).
  5. Derin dondurucuda bir gece bekletin. Ertesi gün yiyeceğiniz zaman, servisten bir saat kadar önce derin dondurucudan çıkartıp çikolatalı sosu pişirip üzerine dökün. İsterseniz benim gibi üzerine kavrulmuş file badem/ Antep fıstığı serpiştirebilirsiniz.

Not:

Birinci fotoğraftaki sosu hazırlarken şeker yerine, sos piştikten sonra annemin yaptığı vişne reçelinden ilave etmiştim. Böyle bir şey yapmaya kalkarsanız sakın reçelle birlikte pişirmeyin. Ekşi sütü keser. Deneyimle sabittir. Bu söylediğime kulak asın.