İSTANBUL, AMA SADECE İSTANBUL

Atatürk havalimanından inip metrodan sonra tramvay kullanmak durumunda olanlar için önemli bir not düşmek istiyorum. Eğer valizinizle birlikte metrodan indikten sonra alt-geçit, üst-geçit merdivenleri inip çıkmak ya da çıkıp inmek istemiyorsanız gelin metrodan Aksaray yerine Zeytin Burnu’nda inin. Böylelikle indiğiniz yerde tramvaya binme imkanı bulacaksınız. Havalimanından metroya bindikten sonra Aksaray’da inmem tavsiye edildi. Oradan da tramvaya… Aksaray’da metrodan indikten sonra elimde bana göre ağırlar ağırı olan valizimle tramvay buluncaya kadar bir de baktım ki Yusuf Paşa durağındayım. Üstelik vakit de kaybetmiştim. Vakit kaybettiğimi en bariz bir şekilde belli eden havalimanından metroya binerken bizimle birlikte binmiş olmasına rağmen yanlış bindiğini düşünüp tekrar inerek metroyu kaçıran garibimi Karaköy’de indiğim tramvayda tekrar görmemdi.

Yeni Camii (Eminönü)

Fakat tatil dönüşümde her ne kadar valizimi bir gün önce akşamdan göndermiş olsam da sırtımdaki Künefe şerbetleri (ki bunlar sonradan uçağın kapısında sıvı çöp bidonlarına görevliler tarafından lıkır lıkır boşaltıldı), ve elimde Gülhane’de Ziya’nın Şark Sofrasından aldığım lezzet deposu Künefelerim ile birlikte yeniden alt-geçit, üst-geçit inip çıkmayı ya da çıkıp inmeyi bir kenara bırakın turnikeden geçmek bile dehşete dönüşecekken, nasıl olduysa bildiğim şeyleri, kendimi tekrar tekrar garantiye alma adına mıdır nedir, yoksa bin biliyorsan da bir bilene danış özdeyişinin zihnime çocukluğumdan beri kazınmış olmasından mıdır, yine de bir güvenlik görevlisine danışmayı uygun buldum. Görevli bana en kolay aktarmanın Zeytin Burnu’ nda olacağını söyleyip bir de ufak raylı sistemler haritası üzerinde anlatarak bu küçük ağ haritasını elime tutuşturdu. Böylelikle havalimanından sadece birkaç durak beride olan Kartal tepe’ye (Forum İstanbul) kolayca ulaşabildim. Oradan ertesi gün sabah erkenden ‘bu tarafa giden metroya bineceksin’ diye arkadaşımın işaret ettiği yöndeki her hangi bir metroya binince olanlar oldu. Meğer aynı hatta o yöne giden iki tane metro varmış. Bir tanesinin üzerinde Esenler yazıyormuş, diğerininkinde H. limanı. Yani bahsedilen istikamette ilerleyen her hangi bir metroya binmemeli, üzerini okuyup H.limanı yazan metroya binmeliymiş. Bunu da böylelikle öğrenmiş oldum. Gerçi zamanım vardı, pimpirikliyim ya hani, erkenden düşmüştüm yollara. Önce oturma imkanı bulduğum bomboş bir metroyla bir durak sonra zaten son durağı olan, Esenlere gidip, yerimden kımıldamadan aynı metroyla geri dönerek bindiğim durakta tekrar inip, elimde valizim, sırtımda künefe şerbetlerime ilave bir şişe de balla hazırlanmış enginar suyu ağırlığıyla hınca hınç dolu olan H.limanı metrosuna itiş kakış binerek nihayet az bir gecikmeyle de olsa kolayca Atatürk Havalimanına ulaşmıştım. Çocukluğumdan beri yalnız yolculuk yaparım. Ne çileydi o. Çok şükür ki artık metromuz, tramvayımız var. Allah bu metro ve tramvay sistemini İstanbul’a kuran, bahşeden, yapımında emeği geçen herkesten razı olsun ve rahmetini onlardan esirgemesin. Amin. Havalimanına adımımı atmamla birlikte arama esnasında kibar görünümlü kabalar kabası bir hanım görevlinin edepsiz davranışı karşısında moralimi bozmamayı ve ona uymamayı becerebildim ya bi şükür de buna. Ve sonrasında ilk işim zat-i âlinin haksız tavır ve davranışını gerekli merciye şikâyet etmek oldu. Ohh, çok rahatlamıştım.

Neyse gelelim İstanbul gezime…

Yıllarca İstanbul’da yaşamama rağmen ilk defa bu yıl kız kulesine gittim. İlk defa balık ekmek yiyip, ilk defa şalgam suyu içtim. Bu arada bir daha böyle bir şalgam suyu (içerisinde birçok karışım olan hazır şişe bir içecek) içmemeye karar verdim. İlk defa sahilde bir arkadaşımla kahvaltı yapıp ilk defa Fethi Paşa korusunda dolaştım. İlk defa Burgaz adaya gittim. İlk defa Galata kulesine çıktım. Hem de tek başıma. Diğer taraftan hala ilkleri yaşayabilmem Allah’ın lütuflarından. Ha, bu arada, aradığım atmosferi bulamamakla birlikte, bir de ilk defa Feshane’ye gittim. Ayaklarım şişmesine rağmen yürüyebiliyorum, ayakkabım ayağımı vurduğunda Nafiye teyzenin terlikleri imdadıma yetişiyor ya, işte bunlar da birer nimet. Ayağımdan büyük bir terlikle dolaşmak durumunda kalsam da bunu umursamayabiliyorum.

Eminönü Yeni Camii – Nuru Osmaniye – Sultanahmet – Süleymaniye – Şehzade Camii – Fatih Camii – Üsküdar Yeni Camii.

Bir cuma günü Üsküdar’dan kalkıp yürüyerek iskeleye iniyorum. Vapura Binip Eminönü’ne geçtikten sonra Yeni Cami’de bir mescit namazı kılıp elimde simidim Mısır çarşısına atıyorum kendimi. Oradan salına salına Mahmut Paşa’ya çıkıyorum, Nuru Osmaniye’den geçtikten sonra Cağaloğlu’nda Mado’yu tepeleyip de geçmek olmaz düşüncesiyle bir külah vişneli ve kakaolu dondurmayı yiyerek ilerliyorum. İstikametim Sultanahmet. Cuma namazımı burada kılıyorum. Sonra tekrar dolaşarak Mahmut Paşaya geçiyorum. Tabii hazır Sultanahmet’te iken Selim Usta’da köfte yemeden olmaz.

Kredi kartı kullananların aklında bulunsun Selim Usta’da kredi kartı geçmeyip, ödemeler nakit kabul görüyor. On günlük tatilim boyunca Sultanahmet’te bulunduğum her gün yemeğimi Selim Usta’da yiyorum. Bir buçuk köfte, ayran/soda ve salata. Tülbentçiler çarşısından geçip sağa dönüyorum ve ilk defa karşılaştığım dükkanlara bakına bakına kimilerinin de içine girip dolaşarak Süleymaniye’ye çıkıyorum. Süleymaniye’de ikindi namazımı, cami restorasyonda olduğu için hazırlanmış olan bir çadırda, abdest alırken atlattığım badireler yüzünden gecikip namazın ikinci rekâtında imama yetişerek kılıyorum. Biraz da etrafta dolaşıp mezarlıkları ziyaret ederek devam ediyorum. Yolum Şehzade Camii’ne uğruyor. İçeri girip bir mescit namazı kılıyorum. Oradan ayrılıp yürüyerek Fatih’e çıkıyorum. Fevzi Paşa caddesinden Fatih’e çıkarken bir tatlıcı dükkanı görüyorum. Canım lokma tatlısı çekiyor fakat karnım tok. İçeri girip ‘en az ne kadar lokma tatlısı veriyorsunuz?’ şeklinde bir soru yöneltiyorum. Bir kaç kez tekrarlıyorum sorumu, fakat bir türlü anlaşılamıyorum tatlıcı tarafından. Sonra karnımın tok olduğunu, elimde taşıyamayacağımı fakat lokma tatlısı yemeden de oradan geçmeyeceğimi anlatıp tekrar soruyorum, ‘yani en az 50 gr. mı yoksa 100 gr. mı, en az kaç gram tatlı verirsiniz? Bu kez sorum anlaşılmış olacak ki, tatlıcı bana kaç tane yemek istediğimi soruyor. Önce iki diyorum, sonra dayanamayıp üç olsun diyorum. Küçük bir plastik kabın içine dört tane lokma tatlısı koyup bir de kürdan batırdıktan sonra buyurun diyerek o lezzetli minik bombacıkları bana uzatıyor. Bu arada ben çoktan cüzdanıma sarılmışım bile. Fakat tatlıcı bana fiyat vermez, ben derim yolcuyum, bakın yola gitcem, kul hakkına girmek istemem söyleyin ne ödemem gerekiyorsa da ödeyeyim. Ben inat, gelin görün ki bizim tatlıcı benden daha inat “ben size ikram ediyorum, kabul edin diyor”. Helalleşip teşekkür ediyorum ve keyifle tatlımı yiyerek yoluma devam ediyorum. Ve sanırım ilk defa Fatih Camii’nin bu kapısından geçiyorum. Bu arada yolda giderken aklıma geliyor gönlü geniş, eli açık tatlıcının kendisine ve tüm geçmişlerinin ruhuna bir Fatiha gönderiyorum. Fatih Camii’nde de bir mescit namazı kılıp Fevzi Paşa caddesinden Eminönü’ne giden bir otobüse atlayarak akşamdan önce Üsküdar vapuruna yetişiyorum. Akşam namazını Üsküdar’da Yeni Cami’de kıldım demeyi çok isterdim. Fakat namazı evde kılmayı yeğliyorum. Bir anlamda bindiğim vapuru ve dönüş yolundaki otobüsü saymazsak İstanbul’u bir baştan öbür başa yürüyerek gezmiştim. Ayaklarıma zift karası sular inmişti fakat ben mutluydum.

AFYON/ORUÇOĞLU & İSTANBUL NOTLARI

Afyon Karahisar Kalesi

4G+1Y dosyasındaki ilk yazının Afyon’a ve İstanbul’a ait olacağı hiç aklıma gelmemişti. Nasip, kısmet işte. Şimdi 4G+1Y de ne demek? dediğinizi duyar gibi oluyorum. 4G+1Y kısaca ‘Gittim, Gezdim, Gördüm, Geldim ve Yazdım’ anlamına geliyor.

Organize işlerinden anlamamak, yada biraz olumlu olmam gerekirse en asgari derecede anlamak böyle bir şey. Aylardır, hatta yıllardır da diyebiliriz biz buna, bir yerlere tatile çıkma isteğime rağmen beceriksizliğimden tatile gidememekten sızlanıp dururum. Sürekli zihnimde uğuldayan bir soru yığını: nasıl gitcem, nerde kalcam, nasıl ayarlıcam, sonra orda ne yapcam, ya bi olumsuzlukla karşılaşırsam, nasıl geçcek tatilim, nasıl, nasıl, n’olucak, nerde, nasıl????….???

Geçtiğimiz günlerde kardeşime imdat başlıklı, yüksek priorite gönderdiğim maillerden ve ondan gelen cevaplardan sonra kalkıp kardeşime gittim. Ajandalar açıldı, tarihler konuşuldu… Kabataslak notlar alınırken bir de baktım ki tatilde olacağım günler Noel günlerini de içeriyor. “Eyvah Noel’de Amsterdam’da olamayacağız o zaman. Hatta bir kaç gün daha kalırsak oud en nieuw akşamı yani yılbaşı gecesi de Amsterdam’da olamayacağız” şeklinde bir serzenişte bulununca bizim hanım önce “tüh tüh, Noel ağacımızı da almıştık, n’olacak şimdi” ile benim üzüntüme katılıp sonrasında da “yahu anlamıyorum, bırak Amsterdam’ı, unut, sen dünya şehri İstanbul’da olacaksın o günlerde, keyfini çıkart, Amsterdam’ı n’apıcaksın, Allah Allah”larla devam etti. J

Sonrasında babamın ani rahatsızlığı araya girince konuştuklarımızın hepsi güme gitti. Ben her zamanki rutinle ofise gidip gelecek ve peşinden alacağım üç haftalık iznimi evde temizlik yaparak geçirecek ve yine hiçbir yere gidemedim diye hayıflanacaktım. Kardeşimin de teklifiyle her nasıl akıl ettiysem cuma günü iznimi bir hafta öne almayı akıl ettim. Fakat bu sadece benim akıl etmemle olmuyor tabii. Müdür beyle de bir hafta öncesinden izin alma fikrimi paylaşmak ve ondan onay almak gerekiyor. Çok kibar bir müdürüm var benim, çok şanslıyım. Fakat bir iletişim sorunumuz da yok değil kendisiyle. İletişimde yaşadığımız bir sorundan ötürü her ne kadar tatilimi bir hafta öne alma konusunda kararlı olsam bile ve hatta onay da almış olsam bile daha saat 17.00 olup ben ofisten ayrılmadan çeşmeler bozulmuştu bile. Öğle sularında karşılaştığımızda bunu annem şıp diye anlamış olacak ki saat tam beş ve annem ofisin önünde. Ben söylerim o dinler. Bu arada çeşmeler tamamen bozulmuş, hiçbir vida tutmamakta, tamiri mümkünsüz gibi görünüyor. Evime gelip yatıp uyuyorum, günlerce mesai yapıp üstelik hafta sonları da çalışınca üstüne bir de üzüntümü ilave edip gece de uykusuz geçince ben biraz abartıp öğlene kadar uyumuşum.

Ertesi gün Cumartesi… Bizim küçük hanımdan bir telefon, beni zorla yataktan kaldırıp tatile göndermeye çalışıyor. Bir iki telefon görüşmesiyle rezervasyonlar yapılıyor ve babamın da kendini bir parça iyileşmiş hissetmesi ve ısrarlarıyla, her ne kadar annem bana katılmak istemese de, onun da katılımıyla aynı gece annemle birlikte kendimizi uçakta buluyoruz. Ve pazar günü akşam yemeğinde Afyon’dayız. Bu Afyon’un nereden çıktığını gerçekten ben de anlamadım ya neyse, biz bir şekilde Afyonkarahisar’dayız.

Hayatımda ilk defa Türkiye’de bir termal resort otelde tatil yapıyorum. Oruçoğlu mimarisi, kalitesi, hizmeti, yemekleri ve tabii ki çalışanlarıyla muh-te-şem bir mekân. Resepsiyonistlerinden, spa-wellness çalışanlarına, aşçılarından garsonlarına, kat görevlilerinden servis şoförlerine varıncaya kadar herkes tam bir nezaket timsali. Kendinizi tek ve özel hissediyorsunuz. En azından ben öyle hissettim kendimi. Bu sebepten Oruçoğlu çalışanlarına bir kez daha sonsuz şükranlarımı dile getiriyorum. Dilerim misafirlerini rahat ettirme uğruna çalışanların canı çıkartılmıyordur. Gerçi kime sorsam beş yıldır, on beş yıldır çalışıyor. İnsanlar aynı işte sebat edebiliyorlar. Dilerim bu hizmet anlayışı ve kalite tüm Türkiye’yi kapsar. Bunun yanı sıra gerekli gördüğüm acizane tavsiyelerimi anket formlarında dile getirdim.

Allah bir sıcak su çıkartmış topraktan yüzlerce insana ekmek kapısı açmış. Oruçoğlu’na gitmem beni sosyal anlamda da bayağı zenginleştirdi. Yediden yetmişe her kesimden her tür insanla karşılaşıyorsunuz. Türkiye’nin dört bir yanından gelen insanlarla tanışmanın keyfini sürdüm. Bunun yanı sıra itiraf etmeliyim hayatımda hiç bu kadar çok süslü kokonayı bir arada görmemiştim. Ha, bir de kasılanlar var. Kasım kasım kasılıyor insanlar, mübarekler sanki Kasımpaşa.

Afyon her ne kadar etrafı dağlarla çevrili olsa da, düz bir belde. Bisiklet kullanımı beni gerçekten şaşırtmakla birlikte mutlu etti. Hatta meydandaki bisiklet park yerleri yüzümde bir gülümseme meydana getirdi.

Bir kaç gün sonra İstanbul’a nasıl döneceğimizi konuşup duruyoruz annemle. Acaba trenle mi gitsek. Ama tren yollarında eylemler, olaylar var. Nasıl gideriz, yolda belde kalmayalım sonra. Hani haberlerde de izlemişiz ya, odamızda, televizyonda, tren yollarında eylem varmış vs. vs. Hani te-le-viz-yon diyorum hem sesli hem de görüntülü bu alet. Derken bizim resepsiyondaki görevlilere soruyorum, onlar da bağlayalım tren garıyla bir konuşun diyorlar. Telefona çıkan beyle görüşüp, derdimizi anlatıyoruz. O gün trenlerin düzenli olarak seferlerine çıktıklarını fakat cuma günü ne olacağını bilemeyeceğini söylüyor. Cuma günü için bilet almak istediğimizi söylüyoruz, telefondaki bey, hay hay deyip kesiyor biletimizi. Peşinden biz yine kendimizi odamıza atıp açıyoruz televizyonu. A, a o da nesi millet birbirini yiyor Haydarpaşa tren garında. Haberlerde ver ha olayları izleyip de inadına alırcasına gidip de tren bileti alan benden başka hiçbir saftrik daha yoktur diyorum anneme. Hem sinir oluyorum, hem bir gülme krizindeyim. Sonrasında amaaan diyoruz elle gelen bozgun düğün. Ertesi gün ortalık her ne kadar durulmuş olsa da bizden önce trenle İstanbul’a gidecek olan gruptan haber bekliyoruz. Beklediğimiz olumsuz haber gelmiyor. Çıkıp odamızı topluyoruz.


Sonrasında tren garındayız ve yarım saat rötarla Adana’dan kalkan trenimiz geliyor. Adi mavi tren, niye mavi ise? Şakır da şukur şakır da şukur 9-10 saat sonra İstanbul’dayız. Çok rahat geliyoruz, yata yata, bütün tren bizim adeta. Bu arada yol boyu aklıma düştükçe soruyorum anneme bu tren karşıya nasıl geçecek diye. Annem de ‘bilmem’ diyor acaba boğaz köprüsünden mi geçecek. Hatırladığım kadarıyla boğaz köprüsünde tren rayı yoktu. Neyse makinistimiz az sonra sayın yolcularımız Haydarpaşa garına gelmiş bulunmaktayız” şeklinde bir anons yapınca, büyük bir şaşkınlıkla eğilip ön koltuktaki hanımlara soruyorum “pardon bu tren karşıya nasıl ve ne zaman geçti”? diye. Onlar da trenin karşıya geçmediğini bu tarafta olduğunu söylüyorlar. Ben iyice teyit etmeye çalışıyorum, yani bu tren Avrupa yakasına geçmedi mi? onlar ‘hayır geçmedi’ diyorlar, ben tekrar ‘yani bu tren şimdi Anadolu yakasında mı” diyorum onlar ‘evet, Anadolu yakasında’ şeklinde cevap veriyorlar. Peki, ama benim sürekli önünden geçtiğim tren garı hangisiydi? Bizim tren o tarafa geçmediyse eğer o tren garı bu tarafa nasıl geçti??? Şaşırıyorum. Öyle böyle değil tam bir şaşkınlık içerisindeyim. Onlar diyorlar ki Avrupa yakasında olan gar Sirkeci garı. O tren Avrupa’dan gelir gider, orada kalır. Bu da anadoludan gelir anadoluya gider, hep bu tarafta kalır. Hay Allah diyorum kendi kendime ve koltuğa çöküveriyorum, şimdi biz öte tarafa nasıl geçcez? Hani bir de şiirle büyümüştük, şair der ya ‘Demir ağlarla ördük Anayurdu dört baştan…’. Ama daha İstanbul’un iki başı bir araya gelmemiş!!! Büsbütün şaşkınlığım artıyor. Bilmiyorum Hollandalıların böyle şiirleri var mı? İş gereği Hollanda’nın bir ucundan diğerine trenle gitmiştim yıllar evvel. Gerçekten de Hollanda baştan başa demir ağlarla örülü bir memleket.

Neyse, trenden inip turnikelerden valizlerimizle birlikte ıhıl tısıl geçiyoruz. Hemen önümüzde bir vapur iskelesi var. Ancak iskeleye ulaşabilmek için öncesinde önümüzdeki mermer merdivenlerden kayıp düşmeden yine valizlerimiz eşliğinde birazcık inleyerek de olsa iniyoruz. İşte gişenin önündeyiz çoktan. Görevliye soruyorum. Aldığım cevap bir kez daha hayal kırıklığına uğratıyor beni. Eminönü seferi bir dakika evvel kalkmış ve bu Eminönü’ne giden son sefermiş. Ee, peki biz n’olucaz? Görevli bize pek çok alternatif sunuyor. Kafam tam bir arap saçı olmuş, hiçbir şey anlamıyorum. Siz bana en kolay ve en az yürümeyle nasıl gitmem gerektiğini söyleseniz diye bir serzenişte bulunuyorum. Bu kez az sonra Karaköy’e bir sefer olduğunu oradan da aktarmayla fakat başka jeton kullanmadan Eminönü’ne geçebileceğimizi anlatıyor. Çaresiz kabul ediyoruz, biraz da içimiz ferahlıyor (hani hiç yürümemiz gerekmiyor ya, ferahlamamız ondan). Aynen söylediği gibi yapıyoruz. İyi ki de yapmışız, yarım saat içerisinde çoktan evimizdeyiz bile, öğle namazını evimizde kılıyoruz.

Biz ilk iki nesil Afyonda geçirdiğimiz yaklaşık bir haftadan sonra, üçüncü nesille buluşmaya çalışıyoruz. Üç nesilden üç hanım: annem, ben ve hani bizim şu küçük hanım yani kardeşim İstanbul’dayız. Mahmutpaşa’da buluşup Ekrem Beye (sevgili arkadaşımız A’nın  eşi, sağolsun yıllardır nazımızı çeker) Kasımpaşa Kastamonu pazarını soruyorum. Bildiğini söylüyor. Sen de neyi anlatsam biliyorsun, senin bilmediğin bir şey yok mu diye takılıyorum. O da kendisinin yılların İstanbullusu olduğunu, tabii ki bileceğini söyleyip gülüyor. Peşinden: “yarın n’apıcaksın bilmiyoruz ama ne yapıp ediyorsun, bütün randevularını iptal edip bizi Kasımpaşa Kastamonu pazarına götürüyorsun” diyorum.


Ertesi gün İstanbul’da geçireceğimiz tek pazar günü, Ekrem bey saat 10.00 gibi bizi alıp önce Kasımpaşa Kastamonu pazarına götürüyor. Ben ona nasıl gideceğimizi anlatıyorum. O da bana bu yolu kimin tarif ettiğini soruyor. Desem ki ‘Cenk tarif etti”, o kim diyecek. Desem ki “Cafe Fernando’nun” sahibi ve yazarı” orası nerede diyecek. Ben kısa yoldan bu tarifi internetten aldığımı söylüyorum. O da bana “her kim tarif ettiyse çok güzel anlatmış, bu anlatımı kime söylesen şıp diye anlar” deyip takdir ediyor Kasımpaşa Kastamonu pazarı yolunu tarif edeni. Fakat pazarı görünce ben bir şok geçiriyorum. Gerçi pazarcılarla konuştuk, bu dönem pazarın en sönük dönemiymiş. Yaz aylarında daha canlı olurmuş pazar. Gidecek olanlar varsa bu pazarın tek bir sokaktan oluştuğuna dair bir ön bilgiyi zihinlerine kazıyıp benim gibi pazarın başında donup kalmamalarını salık veririm. Kastamonu’dan İstanbul nereden baksam otobüsle 9-10 saatlik yol, bu insanların çektiği çileye değiyor mu bu? diye soruyorum Ekrem bey’e. O da bana: değiyor demek ki bu insanlar bunu yıllardır yapıyor diye anlatıyor, bir de oradan akrabaları gönderip İstanbul’da yaşayanlar da satıyordur herkes gelip gitmiyordur diye ekliyor. Nitekim pazarcılarla söyleşirken gerçekten de çoğunun akrabalarının Kastamonu’dan gönderdiğini İstanbul’da yaşayanların da sattıklarını öğreniyorum. Bazılarının da babası gelip gidiyormuş zaman zaman kendi arabalarıyla. Pazarcıların çoğu sarışın, biran kendimi Amsterdam’da hissediyorum. Pahalı olmasına rağmen çok cici sepetlerin içerisinde şık bir sunumla “beni al, almazsan pişman olursun” dercesine bana bakıp göz kırpan organik yumurtalarımızı alıyoruz. 250 gramcıklar şeklinde de olsa peynir, kuşburnu marmeladı, bir demet sarımsak ve kurutulmuş erik alıp ayrılıyoruz sevgili Cenk Bey’in yazısı vesilesiyle öğrendiğim bu pazardan.

Balat İnegöl pazarı. Yine tek sokak bir pazar.

Peşinden böyle bir pazar Balat’ta da var diyor Ekrem Bey. Oradan Balat’a geçiyoruz. Orada da yine bir organik pazar: Balat İnegöl pazarı.

Yine tek sokak bir pazar burası da. Bu pazardan da mongilemizi alıyoruz. Derdim onu babama getirmekti, fakat baktık ki bozuluyor İstanbul’da tükettik mongilemizi. Aslında mongilenin tadı benim damak zevkime pek bir tuhaf geldi, fakat vitamin diye yedik.

Peşinden üzerinde bir kuş sütü eksik olan Ayşegül’ün kahvaltı sofrasında buluyoruz kendimizi. Hatta kurban eti kavurmasından bile yiyoruz. Sevgili Ayşegül bir kaç telefon görüşmesi yapıyor. Bir sitem, bir sitem. Oysa ortada plan program filan yok. Langırt diye çıkıp gelmişim. Her sitemde ben arkadaşımın bana uzattığı telefonları kardeşime vererek sitemlerden kurtulmaya çalışıyorum. Sonra sevgi dolu arkadaşlarım “tamam plan program filan yok anı yaşıyorsun sen, tamam biz anı yazışıyoruz” deyip bana uyum sağlıyorlar. Bir daha sitem filan yok, öyle taş maş da düşmüyor hiçbir yere. Bizim kahvaltı zaten geç başladığından bitimi de geç oluyor.

Başakşehir’den gelen arkadaşla buluşulup ikindi namazları kılınıp yola çıkılıyor. Az sonra Üsküdar vapur iskelesinde peşinden de Üsküdar’da yaşayan arkadaşımızdayız. Benim sevgili arkadaşım biz vapurdan arayınca arabasıyla gelmiş bizi almak için iskeleye. Halbuki iki adımlık yol. Onların da ailecek bütün programlarını alt üst etmekle birlikte hem onlar hem biz hem de İstanbul’daki diğer iki arkadaşımız çok güzel vakit geçirdik.

Alelacele sofra hazırlanıp yemekler yendi, çay ve çekirdek çitleme sefası sürüldü, karman çorman sohbetler edildi ve akşam namazları kılınıp yola düşüldü. Hemen iskelede bekleyen bir vapura paldır küldür binilip “bu vapur Eminönü’ne gidiyor mu yoksa biz başka bir yere mi gidiyoruz” şeklinde sorular sorulup alınan cevaplarla rahatlanıldı ve nihayet şakır şakır bir yağmur altında bizi Eminönü iskelesinde arabasıyla bekleyen Ekrem beyle buluşuldu.


Akşam evimizde yatarken ertesi gün ne yapalım diye kardeşimle program yapmaya çalıştık. Pazartesi günü Fatih’e çıkıp uğramak istediğimiz yerlere uğradık, Fatih Camii’ni ziyaret ettik. Günler kısa öğlenin peşinden ikindi, onun peşinden akşam, peşinden de yatsı namazı olduğu için biz henüz soluğumuzu alamadan camiye dar düştük her defasında. Eskiden bir reklam vardı televizyonda ‘bir alış veriş bir fiş’ diye. Bizimki de ‘iki dolanma, bir cami’ oldu hep. :)  Fatih’ten eve dönerken bir de şu nüfus cüzdanımı yenileyeyim dedim, her defasında sorun oluyor. Çok kolay şimdi her şey bilgisayarda bir tıkla halledersiniz dediler. İnanmaz olaydık. Çıktık kaymakamlıktaki nüfus dairesine. Kibarca numaramızı çekip uslu uslu başladık beklemeye. Derken her ne kadar bir üniforması filan olmasa da çalışanlarla muhabbetinin koyuluğu ve samimi tavrından ve elindeki bir deste evrakla ha bire oradan oraya yürümesinden binada çalışan bir zat olduğunu anladığım bir beye yaklaşıp sordum. Hani elimde iki adet henüz çekilmiş vesikalık fotoğrafım, T.C. kimlik numaram ve mevcut kimliğim olduğu halde, nüfus cüzdanımı yenileyecektim ya doğru yerde mi bekliyorduk. Nüfus dairesindeki bu yetkili: “Yok” dedi, önce muhtarlıktan nüfus cüzdanı talep belgesi getireceksin. Sonra buradan nüfus cüzdanınızı değiştirebilirsiniz. Ama nüfus cüzdanı talep belgesi getirebilmen için ikametgâh belgesi alman lazım bizden.

Ben: verin o zaman ikametgâh belgemi.

O: İkametgâh belgesi verebilmemiz için önce adınıza kayıtlı bir fatura getireceksiniz.

Ben: Fatura mı? Bir yığın fatura var fakat hiç birinin üzerinde adım yazmıyor. Sonra aklıma geliyor, bir dükkândan alış veriş yapmıştım da üzerine adımı yazdıkları bir fatura vermişlerdi. Onu vereyim en iyisi mi.

O: yooo öyle olmaz. Elektrik yada su faturası olacak.

Ben: (Yahu kardeşim) Beyefendi işin aslı ben Amsterdam’da yaşıyorum. Altı üstü bir nüfus cüzdanımı değiştirmek istiyorum. Adıma kayıtlı hiçbir su faturası filan yok burada. Ev babamın evi.

O: babanızın faturası da olur. Onunla gelin ikametgâh belgesi alın buradan, sonra muhtarlığa gidin, nüfus cüzdanı talep belgesi alın. Sonra yine bize gelin biz size nüfus cüzdanı verelim.

Derken araya annem giriyor, kardeş bakın biz uzak yoldan geldik cuma günü son günümüz toru topu dört günümüz var, bize ne verecekseniz şimdi siz bize verin de biz onunla muhtarlığa gidelim de sonra yine size gelelim de ondan sonra siz bize verin nüfus cüzdanını.

Adam bir kez daha donuk donuk baktıktan sonra ben annemi çekip alıyorum oradan. Tamam diyorum ben anladım. pekiii…

Ben: muhtarlık nerde?

O: mahallenizde.

Ben: Kocaman mahalle, mahallenin neresinde? Ben size kaldığımız evin adresini versem siz bana muhtarlığın adresini verebilir misiniz?

O: hayır veremem, onu siz kendiniz bulacaksınız.

Ben: yani yoldan geçen kime sorsam bilir mi?

O: Evet, herkes bilir. Bakkala sor.

Derken ayrılıyoruz oradan. Vatan caddesinden karşıya koşarak geçip evin hemen yamacındaki kırtasiyede kapıyı açar açmaz gördüğümüz çocuğa soruyoruz, o da filan abisine soruyor, o çalışan da hele bilmem hangi filan abisine gönderiyor. Biz de hele bilmem hangi filan beye soruyoruz. Fakat o bilmezmiş, burada ikamet etmiyormuş. Derken alt kattaki ofise soruyoruz. O da bilmiyormuş, Serkan bey olsa bilirmiş. Sonrasında Yeşim’in zilini çalıp kısa bir selam kelam faslından sonra ona da maruzatımızı bildiriyoruz. O da bilmiyormuş. Bakkala, çakkala sorun, benim muhtarlıkta hiç işim olmadı bilmiyorum, diyor. Koca muhtarlık sırra kadem basmış, kimse bilmiyor nerede olduğunu, zaten de akşamın bir körü olduğu için umudumuzu yitirip evimize çıkıyoruz.

Dinleniyoruz bir süre. Sonrasında Ziya’nın Şark Sofrası’nda künefe yemek için düşüyoruz yollara. Çok yol parası harcadık, bu kez kararlıyız, yürücez. Fakat yarı yolda pilimiz bitiyor, Mado’yu görünce çamura yatıp hemen basamakları ikişer üçer çıkıp Mado’nun dondurma tabakları arasında buluyoruz kendimizi. Ama kararlıyız ertesi gün künefe yenecek. Bu arada Mado’nun fevkaladenin fevkinde bir filtreli kahvesi var ki sormayın.

Basma Tulumba/Burası da annemin bundan yaklaşık 40 yıl evvel gelin geldiği ev. Annem 7 numarada kameranın önünden şöyle bir geçti.

Ertesi gün Salı, (kardeşimin yoğun isteği üzerine) pazara çıkılacak. Öncesinde biz annemle muhtarlığı arayıp buluyoruz, fakat yerinde yeller esiyor. Biraz beklemeyi düşünüyoruz. Öğreniyoruz ki muhtar toplantıdaymış. Hani kel kız gelin olurken çarşı pazar kapanırmış ya, işte tam o durum. Hatta o, yılların Arpa Emini yokuşunun adı bile değişmiş, yokuşun adı muhtarın dayısının adı olmuş, o da Osmanlı döneminde çete başıymış.

Burası Turan caddesi. Hani şu yeşil boyalı, penceresinde bayrak asılı olan bina. İşte o bina… İlkokul yıllarımın hafta sonları hep bu evde geçti. Alt katta madam vardı. Bizim koşuşturmamızdan rahatsız olurmuş. Mısır’da yaşadığı dönemler rahattık, ama evde olduğu zamanlar söylenirdi. Sonra, niye bilmiyorum bana madam dediler mi yerimde çakılırdım. Bir kere mi ne görmüştüm de ödüm kopmuştu ondan.

Ekmeğimizi alıp kahvaltımızı bu kez evde yapıyoruz. Hani Kastamonu Kasımpaşa pazarından peynirimizi de almışız ya. Kahvaltıdan sonra tekrar bir muhtarlık yapmak istiyoruz. Ve bu kez buluyoruz da muhtarı makamında. Diyoruz ki böyleyken böyle. Kısa bir hasbihal ediyoruz, muhtarlıktaki sistem kilitlenmiş bilgisayar çalışmıyor, bu sistem kaymakamlıkta da kullanılıyormuş, bu kilitliyse o da kilitlenmiştir diyor. Biraz daha bekliyoruz. Öğreniyoruz ki sabah 8.00 sularında açmış o pc’ini, hala çalışmıyor sistem. Beklemekten vaz cayıp hazır kale içindeyken atlıyoruz Taksim otobüsüne. Salı pazarı her ne kadar sabahleyin güme gitmiş gibi görünse de akşam pazarıyla kurtarıyoruz durumu. Az sonra Taksim’deyiz. Taksim meydanından Tarlabaşı’na doğru ilerliyoruz. Ben diyorum Turan Caddesi annem diyor Basma Tulumba. Derken duvarların birindeki Turan Caddesi levhasını görünce adeta mal bulmuşa dönüyorum. Çocukluk yıllarımın önemli bir döneminin geçtiği evi de buluyorum. Bir arka sokak annemin dediği gibi Basma Tulumba, annemin bundan yaklaşık 40 yıl evvel gelin geldiği ev. Eski günleri yâd ediyoruz. Bir iki bina yeniden inşa edilmiş. Etrafta nikelajcılar ve çıkarttıkları gacır gucur sesler de yok. Fakat değişikliklere rağmen atmosfer aynı. Bir an farklı bir dünyada buluyorsunuz kendinizi. Gel diyorum anneme şuradan Dolap Dereye inelim. N’apıcaz orada deyip annem karşı çıkıyor. Figüranlık filan yaparsın dememe rağmen bu konuda annemi ikna edemiyorum.

Annemin anlattığına göre ‘şimdi Ağa camiye gitsem şu kadar mesafe. En iyisi teravihi evde size kıldırayım’ dermiş dedem. Yıl 1969. Beyoğlu’ndaki Tarlabaşı’na en yakın tek camii. Yıl 2009, annem Ağa camiye ilk defa gidiyor.

Çıkıyoruz İstiklal’e, uğrayacağımız bir iki yere uğrayıp bir de Okan’ın kamera ve mikrofonuna takıldıktan sonra nihayet akşam pazarına yetişiyoruz. Salı pazarından salatalık ve domates alıyoruz. 

Şehremini Salı pazarından

[bir eşşek yükü salatalığı her defasında benim sırtımda taşıtmıyorlar mı? Bundan bir kaç yıl evvel de taa Medine’den Amsterdam’a sırtımda salatalık taşımıştım. Bu kez de her nasıl olduysa İstanbul’dan Amsterdam’a imiş kısmet, yine sırtında salatalık taşıyan biri vardı: ben] Ha bir de kabuklu badem. (kabuklu badem vapurda ve yemeksiz uçakta iyi gidiyor.) Salı pazarının bir bölümü de organik pazar. Kastamonu ve İnegöl pazarında satılamayanlar orada satılmaya devam ediliyor sanırım. Akşam evimize geldiğimizde benim pilim tamamen bitmiş olacaktı ki ben hemen yatıyorum. Az sonra gümbür gümbür kapının alacaklı biri tarafından dövülmesi ve içeri girmek isteyen bir kadın sesinden ve anlattıklarından N. Hanım tarafından fişlendiğimizi anlıyorum. Kendisinin yönetici yardımcısı olduğunu iddia eden bu hanıma annem 55 Lira veriyor. Aslında 50 Lira veriyor da ertesi gün eksik gelen 5 Lirasını biz komşuya bırakıyoruz, hani insanların hakkı kalmasın diye. Halbuki usul diye bir şey var. Madem bir tamirat yapılmış bizim bundan neden haberimiz yok? Hani şu iletişim devrinde. Sonrasında madem “geldiklerinde alırız” diye düşünmüşsünüz, akşam otururken bize neden haber vermeden birilerine hatta hiç tanımadığımız birilerine bizi fişliyor yada ispiyonluyorsunuz? Nezaketen bize söylense acaba ne olurdu? Yoksa bize sohbet esnasında söylenseydi bu burum, biz 55 Lirayı duyunca pılı pırtı toplayıp kayıplara mı karışırdık? Ha bir konu daha var. Evimiz yine akmış, yıllar evvel daha fena akardı da babam biz orada yaşarken her geldiğinde yukarı çıkıp çatıyı tamir ederdi de ne biz isterdik kimseden malzeme ve emek masrafını ne de komşulardan biri teklif ederdi ödeyelim diye. Peki, böyle hak geçmedi mi hiç? Acaba kimin hakkı kime geçti? Neyse biz tatildeyiz, kafamızı böyle dandik mevzularla karıştırmayalım. Nasıl olsa bir terazi-mizan kurulacak. Bu arada bugün de künefe yenemedi.

Mısır Çarsısı

Ve hemencecik çarşamba oldu bile. Eminönü’nde balık ekmek yenecek ve tabii Ziya’nın Şark Sofrası’nda Künefe. [ya ben bu künefeyi niye ikide bir büyük harfle yazıyorum anlamadım]. Öncesinde ben bir kez daha kimlik kartımı değiştirme yolunda çaba sarf etmek istiyorum. Sabah çok erken. Bu kez yalnızım. İlkönce kimliğimin fotokopisini çektiriyorum. Tutuyorum kaymakamlığın yolunu. 3. kata çıkıp numaramı çekiyorum uslu uslu sıramı bekliyorum. Ortalık ana baba günü. Bir adam diyor ki gişede “hanımefendi ben 74 yaşında adamım niye beni iki gündür indirip çıkartıyorsunuz, bu evrakları istediniz ben de aldım getirdim”. Adamın haline acıyorum. Sadece adam mı herkesin haline, hatta çalışanların haline bile acıyorum. Elimde n’olur n’olmaz diyerek onların istediğinden başka bir yığın evrak var. Sıram geliyor, derdimi anlatıyorum. Allah’tan o acayip memur (!) tipli cadaloz kadınlardan biri denk gelmiyor bana. Karşımda kibar bir beyefendi. Fazladan evrak getirdiğimi söyleyince gülümsüyor. O arada bir feryat figan kopuyor, arkamı dönüyorum bu kez bir kadın. Neyse diyorum ben hele bir kendi işimi halledeyim, tekrar memura dönüyorum. Ne diyordum, ha sıram gelmişti, derdimi anlatıyordum. Yetkili memur bir iki tuşa bastıktan ve elimdeki evrakları inceledikten sonra, yok diyor olmaz, bu adres yok. Diyorum ki beyefendi böyleyken böyle, bu adres 1977’den beri aynı yerde mevcut, bana bunu bunu dediniz ben de aldım geldim. Abdurrahman beyin de gelmesi gerekiyormuş. Onu getirmek o kadar kolay mı? Onun tatil tarihleriyle benimki uyuşmuyor ki? Koskoca Zopalioğullarının torunu yılların Abdurrahman beyi, onu ha deyince istediğin yere getirmek o kadar kolay mı? Bu kez bir iki tuş daha basıp diyor ki Belediyeye gidin adres onayı alın, sonra gelin. Oysa Abdurrahman Bey iki üç ay evvel gelmiş kimlikleri değiştirmiş, onlarınki oluyor da benimkine gelince nasıl adresler değişmiş? Belediye adresleri değiştirmiş bu adresin kaydı yokmuş. Fakat elimde henüz dün gelmiş bir elektrik faturası var. Nasıl olur? Elektrik faturası olabilirmiş fakat adresler değişmiş, onların sisteminde bu adres kayıtlı değilmiş.

Ben: Burası her gün mü böyle.

Memur: Evet, her gün böyle.

Ben: valla size de yazık.

Memur: haklısınız.

Ben: yıllardır Amsterdam’da yaşıyorum, böyle bir şey görmedim. Bir belediye binası vardır, her işimi orada hallederim. Bir nüfus cüzdanı değiştirmek için iki gündür uğraşıyorum. Siz bir dilekçe filan yazmayı düşünmüyor musunuz? (hani sistemin değişmesi için)

Memur: [tebessüm ediyor] bir şeylerin yukarıdan değişmesi lazım. Dediğim gibi belediyeye gidin, 2. kat, şunu şunu alın, gelin, ikametgâh belgesi verelim, onunla muhtarlığa gidin nüfus cüzdanı talep belgesi alın gelin, verelim hemen nüfus cüzdanınızı.

Ben: belediye nerede? Tekrar mı Vatan caddesini karşıya geçeceğim?

Memur: yok öbür karşı, emniyetin karşısında.

Ben tamam diyerek ayrılıyorum oradan fakat bu kez söz tutmak gibi bir niyetim yok. Elimden geleni yapmanın rahatlığı içerisinde evin yolunu tutuyorum. Fakat bir şeyi iyi anlıyorum, o kaymakamlıkta gördüğüm terane her gün aynı. Vatandaşa da yazık, memura da yazık. Boşu boşuna enerji kaybı. Vakit kaybı. Hadi ben her yere yakınım da zaten de bir daha gitmicem ya oraya, ya milletin yaptığı yol masrafları, çene çalmak için harcanan karşılıklı heba olan enerjiler… Hangine yanayım. Heba olan devletin milletin enerjisi, parası. Oysa daha bir kaç gün önce Afyon’dayken umutlanmıştım. Herkese ayrı ayrı ve tekrar tekrar ‘filan filan filan kağıdı al gel’ yerine bir kağıt parçası üzerinde gerekli olan evraklar, hani buradaki gibi, işaretlenip verilse nasıl olur? Bana göre bir de düz ayak olmalı işlem yaptıracağınız bina. Ha, bir de numara çekip boşu boşuna beklememeniz için kapıda derdinizi anlatacağınız, sizi hangi gişeye gideceğiniz konusunda yönlendirecek görevliler, artık buna hostes mi dersiniz her neyse işte onlardan olmalı.

Neyse henüz erken diyebileceğimiz bir saatte kendimizi Üsküdar vapuruna atıyoruz. Karşıya geçip Samanyolu TV’nin yolunu tutuyoruz. Hani dertliyiz ya, Oktay Ustamızla görüşeceğiz. Randevu mu? O da ne? Programa çıkmamız önemli değil, kendisiyle görüşsek, hediyemizi versek yeterli. Derken bir saat kadar sonra kendimizi Oktay Ustayla ayaküstü sohbet ederken buluyoruz. Fakat biraz heyecanlandık mı ne? Pek bir şey konuşamadık, hatta akşam eve geldiğimizde annemle konuşuyoruz da annem Oktay ustayı gördüğünü bile hatırlamıyormuş. Anneme etme eyleme fotoğraflarımız var birlikte fakat sen yalnız değilsin bu konuda, çok hızlı geliştiği için her şey, zaman mekân mefhumunu da yitirmiş olacağız ki bu durum benim için de geçerli diyorum. Öğle namazı da Saman yolunda kılındıktan sonra ben bir ara mescitte bir hanıma lavabonun neresi olduğunu sorma cesaretini buluyorum kendimde. Gelin benimle diyor. Çok kısa bir asansör ve kapı önü sohbeti arasında BurcFM’de çalıştığını ve haber spikeri olduğunu öğreniyorum. “A,a! Siz benim arkadaşım S.’nin arkadaşısınız, ben sizin sunduğunuz haberleri dinlerdim sürekli internet üzerinden” diyorum. Kısaca bir çek ettikten sonra kimden bahsettiğimi anlıyor, derken sohbet iyice koyulaşıyor. Bize çamlıca tepesine çıkmamızı ve orada simit yememizi tavsiye ediyor. Vedalaşıyoruz. Haber spikeri F. G. hanımın tavsiyesine uyup oradan ayrılıyor Çamlıca tepesine doğru yola koyuluyoruz. Az sonra kendimizi çamlıca tepesinde buluyoruz. Çamlıca gazozu ve çay eşliğinde mis gibi çamlıca simidimizi ve poğaçamızı yerken İstanbul’u ilk defa böyle bir tepeden annem ve kardeşimle birlikte seyrediyoruz. Hatta kâğıt helva alıp üçümüz paylaşıyoruz. Derken Eminönü’ndeyiz fakat bırakın balık ekmeği lokma sokacak yerimiz yok, mıh gibi doymuşuz.

Eminönü’nde para karşılığı kuşlara yem atmayı, her ne kadar yemi satan için bu bir geçim kaynağıysa da, kendimiz için israf saydığımızdan mıdır nedir bu yem atma mevzunu es geçiyoruz. Zaten Amsterdam’da yeterince sokak kuşu beslediğimizden bir üzüntü de hissetmiyoruz. Gerçi bizim grubun birinci ve üçüncü nesli daha önceleri yani bundan yıllar evvel kasaptan sucuk alarak sokaktaki kedileri besleme keyfine erişmişlerdi İstanbul’da.

Yeni Camide ikindi namazımızı kılıp Mısır çarşısından kayısı dönerimizi alıp atıyoruz kendimizi tramvaya ve az sonra evdeyiz. Hala balık ekmek ve Künefe yiyemedim. Anneme diyorum ki ya bana Ziya’nın Şark Sofrası’nda Künefe yedirirsin ya da Amsterdam’da gam.

Ertesi gün, yani İstanbul’daki son günümüz, Ortaköy’e gidip hayatımda ilk defa kumpir yiyorum. Kumpir çok nefis ve bir o kadar da doyurucuydu. Boğazı seyrederek kumpirlerimizi yedikten sonra bir kaç da fotoğraf çekip ayrılıyoruz oradan. Bir kez daha Mahmutpaşa ve peşinden Nuru Osmaniye’de Mado yaptıktan sonra kendimizi akşamın karanlığında Gülhane’deki Ziya’nın Şark Sofrası’na atıyoruz. Garson bizim küçük hanımı hemen tanıyor, yada bana öyle geliyor. Sonrasında biraz garsonla hasbihal ediyoruz ve anlıyorum ki gerçekten tanıyor. Ben ilk önce nef-fis bir künefe yiyorum. Yanında da ayran. Yiyorum ama öyle böyle değil. Of çeke çeke yiyorum, buharı üzerinde, keserken sıcak peynir sündükçe sünüyor. Künefem incecik, sıkı, sıcacık ve kıtır kıtır. İşte ben buna künefe derim. Peyniri özel, Urfa’dan geliyormuş.

Ortaköy sahilinde Büyük Mecidiye Camii

Oradan ayrılıp zifiri karanlıkta Gülhane’de bir kaç fotoğraf çekiyoruz, içerilere girmeye pek cesaretimiz yok. Derken yürüyerek Sultanahmet’e çıkıyoruz. Hayatımda ilk defa salep içiyorum. Ben salebin böyle nefis bir şey olduğunu bilmiyordum açıkçası. Bir kere evde yapıp içmeye çalışmıştık da midem kabarmıştı. Neyse, biz Sultanahmet’te kaynar bir bardak salebi üçümüz yudum yudum oh çeke çeke içiyoruz. Cami kapanmış tabii. Bir kaç fotoğraf çekip atıyoruz kendimizi bitkin bir şekilde evimize. Evi toplayıp, valizlerimizi kapatıp sabaha karşı düşüyoruz yollara. Filiz hanım camdan bir tas su döküyor peşimizden.

Havalimanında son kez Simit Sarayı’nda simit ve gazoz eşliğinde nefis bir kahvaltı yapıyoruz.

Akşam saat 17.00 suları Amsterdam’dayız, sıcacık, tertemiz evimde. Çok şükür. Ya Rabbim verdiğin tüm nimetler için sana sonsuz şükürler ediyorum. Bu tatilimde pek çok ilki yaptım. Öncelikle yıllardan sonra ilk defa yerimden kıpırdayıp Türkiye’ye tatile gidebildim. Hayatımda ilk defa kâğıt helva aldım. İlk defa kumpir yedim. İlk defa salep içtim. İlk defa Mado’da filtreli kahve içip dondurma pasta yedim. İlk defa hesap vermeden parayı düşünmeden bu kadar çok simit yedim, Simit sarayında kahvaltı yaptım. Henüz yapamadığım şeyler de var tabii. Örneğin kıyısından şöyle bir geçmemize rağmen Cağaloğluna gitme fırsatı bulamadık. Balık ekmek yiyemedik. Sultanahmet camiine giremedik, Sultanahmet köftesi yiyemedik. Hatta almaya karar verdiğimiz Mesnevi’yi almayı da unuttuk. Sahaflara gitme fırsatımız da olmadı. Ha bir de her gün yapılacaklar planımıza dahil olmasına rağmen Kız Kulesi ve Galata kulesine çıkamadık.

Darısı önümüzdeki yıllara ve bütün bunları şimdiye kadar yapmamış olan herkese. Âmin.