ÇİKOLATALI VİNTAJ KURABİYE

20161111_092031

Evin, eşyanın, kıyafetin, ayakkabının, hatta mutfağın bile vintajı var da kurabiyenin neden olmasın? Şimdilerde “akım” bu. İlk vintaj tarifimle merhaba diyorum.  Diğer tüm vintaj tarifler pek yakında efsus.org’da olacak. Yani inşallah. Aşağıda çay bardağı ölçüsüyle verdiğim muhtevayı  ayrı ayrı tarttım. Biri fazla diğeri az da olabilir. Hani vintaj olunca evde ne varsa onunla yaptım. Hatta nişasta bile kullanabilirsiniz. Çikolatanız 200 gram olmaz da 100 gram olur, bence hiç fark etmez.  İrmik, kahverengi un, buğday gevreği ve yulaf kepeği toplamı 260 gram. Biraz eksik biraz fazla pek bir şey fark edeceğini sanmam.  Yani “sanmam” diyorum, “bence” diyorum, denemedim tamamen improvize. Tabii 20 küsür yıllık bir deneyimden sonra “improvize” diyebiliyorum.

IMG_20161112_204924

Donmuş  tereyağı, yumurta ve şekeri mutfak robotunda bir iki çevirdikten sonra karıştırma kabında hazırladım hamuru.  Ve fark ettim ki mutfak robotu bu tarif için çok gereksiz. En doğru çalışma şekli buzluktan çıkardığınız tereyağını henüz çözülmeden rendenin iri gözünden karıştırma kabına rendelemek ve diğer tüm malzemeleri de ilave edip bir iki karıştırarak hamurunuzu hazırlamak. Hamur öyle hamur denecek şekilde katı olmuyor, cıvık bir karışım.

Kurabiyeler fırından ilk çıktığında nispeten yumuşak oluyor, bunları artık biliyorsunuz. Diğer tüm kurabiyelerde de bu böyledir. Soğuduktan sonra kurabiyelerin sertleştiğini göreceksiniz.

20161111_083409 20161111_091430

Malzeme

  • 150 gr soğuk tereyağı  (rendelenecek)
  • 1 adet yumurta
  • 1 çay bardağından bir parmak eksik kahverengi tozşeker (80 gr)
  • 1 çay bardağı ince irmik (60 gr)
  • 2 çay bardağı kahverengi un (120 gr)
  • 1 çay bardağı spelt vlokken  (40 gr) (Türkçesi nedir gerçekten bilmiyorum, bir tür buğday gevreği)
  • 1 çay bardağı yulaf kepeği (40 gr)
  • 1 çay kaşığı karbonat
  • 1 paket vanilya
  • 1 cimdik tuz
  • 200 gram doğranmış sütsüz çikolata

Hamur yapımına geçmeden bir hatırlatma daha yapayım. Yumurtayı her zaman ayrı bir kaseye kırmakta fayda var. Bakarsınız yumurta bozuk çıkar, içine kabuk düşer. Bu işlem ayrı bir kapta olunca olası bir aksilikte diğer tüm malzemeye yazık etmemiş olursunuz.

Yapılışı

  1. Karıştırma kabına rendeden geçirdiğiniz soğuk tereyağı kırpıklarını, şekeri, yumurtayı alıp karıştırın. Diğer tüm malzemeleri de ilave edip bir iki daha karıştırın.
  2. Hazırladığınız bu cıvık hamuru iki tatlı kaşığı yardımıyla parşömen kağıdı serdiğiniz tepsiye aralıklı olarak yerleştirin. Unutmayın, oldukça cıvık bir hamurla çalışıyorsunuz, pişerken yayılma payını iyi hesaplamanız gerekiyor. Hamurun kaşıktan rahat boşalması için kaşığınızı arada soğuk suya batırabilirsiniz.
  3. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında kızarana kadar , 10 bilemediniz 15 dakika pişirin. Bu noktada bir hatırlatmada fayda var, fırınınızın pişirme süresi ya da ayarları farklı olabilir. 15 dakika bekleyip kurabiyelerinizi yakmayın. Altı üstü kızardıysa olmuş demektir.

Afiyet olsun!  Soğuduktan sonra tabii ki.

MERCİMEK CIYIKLAMASI

 P1120022

Hani geçen yapmaktan son anda vazgeçmiştim ya, işte bu yemek o yemek. Yemek mi çorba mı tam emin değilim yine. Biraz koyuca. Bir öğününüzü sadece mercimek cıyıklaması ve yanında kırılmış soğan ve ekmekle geçiriyorsanız aslında bayağı zenginsinizdir. İçinde soğan var, salça var, mercimek var, bulgur var, hatta et bile var. Kahverengi mercimek çok vitaminli ve bir o kadar da lezzetlidir.

İsterseniz etsiz de yapabilirsiniz. Bu durumda biraz sıvı yağ ile soğanı kavurup salçasını çalmanız gerekiyor. Bizim bu gün hazırladığımız mercimek cıyıklaması etli versiyonu.

İnternet üzerinden aradım taradım, mercimek cıyıklaması tarifi var mıydı, acaba biri benden önce yayınlamış mıydı? İsim olarak geçiyor, hep de Kahramanmaraş ve Afşin’le ilişkilendirilmiş. Tam bir memleket yemeği yani. Fakat tarif göremedim, sadece memleket yemekleri arasında adı geçiyor.

P1120016   P1120017

Yıllar evvel anneme sormuştum, neden mercimek cıyıklaması diye? Annem de kökenin cıvık kelimesinden gelebileceğini içinde mercimek ve bulgur olduğunu ancak pilav olmadığını yani suluca bir yemek olduğundan muhtemelen böyle bir adı olduğunu anlatmıştı. Zavallı annem, ne çok soru sormuşum böyle. Annem hiç bir zaman hiç bir soruma offf git başımdan şeklinde karşılık vermemiştir. O hep anlatır da anlatır, siz aydınlanırsınız. Hadi iyisiniz, sizi de kattım yazıma.

P1120018   P1120019

Mercimek cıyıklamasının yanında soğan yenir. Yufka ekmeğiniz varsa soğan dürüm yapılır. Eğer ekmek yemeyecekseniz de cıyıklamanın üzerine doğranır soğan. İlk defa duyuyordum, babama göre eğer misafir geleceğinden ötürü soğan yenmeyecekse mercimek cıyıklamasının yanına beyaz peynir yenirmiş.

P1120023

Malzeme

  • 100 -150 gr kuşbaşı et (opsiyonel)
  • 1 adet soğan
  • 2 yemek kaşığı salça
  • Tuz, kırmızı biber arzuya göre
  • 1 su bardağı kahverengi mercimek
  • 1/3 su bardağı iri bulgur
  • Yeterince kaynamış su

Yapılışı

  1. Öncelikle eti yanmayan bir tavaya koyup kısık ateşte sulanmasını sağladıktan sonra orta ya da açık ateşte bıraktığı suyu çekinceye kadar kavurun.
  2. Daha sonra bir miktar sıvı yağ ilavesiyle ince ince doğradığınız soğanı da ilave ederek soğan kavruluncaya kadar kavurun. Bu aşamada tuzunu atabilirsiniz.
  3. Sulu yemek olduğu için fazla bibere gerek yok. Fakat acı seviyorsanız bir miktar kırmızı biberde bir sakınca yok.
  4. Soğan da kavrulduktan sonra salçasını da kavurun.
  5. Kahverengi mercimeği seçip bir tel süzek yardımıyla yıkayın.
  6. Tencereye ilave edip üzerini 4-5 parmak geçinceye kadar su ilave edin.
  7. Tencerede aşağı yukarı 45 dakikada mercimekler pişecektir. Ancak siz enerjiden tasarruf etmek isterseniz düdüklü tencere de kullanabilirsiniz. Böylelikle mercimeğin pişme süresini 5 dakikaya indirmiş olacaksınız.
  8. Mercimek piştikten sonra bulgurunu da ilave edip bulgur pişinceye kadar, normal tencere için yazacak olursak aşağı yukarı 15 dakika kadar bulgur da pişince ocaktan alabilirsiniz.

P1120024  P1120020  P1120026  P1120025

Babam bir kaç kere mercimek cıyıklaması çok güzel olmuş ellerinize sağlık dedi ancak, bu kez de çorba kaselerimi beğenmedi. Sonra bir kepçe daha yemek istedi, kepçeyi eline aldığı gibi acayip bir şekilde bakmaya başladı. Ne oldu diye sordum. Bu kepçenin yarısı nerde, niye yamuk dedi. Ben bakakaldım. Annem onun bir tasarım olduğunu anlatmaya çalıştıysa da bir gülme krizini engelleyemedi.

Biz mercimek cıyıklamamızı afiyetle yedikten sonra misafirimiz geldi. Hani geçen misafirimin ağırlığından bahsetmiştim ya, işte bugünkü misafirlerim daha da bir ağır, çünkü birisi annemin diğeri de babamın arkadaşı. İki kişi olunca ağırlık da nispeten artıyor tabii. Kamil abi eskiden Amerikan otelinden enstantaneler anlatırdı. Tabii ki de konuya o girmez hep biz sorardık. Özellikle de ben. Sanat dünyasından, mafya dünyasından, bilim dünyasından tanımadığı görmediği bilmediği beynelmilel adam yoktu. Aslında çok ortak bir dilimiz de yoktu kendisiyle. O abimle İngilizce konuşur ben de Fransız kalırdım.

P1120031

Bu kez konumuz Amerikan oteli değildi. Fakat Kamil abimizle her zaman konuşacak bir konu mutlaka vardır. Hoş sohbettir. Evet bildiniz bu kez konu Aksaray. Hani Niğde’nin kazası olan Aksaray mı? Kamil abim öyle bir bakış baktı ki bana.

-Aksaray vilayet, il, il.

-Pardon ya, Kamil abi, coğrafyam çok kötüdür. Topografimi hiç sorma zaten. Hay Allah ne zaman il oldu ya Aksaray?

Efendim Aksaray zaten 1933’e kadar ildir. Sonra belediye başkanının karısıyla valinin karısı mI ne kavga ederler. Derken kavga büyür devlet erkanı da karışınca tam bir devlet meselesi haline gelir ve bizim il olur ilçe. Bu arada aklıma geldi Türkçedeki -çe ekini bilir misiniz? Hani Hollandacadaki küçültme eki olan -tje, -je (okunuşu çı ya da yı) var ya işte onun Türkçe versiyonu. Örneğin ay, Ayça, küçük ay anlamına gelen kız ismi. İşte onun gibi il ilçe, bu ek sonuna geldiği ismi küçültüyor. Hollandaca deriz ya, huis- huisje (ev, evcik), işte öyle.

Gelin görün ki Aksaray her bir bakımdan gerek nüfusu, gerek toprağı ve gerekse gelişmişliği açısından bağlandığı ufak Niğde ilinden hep daha büyüktür. Bu adeta Aksaraylılar için bir onur meselesi haline dönüşür. Ancak neylersiniz ki cezalıdırlar. Ve yapılan tüm girişimlere rağmen bir türlü eski statülerine kavuşamazlar.

Derken rahmetli Özal gelir. Yıl 1989. 56 yıl sonra eski hakkını iade eder de Aksaray tekrar vilayet olur ve Aksaraylılar bir rahat uyku uyurlar.

Aksaray hep yabancılarla doludur. Çinliler, Hollandalılar ve Türkçe konuşan zenciler. Ve doğal olarak Türkçe bilmeyen yabancılar. Kamil abi yolda giderken ikide bir İngilizce sorulara cevap vermek durumunda kalır, rehberlik, tercümanlık yapar. Yani aslında çok ulusluluk bakımından Amerikan oteli günlerini aramayacaktır.

Çinliler neden var ki? Onlar tuz gölünde bir çalışma yaparlarmış. Aksaray’da tuz gölü mü var?

-(Kamil abi tuhaf tuhaf bakar)

-Ya ne bilim ben, dedim ya topografim de kötü diye.

-Peki Hollandalılar niye var?

-Çünkü büyük bir bisiklet firmasının fabrikası oradadır.

-Ne yani, şu bindiğimiz bisikletler Türkiye’den mi geliyor?

-Evettt.

Derken yengem atılır. Vroom & Dreesman’ın, M&S Mode’nın ürünleri de orada dikilir. Peki ya işçiler, onların durumları iyi mi bari? Nerdeee, işçilerin sosyal hakları pek de iyi değildir aslında. Kısacası yapılan kâra göre maaşları ve yaşam şartları öyle çok da iç açıcı değildir. Bunun adı moderin sömürgeciliktir, daha önce de yazmıştım. Fakat ne hikmet insanlar sürekli dışarıdan yemek yerler. Yurdumun halleri. Bizimkiler de buradan alışık oldukları için dikkatlerini çeker. Öğrencisinden öğretmenine kimse evde bir azık hazırlayıp işine okuluna gitmez.

P1120029  P1120037

Ha ikramlıklarım mı? Yengeme dedim ki telefonda “bir kek yapcam, mutlaka bekliyorum”. Yanında bir de börek yaptım. Ha bir de salata yapayım böreğin yanına iyi gider diye düşündüm, ancak ne var ki salatayı getirmeyi unuturum. Sağ olsun annem hatırlatır da yakayı kurtarırım.

Gelirken yengem bana Fas pankeki getirir. Hani şu bir yukarıdaki fotoğrafta üzerinde kırmızı saplı bıçak duran tabaktakiler. Bir gün de bunu yapıp yayınlamak isterim. Şimdiye dek hiç yapmadım. Bunu annemle ertesi gün kahvaltıda yiyecektik. Bu arada eskileri yad ederiz. Bundan yıllar evvel benim ilk misafirlerimden biri küçük oğulları M. idi. Hatta fotoğrafı bile var. Yıllar ne çabuk geçti öyle.

Uzun bir süredir bir narım vardı. Gündüzden onu ayıklayıp buzdolabına gönderdim. Daha sonra servis yaptığım kaselerde üzerine birer kaşık yoğurt ilavesiyle ikram ettim.

P1120036

Eğer Şemsi yengemin nazarı değmediyse benimki değdi. Kahvaltıdan sonra lavabonun içine koyduğum güzelim tabağım düşmemiş, çakılmamış ve üzerine bir şey düşmemişken kırılıverir. Çok şaşırır tabağı elime alıp anneme gelirim.

P1120042  P1120055

-Anne bu tabağı benimle paylaşır mısın?

-Ekmek paylaşıldığını duydum da tabağı nasıl paylaşacağız?

-Bak anne, işte böyle. :)

Sen misin charity’den üç kuruşa güzelim bir tabak aldım diye sevinen, al sana tabak, al sana sevinç. Ama hakkını yememek lazım. Bir tabak kırılacaksa eğer tam da böyle kırılmalı, ortadan ikiye. Hiç bir yerinde başka hiç bir eksik parça ve çatlak olmaksızın tam ortadan ikiye. Böylelikle iki parçayı da kullanabilirim. Bir tabağı isteseniz böyle ayırmanın mümkünatı yok. Nasıl oldu bu gerçekten anlamadım.

P1120028  P1120039

Anneme derim ki lütfen bulaşıklarıma dokunma, ben birazdan yıkıcam. Yatağıma uzanırım, annişim kitap okur. Geçenlerde ben okurken sesli oku da ben de dinleyeyim demişti. Bu kez okuyucu o, sesli okur. Bir müddet sonra bakar ki benden ses seda yok. Usulca mutfağıma girer. Gece kalktığımda mutfağımın halini görünce bir lamba cininin evde dolaştığını anlamam geç olmadı. Sabah kalkınca bir serzenişte bulundum, hani dokunmayacaktın? “N’apim usul böyle, anneler çocuklarını kitap okuyarak uyuturlar, sonra da usulca işlerinin başına geçerler.”

P1120038  P1120040

Geçen de demiştim “Türk erkeği çiçek almayı bilmez diyenler hele beri gelsinler” diye. Kapıda misafirlerimi karşılarken benim elime bir demet çiçek tutuşturan Kamil abimdi. Şemsi yengem almış olabilir, ben onu bilmem, ama bana çiçek Kamil abimin elinden verildi. Ben bunu bilir, bunu yazarım.

NDSM WERF (IJHALLEN) BİT PAZARI

woensdag8-7-2009 139

P1110846    P1110816

Daha çok NDSM Werf bit pazarı adıyla tanınır (en-dey-es-em şeklinde okunur, werf de avlu anlamına geliyor). Fakat resmi adı Ijhallen vlooienmarkt yani Ijhallen bit pazarı. Sadece Amsterdam’ın değil, hatta sadece Hollanda’nın da değil Avrupa’nın en büyük bit pazarı. Diğer bir deyişle kıtamızdaki tüm bit pazarlarının şahı. Web sitesi bile var.

P1110793

P1110876 P1110885

Efendim NDSM vaktiyle tersaneydi. Bildiğiniz gemi tersanesi. Altmışlı yıllarda iş göçüyle gelen büyüklerimiz burada çeşitli kademelerde gemi yapımında çalıştılar. Örneğin o yıllarda NDSM’de kaynakçı olarak çalışmış pek çok Türk’e rastlamak mümkün. Gençlerden de duyarsınız ‘benim babam NDSM’de çalışmış, benim dedem NDSM’de çalışmış şeklinde.

P1110815 P1110804

Hala eski mimarisiyle şu an yıkık dökük duran bu binanın bir kısmında sanatçıların atölyeleri var. Örneğin bir mobilya tasarımcısı, ya da ebru sanatçısı, ya da ne bilim davulculara filan rastlamak mümkün. Ayda bir kez de hem binanın dışında girişte hem de binanın içinde devasa bir bit pazarı kurulur. Aşağı yukarı 450 tezgah bulunuyor. Girişi ücretli. Tuvaleti ücretli.

P1110868 P1110827

P1110812 P1110863

Ne ararsanız, ama ne a-rar-sa-nız mevcut. Yok yok bu pazarda. Kirli paslı olması hiç önemli değil. Annem hep bitli paklanın kör alıcısı olur der. Hollandacasıyla ‘gezelligheid’ denen olgunun dibine vurulduğu yer. Havanın soğuk olması, yağmurlu olması ya da ne bilim kundakta bebeğinizin olması, hasta bir köpeğinizin olması ya da sizin koltuk değnekleriyle yürüyor olmanız, evet bunların hiç birisi bu bit pazarına gitmemeniz için engel değil.

P1110869 P1110881

P1110855 P1110830

P1110880 P1110856

Ameliyat malzemeleri bile var.

P1110844  P1110840 P1110839 P1110838     P1110825 P1110820 

Gelelim fiyat konusuna. Ucuz mu? Değil. Evet ucuz değil. Dehşet fiyatlar söylüyorlar. Örneğin şu gördüğünüz fincanın tanesi on Euro. Yok efendim Royal Albert’mış. Neyse ne, olurunu söyle. Hatta satıcının bir tanesi Türk’tü. Ma-aile geliyorlarmış her ay satış yapmaya. Çok pahalı söylüyorsun dedim. Abla bu Royal Albert dedi. Vaaay, sen de nerden biliyorsun Royal Albert’i dedim. Bu işi yapıyorsan onu da bileceksin dedi. Ama öyle takım filan değil, bildiğiniz tek tük kalmış, eski fincanlar.

P1110795P1110794

P1110805P1110803

İşte şu gördüğünüz maymuncuk bile adeta burda fiyatlar maalesef böyle diyor.

P1110843 P1110849

Ben ne mi aldım? Annemlerin de hala sahip olduğu benim pek bir sevdiğim yetmişli yıllara ait kareli kumaş kaplı bir fotoğraf albümü aldım. Satıcı iki Euro deyince, gel etme eyleme bir Euro olsun dedim, senin dediğin de olmasın benimki de olmasın gel bir buçuk Euro olsun dedi. Hadi dedim olsun.

P1110873 P1110872

P1110852 P1110850 

P1110864 P1110878P1110877 P1110819

Gözümün kaldığı şeyler oldu ama kararlıydım almadım. Fiyatlar gerçekten hiç hoşuma gitmedi. Başka yerlerde elli cente satılan şeyler orada bir iki Euro. Dehşet fark var arada. Sonra satıcılarda bir alım bir çalım. Kimse burnundan kıl aldırmıyor. Kibar insan yok muydu? Evet vardı. Bir babayla oğul fotoğraf çekerken poz bile verdi. Söz verdim kendilerine bu gün itibariyle fotoğraflarını gönderdim. Yine bir satıcı, fiyat sorduğumda kaç Euro ödemek istersiniz diye kibarca karşılık verdi. Adam kibar olunca benim de kibarlığım tuttu iki Euro öderim dedim. Sanırsam bu kibarlık bulaşıcı. Sonra içim bir yandı, kesin fazla söylemiştim. Keşke bir Euro deseydim. Öyle bir yandı ki içim gözüme kestirdiğim bir cam ürününü de yanında hediye olarak istedim. :) huyum kurusun. Adam hiç ikiletmedi hemen onu da paketledi.

P1110814 P1110813

Şu gördüğünüz bebek porselenmiş. Yanlış hatırlıyor olabilirim, kırk Euro mu demişti yoksa yirmi beş mi? Tam hatırlayamadım, geçmiş gün.

P1110802 P1110800

Şu sağda gördüğünüz vazolara Amsterdam deniyormuş, kızın söylediğine göre bunların koleksiyoncusu varmış. İşte bunda da gözüm kaldı. Yirmiden mi ne açmıştı ağzını, hem de ufacık bir şey için. Ama mavisi aldı beni götürdü.

P1110818 P1110817

İşte şu alttaki tabağa da bittim. Ama fiyat bile sormadım. O kadar yani. Neredeyse şeytana uyup şu yetmişlerden kalan tabakları alıyordum. Kararlıyım ya hani son anda bıraktım.

P1110862 P1110858 P1110857 P1110879

Soldaki fotoğrafta 1953 şubatında Hollanda’da yaşanan sel felaketini yansıtan bir harita tablo var. Dedeler de pul koleksiyonlarına dalmışlar. Hangisi satıcı hangisi alıcı pek belli değil. Bizim alt katımızda vaktiyle yaşayan dede ve ninenin de pul koleksiyonları vardı. Hatta hırsızlığa karşı sigortalı olduğunu anlatmışlardı bir defasında. Onlar öldükten sonra acaba oğlu gelini ya da torunları sahip çıktı mı yoksa o da mı böyle yalan oldu aklıma geldi bunları görünce. Dünya gerçekten boş ve yalan. Ama yine de uğraşıyoruz işte. Allah imandan ibadetten ayırmasın.

P1110866 P1110865

Bacım hem kurmuş tezgahı satışını yapıyor, hem örgüsünü örüyor.

P1110801 P1110871

Aslında kurallara göre yeni ürün ya da parti ürünü satmak yasak. Gel gör ki insanoğlu bu, yasak dinler mi? Yeni ürün satan tüccarlara sordum, gerçekten yeni miydi yani? Evet yeniymiş. Ama ben yasak diye biliyorum. Eskiyle yeniyi karıştırıp satıyorum. Bunlar yeni ürünler, şu gördüklerin de eski ürünler. İşte bu tip tüccarlardan da bi dolu var pazarda.

P1110842 P1110841

P1110832 P1110828

P1110799 P1110798 P1110797 P1110796

Çocukların sevdası tabii ki oyuncakçılar ve kitapçılar. Erkek çocukları, kız çocukları, bebe belek. Engelliler, yaşlılar-gençler, bisikletliler-yayalar, yalnızlar, aileler, arkadaş toplulukları, turistler, herkesler orada. Tabii bir de çocuklarda yeme içme hevesi. Onlara bir eğlence olsun. Ucuz pahalı onları pek ilgilendirmiyor. Onlar için felekten çalınan bir gün bu.

P1110823 P1110875

P1110822 P1110821

P1110835 P1110833

P1110848 P1110836

Bir anne- kız önüm sıra atışarak gidiyorlar. Anne diyor ki:

– İçiyorsun ve tuvalete gidiyorsun. Hayır, içme ve tuvalete gitme. Her tuvalete gitmen bir euroma mal oluyor. Tabii her bir içecek için de bir euro harcandığını düşünürseniz tek bir çocuk için sadece içecek ve tuvalet bazında bit pazarının masrafı beş euroyu buluyor. Girişin de ücretli olduğunu hatırlarsak bir bitpazarına gitmenin maliyetini varın siz hesaplayın. Tevekkeli değil bit pazarına nur yağmış denmesi.

 P1110860 P1110861

Şu abinin paltosu milattan fırlamış gibiydi.

P1110808P1110807

Evvel zaman içinde Hollanda’da banyo takımları kum, sabun ve soda şeklinde üçlü takımlardan oluşuyormuş.

P1110806

 

P1110895P1110894

Yırtılan bisiklet koltuğunu kız koli bandıyla yapıştırmış, yine de pazardan vaz geçmemiş.

Valizini kapan, bisikletine atlayan gelmiş.

P1110826 P1110884

P1110889

Ufukta feribot göründü.

İşte şu gördüğünüz an koyunun kuzuya karışma anı. Feribottan inen akıncılar, ve ganimetleri toplamış dönen gaziler. Önce akıncılar inecek ki gaziler binebilsin.

P1110893P1110890

Satıcılar olduğu kadar pazarın ziyaretçileri de tip. Örneğin şu valizli teyze, uzuuunca saçları var, ağarmış olması hiç sorun degil, saçın yarısı örgülü yarısı değil, kahverengi palto, yeşil çanta, lacivert valiz, koyu mavi etek, eflatun pantolon mu pijama mı ayırt edemedim, bir de açık mavi sal. Ben mi? Ben ayrı bir tipim zaten. Günün anlam ve önemine uygun giyindim. Siyah ayakkabı, pembe çorap, deve tüyü rengi pantolon, üstüne mavi üzeri çiçekli entari, lacivert ceket.

P1110829 P1110888

P1110789 P1110882

O gün akşam arkadaşlara bit pazarına gittiğimi anlatınca n’aptın dediler. Tek kelimeyle ba-yıl-dım, dedim. Biz de o zaman yarın gidelim de bi de biz bayılalım diyiverdiler.

P1110810P1110809

Ulaşım şöyle: merkez istasyondan (CS’in tam arkası) Amsterdam’ın kuzeyine (Noord) kalkan üç tane feribot var. İşte onlardan en solda olanına NDSM Werf yazan duraktakine bineceksiniz. Feribot ücretsiz, yanılmıyorsam yarım saatte bir geliyor. Yaklaşık on beş dakika sürüyor yolculuk.

ndsm1

P1110792

Feribottan indikten sonra herkesin akın ettiği yöne doğru yürümeniz gerekiyor.

Ulaşım konusunda İngilizce okumak isterseniz şu linki tıklayabilirsiniz.

Ne zaman gidilir?

Ayda bir kere kurulduğu için kuruluş tarihleriyle ilgili en doğru bilgiyi web sitesinden alabilirsiniz.

Tam adres:

IJ-Hallen
T.T. Neveritaweg 15
1033 WB Amsterdam-Noord

BABAM VE ARKADAŞI İBRAHİM AMCA

P1110640  

Tüm bildiklerimi unuttum. Tüm ezberleri bozdum. Tüm alışkanlıklardan vaz geçtim. Aa aaa, çok özgürüm! Bu arada özgürlük nedir bilir misiniz? Vazgeçebilmektir özgürlük. Bu konu derin, biz soframıza dönelim.

Bildik, ezberledik ve alıştık deyince insanın aklına lahmacun, içli köfte, sarma-dolma, tavuklu yemekler, et yemekleri, köfteler, patlıcan kebapları, yeşil fasulye, ve saire ve saire geliyor. Ha bir de olmazsa olmazlardan pirinç pilavı var, bir de mercimek çorbası. Düşündükçe bu liste uzayıp gidecek. Ha bir de tatlılar var: sütlaç, keşkül, baklava, revani, şeker pare gibi… İşte bu akşam bütün bu bilinenlere sırt çevirdim. Bir bildiğim daha var o da ‘misafire bulgur olmaz’  anlayışı. Bunu daha önce de yazmıştım. Bu anlayışı da hiçe saydım.

Anneme yapacağım yemekleri madde madde geçince, tüm şaşkınlığıma ragmen annem “çok iyi” dedi. İtiraf ediyorum ben bir baş kaldırış bekliyordum ama neylersiniz ki insan her zaman umduğu tepkiyle karşılaşmıyor. Eğer annem onayladıysa o işten korkma, pek bir mesud oldum, korkusuzca atıldım.

Listem şöyle:

  • Mercimek cıyıklaması (çorba yerine) iki gün önce vaz geçtik, çünkü bunun içinde bulgur var, üstüne dibine yakma olmaz, o bulgur, bu bulgur.
  • Erişte çorbası (çorba mı yemek mi tam çıkartamadım ama sulu olduğu için daha çok çorba sanırım).
  • Dibine yakma (pirinç pilavına alternatif, ana yemeğimiz)
  • Fırında patates (pişman değilim)
  • Yeşil salata (çok tüketmemiz lazım)
  • Börek (bu kadarcık kusur kadı kızında da olur)
  • Kabaklı cheesecake (Hollanda-Türkiye sentezi, siz bunu bilinen şekliyle doğu- batı sentezi şeklinde de okuyabilirsiniz).
  • Ve son anda yaptığım me’muniye tatlısı.

Gelelim misafirime. Bu akşamki misafirim ağır top. Ağırlığı adından, yapmış olduğu çalışmalardan, makamdan, mevkiden değil. Baba arkadaşı olması. Hepsi bu. Evet sadece bu. Her bir misafir kıymetlidir. Annemin dediğine göre misafire hizmet Allah için hizmettir. Ancak babanızın ya da annenizin arkadaşı deyince orada bir durun. Üç yıldır mı desem daha mı fazla İbrahim amcaları davet etmek istedim. Evveliyatı var tabi. Sonra ben onlara gittim. Sonra Reyhan yenge hastalandı. Sonra Reyhan yengenin hastalığı kısa bir sürede iyiden iyiye arttı ve geçtiğimiz yıl kendisini kaybettik. Allah rahmet etsin. Sonra biz taziye ziyaretinde bulunduk. Sonra araya başka başka şeyler girdi. Nasip kısmet işte. Derken nihayet randevumuz gerçekleşti.

P1110652

Türk erkeleri çiçek almasını bilmez diyenler hele beri gelsinler.

İbrahim amcayla babamın tanışıklığı bundan yaklaşık elli yıl öncesine dayanıyor. Gezgin babam 1966 yılında adım atar Amsterdam’a, henüz 24 yaşında çıta gibi delikanlı. İbrahim amca ondan daha kıdemlidir, 1964’te üstelik bir miktar İngilizce bilgisiyle gelmiştir, o bakımdan konu dil olunca 1-0 öndedir. Namaz vakitlerini ayarlayabilmek için babam haftada en az bir gün güneşin doğuşunu ve batışını izlemeye çalışır. Böylelikle sabah ve akşam namazlarının vakti bellidir. Geriye kalan üç vakit de gün doğumu ve batımına göre ayarlanır.

Babam genclik Ibrahim amca

Bir şey dikkatimi çekti. O günlerde gençlik beyaz gömlek giyer ve kravat takarmış. Gömlek her daim ütülü.

Tam olarak nerede ve nasıl tanışırlar? İbrahim amca babamların tercümanlığına gelir, öylelikle bir tanışıklık başlamıştır zaten. İşte orada ne olursa olur, tercümanı fıtık ederler. Sürekli bir haksızlık vardır, beriki denk duramaz ver ha karışır. Derler ki sen tercümansın, paranı al otur, suya sabuna karışma. Ancak gel gör ki tercüman delikanlının kanı öyle böyle değil bayağı bir delidir, duramaz yerinde alır başını gider.

Daha sonra babam bir kaç arkadaşıyla bir ekip kurar, der ki, Hollandaca biliyorsun gel İbrahim sen de katıl. “Adama demişler ya hani, ne iyi yaptın, sana da bu yakışırdı, denizde boğulmakta olan birini kurtardın. Adam sorar ‘beni denize kim itti?’. Amcam bu örneği verir ve beni denize atan işte senin baban, der.

P1110651

Gelelim yemeğe, “yediğin içtiğin senin olsun, gördüğün güzellerden ne haber” derler ama, bu bir yemek bloğu olduğu için ben yemekleri de sorcam. O günlerde neler yenilip içildi? Ibrahim amca der ki, bir zamanlar Balistraat’a gelirdik, orada buluşur, sohbet eder, yer içerdik. Yine babanlarla birlikte hep birlikte bir sofradayız şimdi senin evinde. Yıllar çabuk geçiyor.

Efendim o günlerde lahmacun, içli köfte, burma tatlısı filan olmazsa olmazlarıdır bizimkilerin. Bir de eti kendileri kestikleri için her kesimden sonra tava kebabı. Yokluk çektikleri günler de olmuştur, çok sıkı çalışırlar, imkansızlıklar içinde imkan bulmaya çalışırlar, pek çok rahattan feragat ederler, gönüllülük bazında dernekçilik çalışmalarında daha altmışlı yıllarda ve yetmişlerin başında onlar atarlar hep ilk adımı.

 

Oldukça iyi de beslenirler, beslenmek önemlidir. Harama helale dikkat ederler. Etin beslenmedeki yeri kuşkusuz tartışılmaz. Diğer taraftan önemli bir husus var ki insan yediğine içtiğine dikkat etmeli, öyle her bulduğunu yememeli, özenli olmalı. Bu sebepten iyi ki memleket yemekleri var. Ve iyi ki bu gün soframı dibine yakmayla taçlandırdım. Ve iyi ki blogum var.

Ne mutlu beslenmesini bilenlere. Ve ne mutlu şükredenlere.